17 Nisan 2019 Çarşamba

Nasıl Bu Kadar Çok Seyahat Edebiliyorsun Selim?



Şu fani ömrümde ‘Nasılsın?’ sorusundan çok bununla karşılaşmış olabilirim. Bunun bir de dile getirilemeyen, yüze söylenemeyen versiyonu var, ‘Nereden buluyor bu kadar parayı?’ diye.
Aklınıza başka bir şey gelmesin, iyi niyetle yazıyorum bunu. Ben de soruyordum çünkü bazen. Özellikle de ‘Hiç param yok, öldüm bittim.’ diye sürekli ağlayanların para harcama konusunda nasıl bu kadar sınırsız ve ölçüsüz davranabildiklerini hala bazen anlamakta zorlanıyorum. Ama zamanla gördüm ki, ‘seyahat etmek’ kavramını hayatında doğru yere ve doğru parametrelerle koyarsan, her şey mümkün.

Ben şimdi size zamanla kendim deneyimleyerek öğrendiğim ve seyahat etmeyi hayatımın merkezine yakın bir yere konumlandırmamı sağlayan bazı küçük taktikleri anlatacağım. Tabii ki bu konuda uzmanlaşmış çok değerli insanlar var, bloglarda, dergilerde, televizyonda, çeşitli internet mecralarında önemli detayları paylaşıyorlar. Yani sorunuz 'Nasıl ucuza bilet alabilirim?' ise, aslında bunun cevabı çok değişken. Onları saygıyla selamlayıp, benim için en kıymetli ayrıntıyı en başa yazarak başlamak isterim:
Seyahat etmenin sizin için ne demek olduğunu kendinize doğru tanımlayarak başlayın. Yeni yerler keşfetmek mi, yeni insanlar tanımak mı, sadece biraz uzaklaşıp kafa dinlemek ki, sosyal medyaya fotoğraf üretmek mi, yemek içmek mi? Sonrasını planlamak biraz daha kolay olacak.




Seyahat etmenin parayla, pulla, zamanla ilgisi yoktur. Yani vardır elbette ama o kadar da yoktur. Aslında merakla ve ufukla ilgisi vardır, mantıkla ilgisi vardır, akıllı olmakla ve doğru planlamayla ilgisi vardır. Fırsatları iyi takip etmekle ve niyetlenmekle ilgisi vardır. Ve en çok da seçmekle ilgisi vardır. Kimileri mala mülke yatırım yapmayı seçerken, sen kendine yatırım yapmayı seçersin. O da haklı kendince ama sen de haklısın. Sen de bazı şeylerden vazgeçiyorsun bunu yaparken, hiçbir şey oturduğun yerde altın tepside sunulmuyor. Uğraşıyorsun, emek veriyorsun, çabalıyorsun. Önce sen de hayatını kazanmaya, evini geçindirmeye çalışıyorsun. Belki biriktiriyorsun, belki eline geçeni önce bu kumbaraya atıyorsun. Belki de hayatındaki şımarıklık hakkını böyle kullanıyorsun. Ya da kimbilir, bazen de hayatından çalınan çocukluğunu, gençliğini yerine koymayı deniyorsun yavaş yavaş. Bilemezsin, bilemezler. İşte bu sebepten en çok; kimse kimseyi yargılamamalı, kimse kimseye haksızlık etmemeli. Herkes kendi yolunda, herkes kendi doğrularında başkalarına omuz atmadan, yolun keyfini çıkartarak yürümeli. #hayat #seyahat
A post shared by Selim Karakaya (@selimkarakaya) on


Daha önce Amerika seyahati ile ilgili uzun bir ayrıntılar dizisi anlatmıştım ve oradaki bilgiler çok ilgi gördü. Eğer aklınızda öyle bir seyahat varsa sizi şu sayfaya alalım.

Seyahat etmeye niyetlenildiğinde en büyük iki masraf kalemi ulaşım ve konaklama oluyor. Ben burada uçuş maliyetlerini azaltabilecek deneyimlerimi ‘doğru faydalanmak’ konseptiyle detaylandırmak istiyorum. Anlatacağım şeyler başta hepinize tanıdık gelebilir ama ben onlardan farklı ve doğru faydalanmak için ne yapabileceğinizi anlatacağım. Özellikle paragraf sonlarında önemli notlar olacak.


4 Ocak 2019 Cuma

Anneler ve Ahkamlar



Uzun bir koridor.
Uzun koridorlar hep tedirgin eder beni. Özellikle de geceleri. Özellikle de hastanelerin uzun koridorları geceleri.
Özellikle de annen orada çaresi bilinemeyen, bulunamayan bir illetle mücadele ederken.
Ve sen aslında çok uzakken, ama bir o kadar yakın olmak zorundayken.
Elinden bir şey gelmezken, gelemezken, ama yine de elinden gelenin de fazlasını yapmaya çabalarken. O ikilemde kafan allak bullakken.
Evine de yabancıyken, yabancılara da el iken, yani hiçbir yere ait olamazken ve herkes için öteki olurken. Arada salınıp dururken.

Hadi size en direktinden bir soru sorayım.
Annenizin memelerini gördünüz mü hiç?
Ne oldu, ne geçti aklınızdan, irkildiniz mi, sinirlendiniz mi, garipsediniz mi? İşte yine kiminiz o yaftalarla, o ahkamlarla dalıverdiniz sınırların ardından bir başkasının dünyasına. Bilip bilmeden yapıştırdınız belki de o çok sevdiğiniz ‘zaten o da…’ diye başlayan çokbilmişliklerinizi.
Durun bakalım bir dakika!

Ben gördüm.

Yatağından kalkamazken kucakladım onu. Tuvalete gitmesi gerekiyordu. ‘Yavrum, belin…’ der oldu bir an, yerden bir kalem bile alırken belime saplanan ağrıları bildiği için.
Bak mesela sen bilmiyorsun. Belki sen şu anda birçok gece kaç saatimin inleyerek geçtiğini bilmiyorsun ama biraz yorgun ve uykusuz kaldığımda ‘Ama hadi sen de!’ diye kestirip atmak çok kolay senin için. Ya da mesela içime attıklarımla yarattığım mide ağrılarımın dönüştüğü reflünün, bel fıtığımla bir araya geldiğinde bana neler çektirdiğini pek de tahmin edemiyorsun. Edemeyebilirsin elbette, ben söylemedikçe nereden bileceksin ki, haklısın ama bir ‘acaba’ bile koymuyorsun bu tarafa.
Bak sana ilginç bir bilgi vereyim, ileride lazım olabilir. Reflü olduğun için belden yukarını, özellikle de başını biraz yüksekte tutman gerekiyor. Bunu yapmazsan mide kapakçıkların nazlı nazlı zorlanarak, sana gırtlak kanserine kadar ilerleyebilecek beklenmedik hediyeler sunabilirler. E ama öte yandan bu kadar eğik yattığında bel ağrıların dayanılmaz bir hal alıyor. Nasıl, beğendin mi? Ne kadar tatlı bir döngü değil mi? Ama bazen benim sağlıksız halime bakıp ‘Bu da kendine bakmıyor!’ dedin ahkamı kestirip attın. Bir acaba ihtimali bırakmadın orada.
Aferin!

Belimin ne durumda olduğunu düşünecek halim yoktu. Annemi kucakladım ve tuvalete götürdüm. Henüz klozet kapağını kaldıramayıp, kapağın üzerinde ihtiyacını gidermek zorunda kalacağı günlere gelmemiştik. Onun bu durumu kendisine yakıştıramayacağı için kısık kısık ağlayacağı, benim de dünyanın en titiz, en temiz kadının bu çaresizliğine dayanamayıp kısık kısık ağlayacağım, ikimizin de bunu bileceği ama ikimizin de birbirimizi utandırmamak için birbirimizin gözlerine bakamayacağımız, saklanıp susacağımız günlere gelmemiştik.
Biliyor musunuz, annemin gözlerini almışım ben, küçük, çekik, kısık, hep bir şeyler anlatmak isteyip de hep susan insan gözleri. Mesela, sen oradaki, yaptığım bir espriyi beğenmediğinde ‘2010 KPSS ile mi girdin radyoya’ diye laf sokan sevgili dinleyen, benim zaten kadroda olmadığımı, geride ne zorluklarla tırmaladığım yirmibeş yıllık deneyimimle buraya geldiğimi, o senin sevmediğin esprilerin bazen aslında zaten özellikle espri olmadığı için yapıldığını ve esasında bir mevzuyu başlattığını hiç bilemedin. Ve belki de senin bana oturduğun yerden laf soktuğun o gün, benim yayına annemin krizleriyle mücadele ettiğim bir gecenin daha sabahında, onu o çaresiz haliyle hastanede bırakıp geldiğimi ve en şahanesinden ses tonumu takınıp sizleri eğlendirmeye çabaladığımı, bu durumları hiç çaktırmamak için uğraştığımı bilemedin. Ve hatta o yayından belki de sadece birkaç saat öncesinde bir hastane odasında tuvalette bok temizlediğimi hiç bilemedin. Sen beni laylaylom hayatımdan gelip sana artistlik yapıyorum sandın. O geceyi nasıl bitirdiğimi hiç bilmedin. Onları gözümün içime bakarak da söyleyebilecek cesarette olup olmadığını merak ediyorum bazen. Ama sen benim gözlerime baktığında yine bir şey anlayamayacaktın, o geceyi ve devamını yine bilemeyecektin.
Bilemeyebilirsin, bilmek zorunda da değilsin elbette. Çok da üzerine alınma lütfen. Senin doğal olarak bilmediklerini, yanıbaşımdaki sözde ‘çok iyi tanıyan’ insanların da birçoğu bilmediler, bilemediler, bilmek için hiç gerek duymadılar. Seninkinden daha beter ahkamlarla asıldım ben yıllarca. Yazmıştım bir zamanlar, sustum hep ben ve sustukça suçlandım hep ben. Susunca suçlanmak adettendir, çok iyi bilirim.  Etrafımdaki insanların ahkamlarından bıktım usandım ama yine de sustum.


Annem birkaç dakika sonra seslendi bana. Pijamasını değiştirmek istiyordu. Temizini getirdim. Ellerine uzattım. Pijama diyorum bakın, pijama, ne kadar ağır olabilirdi ki? Tutamadı. Tüy gibi hafif pijamayı düşerken tuttum. Öyle çaresiz bakıyordu ki. Ağlamasını istemedim. Sanki dünyanın en doğal şeyiymiş, sanki geride kalan yıllar boyunca bu işi hep ben yapmışım gibi, sanki ben anneymişim gibi tuttum kollarından.
‘Hocam, gerçek hayatta ne işe yarayacak bunlar?’
Ben cevap vereyim. Bu kadar yıl yayıncılık yaptıysan, için fokur fokur kaynarken bile çok sıradan bir şeymiş gibi en eğlenceli ses tonunu takınıp annene gülümseyebilirsin. Bilmemkaç yıldır öyle günlerde çıktım da konuştum ki o mikrofona, bir sefer de anneme takayım maskemi ne olacak ki? Gerçi anne işte, herkesi ikna edersin ama o anlar, herkese takarsın o maskeyi ama o bilir. Olsun. En taze sesimle tuttum üzerindeki pijamasını kollarının altından, çektim çıkardım. Hemen elleri memelerine gitti. Aslında memesine demeliyim, zira bir tanesini zaten yıllar önce bu hastalığı ilk öğrendiğimizde aldırmak durumunda kalmıştık. Yani aslına bakarsanız öyle çekinecek bir durum da yoktu. Ama o kadar utandı ki, o kadar utandı ki annem. Oğlundan utandı. Kendi canından çıkardığı, büyürken her halini gördüğü, bildiği oğlundan.
Aslına bakarsanız, o zamanlar da bildiğimi düşünmüştüm ama galiba tam da şimdi net olarak anlıyorum. Ben şu anda neden ağlıyorsam bu sahnenin tarif cümlelerini yazarken, annemin de o an tam da o yüzden sesinin titrediğini artık biliyorum.
Gülümsedim anneme. ‘Ya oğlunum ben senin, görsem ne olacak, rahat ol annem!’ dedim. Ellerini bıraktı ve gülümsedi. Allah’ım, o kadar özlemiştim ki onun gülümsediğini görmeyi. Giydirdim pijamalarını. Yine kucakladım. Belim nasıl ağrıyordu anlatamam. Annemin ağırlığından değil, zaten küçücük kalmıştı. Birkaç gün önce eğilemediği için çoraplarını giydirirken farketmiştim ne kadar küçüldüğünü. Minicik ayakları vardı. Acaba o da çocukken çoraplarımı giydirdiğinde böyle mi bakıyordu benim ayaklarımın küçüklüğüne diye düşünmüştüm ama bu başka bir şeydi. Yani iyice hafiflemiş, iyice küçülmüştü aslında. Fakat bana her şey ve herkes gibi o da ağırdı o günlerde işte, ne yapayım.
Onun gülümsediğini, benim de mutlu olduğumu sanmıştım bir anlığına. Buna inanmak istemiştim demek ki. Pek de öyle değildi galiba aslında.

Odadan çıkışım, inleyen hastaların, sızlayan refakatçilerin, kendi aralarında gülerek muhabbet eden hastabakıcıların, asık suratlı güvenlik görevlilerinin arasından koşturarak geçişimi hayal meyal hatırlıyorum. İlk kaldığım gece, yani kim bilir kaç kaç gece önce bilgisayarla iş yapabileceğim sakin bir ortam ararken bulmuştum bu koridoru. Gündüzkü hengamenin aksine gece çok sakindi, gece ölüm sessizliği oluğunu, kimsenin gelip gitmediğini farketmiştim.
Sahi, bir yandan da Türkiye sorumlusu olduğum Amerika şirketinin işlerini yetiştirmem gerektiğinden bahsetmemiştim değil mi? Dört yıldır onlarla çalışıyordum ve öncekilere eklenen o dört yıldır da annemi hastalığından kurtarmaya çalışıyorduk. Ve etrafımdaki birçok ‘yakın’ insan sesini çıkartmazken, onlar bana her fırsatta durumu soruyorlar, ellerinden bir şey gelip gelmeyeceğini öğrenmeye çalışıyorlardı. Ben de daha istekle onların işlerini tamamlamaya çalışıyordum.
İşte o sayede bulup öğrenmiştim burayı. Benim geceleri televizyon başında pineklerken onların paylaşımlarını gördüğümü zanneden bazı arkadaşlarım, aslında o gecelerde hastanenin bu koridorunda iyice daraldığımda bir nebze kafa dağıtmak için sosyal medya karıştırdığımı hiç bilemediler, alaycı alaycı ‘Gece yine takılıyordun…’ demelerine neden gülümseyip geçtiğimi anlamaya hiç gerek duymadılar.
O koridora nasıl gittiğimi bilmiyorum. O demir koltuklar kollarıma buz gibi dokunurlarken kendimi bırakıp, yalan değil titreyerek hüngür hüngür ağladığımı da kimse bilmedi.
Annemin çaresizliğine mi, gördüğüm manzaraya mı, orada tüm bunlarla yalnız başıma mücadele etmek zorunda kalışıma mı, yoksa kendi düştüğüm duruma mı, çocukluğuma mı, vazife gibi davranışıma mı, bunları düşünmek zorunda kalışıma mı bilmiyorum.
Ağladım, ağladım, yıllardır biriktirdiğim sabır yaşlarımı özgür bıraktım. Rahatlayacağımı zannetmiştim ama daha da kötü oldum. Sonra toparlandım. Vakit azalmıştı, program vakti yaklaşıyordu. Yüzüme su çarptım, ayıldım, yapılması gereken işleri hallettim, toparlandım ve çıktım.
Saat sabah 9 olmuştu ve yayındaydık. Her zamanki gibi muhtemelen yine evden, yine güzel bir uykudan ve iyi bir kahvaltıdan geldiğimi zannediyordu herkes. Şimdi o yayın sabahlarının kaç tanesinde evden değil hastaneden geldiğimi ve bunu farketmediklerini çentik çentik sıralasam, çok üzülecek olanlar var, biliyorum. Bir de takmayacak olanları biliyorum, ki inanın hiçbir kızgınlığım olmadı, olmayacak onlara. Ama asıl takıyormuş gibi görünüp de sallamayan bencil iki yüzlü müsveddeler var, üstelik bazılarında akraba ya da arkadaş kisvesi. İşte onların seni koyduğu durumu ve o davranışları sana yutturduğunu düşünmelerini kabullenmek hep çok zor geliyor. Her şeyi unutup affediyorsun da, o sahneler hiç aklından çıkmıyor, çıkamıyor.
Eyvallah. Kimseden öyle bir beklentim yok, hiçbir zaman da olmadı zaten. Malum, herkesin elmasında kendi diş izleri vardı değil mi? Ama biz de o kadar aptal değiliz be dostum, artık sizin dışınızdaki herkesin sizden daha aptal olduğunu düşünmekten ne olur vazgeçin ne olur!

25 Kasım 2015 Çarşamba

İki Şehir, Bir İnsan


Bir şehirden bir başka şehire gitmek, bir hayattan bir başka hayata geçmek gibi bazen. Bazen bir şehirde bir sen, başka şehirde bambaşka bir sen oluyorsun. Bir yerde yaşadıkların, bir diğerinde yaşadıklarından kaçıyor köşe bucak. Sokak araları başka hikayeler anlatıyor, işlek caddelerden başka yaşamlara çıkılıyor.

İşte tam da öyle, günün ilk ışıklarıyla yola çıkılarak gidilmiş ışıltılı şehirde, ertesi gün Asmalı’nın modern sokaklarında rakı parlatacakken ben o şehrin ev sahipleriyle, gri şehirden gelmiş içli bir grup, Bostancı’nın kokulu bir ara geçişinde demleniyoruz. Benim aklım sonraki günde, karşımda iki yaralı kadın, masada bir büyük dost, yarım yamalak hikayeler meze, derinlerden gelen bestelere eşlik ediyoruz. Beni iyi tanıyan kadın yaralarımdan haberdarken ve beni anlarken, yeni tanıyan kadın bizim öylesine farklıyken böylesine yakın olabilmemizi anlamlandırmaya çalışıyor. Ben iki şehrin iki hayatının arasında sıkışıp kalmışım, İstanbul’a fazla Ankara’lı, Ankara’ya fazla İstanbul’luyum. Hep öteki bir halim var. O yüzden beni ve yazdıklarımı en çok onun gibiler, iki şehrin arasında salınıp gidenler anlarken, diğeri gibi beni yeni tanıyanlara kendimi anlatmaktan köşe bucak kaçıyorum. Olacakları biliyorum çünkü.

Yazdıklarımın bir bölümünü çok romantik bulduğunu söylüyor. Haklı olabilir. Ya da belki işi gereği biraz sert bakıyordur hayata. Belki de hiç ilgisi yoktur, hayat ona romantizmin her türlüsüne dudak kıvırtmayı öğretmiştir zamanla. Çok iyi duvar örücüleri var benim etrafımda, mecbur kalmış gibiler profesyonel duvar ustalığına. Ya da boşverin, belki de ben tamamen ahkam kesiyorumdur hiçbir şeyden haberim olmadan.

Ahkam!
Bana bu dünyada ne yasaklansa deseniz, hiç düşünmeden ahkam kesmek derim. Bence, sonuçta haklı çıksalar bile ahkam kesenler hemen ölümle cezalandırılmalı, bu dünyadan tamamen silinmeli. Ölüm bir kurtuluş olabilir bazen. Kalanlar için yani...
Tamam ben de şimdi ahkam kestim, cezam neyse razıyım. Ama işte duygusallık, romantizm gibi kavramlara karşı alerjim var benim. Abimin bir zamanlar beni insanlarla tanıştırırken ‘Bu da benim kardeşim, duygusaldır o!’ deyişi hala hafızamda. Bunu yaparken o tanımlamaları bir küçümseme, bir hakaret olarak kullanır, bundan zevk alırdı. İçimden geçenleri söyleyemezdim. Ne yani, atmışsınız beni ufacıkken evden uzak bir köşeye, psikopat olmadıysam şükretmeniz gerek aslında! Ama duygusallık denen meret çok daha tehlikeli olsa gerek, söylediklerinize bakılırsa...

Yanımdaki o kız da öyle işte. Ben boşlukta kendi kendime ‘hayır, gözyaşlarım değil onlar’ diye mırıldanırken, ansızın yanaklarına süzülen birkaç damla sayesinde tanışıyorum onun gözyaşlarıyla. Kadınların gözyaşlarını iyi bilirim. Bazen ben sebep olmuşsam da, genel olarak hayata dair öğrendiğim birçok şeyi kadınların kendilerini yanımda ağlayacak kadar rahat hissetmelerine borçluyum. Ağlayan bir kadın, gerçekten ağlayan üzgün bir kadın yalan söylemez, söyleyemez. Ve ben bir kadının gözyaşlarının gerçek olup olmadığını bir bakışta anlarım. Gözyaşlarına dair şüphem yok, ama eğer orada onun karşısında oturuyor olsaydım, gözlerine bakarak hikayesini anlayabilmeye çabalardım. Bir dengesi yok bu çabalama halinin, bazen anlıyorsun bazen bir yere varamıyorsun. Anlayabildiğin anların hakkını vermen gerek..

Muhtemelen bu yazıyı okusa yine fazla romantik bulur. İyi ama ben zaten hiçbir zaman edebi şeyler karaladığımı iddia etmedim ki hiç kimseye. Hatta oradan bakarsanız, yazılarım bir insan olsaydı mesela, hafif meşrep derdiniz belki de, ucuz olmakla suçlardınız onları. İşin aslını merak ederseniz, ben dans etmeyi seviyorum... Kelimelerle... Olabildiğince... Bu kadar! Başka bir iddiam yok. Hiç olmadı. Yarın ne olur bilemem ama bugün basitim, çok basit. Turgut Uyar’ın söylediği gibi, aşkım da değişebilir, gerçeklerim de. Bilemem. Ama bir dengem var benim an itibariyle, bozmayınız yeter.

Anlaşılmak peşindeyiz sadece. Asmalı’nın modern sokaklarında rakı parlatırken de, Bostancı’nın kokulu ara geçişinde demlenirken de, Nişantaşı’nda içki yudumlarken de, bir arkadaş evinde sade kahveyi nezaketle içerken de aynıyız hepimiz esasında.


Zaman at koşturuyor yine! Saatler hızla geçiyor, günler bir çırpıda bitiyor. Romantik bir adam, ağlayan bir kadın ve bir duvar ustası gecenin zifirisinde yol almaya devam ediyoruz. Herkes kendi dünyasına kapanmış durumda. Yol ilerledikçe yorgunluk çöküyor her birimizin üzerine. Gözler kapanıyor. Onlar dünyaya bir süreliğine veda ederken ve ben tek başıma her kilometresi akan ama sonu bir türlü gelmeyen yolların şeritleriyle hesaplaşırken, telefonumun mesaj sesini duyuyorum:

‘Yine gel lütfen... Aslında hep gel, hep kal...’

Bazen söylenenleri esas kıymetli yapan güçlü içerikleri olmaz. Ne söylendiğinden çok ne zaman söylendiğine bakarsın bazen. Bazı geceler bir türlü bitmezken, bazı günlere bir türlü merhaba diyemezken sen, söylenenlerin ardında çok birikmişlik, çok deneyip vazgeçmişlik olur. Değerlidir. Belki de sen seviyorsundur anlam yüklemeyi. İşte tam da bu yüzden buruk gülümsemeleri severim ben. O mesajı okuduğum anda yüzüme yapışan buruk gülümsemeden bahsediyorum. Bir eksiğin altını çizer çünkü o buruk ve yarım yamalak gülümsemeler. Mesela söylenen söylenmesi gerekendir de, söylendiği an söylenmesi gereken zamanı çoktan kaçırmıştır. Geç kalınmıştır. Ve sen de yarım kalırsın işte.

Kafesten çıkardığı güvercinin ayağına ip bağlayan bir adam tanımıştım çocukluğumun geçtiği, en gerçek ve masum hayallerimi bıraktığım mahallede. Güvercin tam da özgürlüğüne kavuştuğunu zannederken ayağındaki ipe takılır, uçup devam edemeyeceğini anlasa da çırpınmaya, son gücüyle şansını denemeye devam eder, sonunda da kendi isteğiyle kafesine geri dönerdi. Bir zaman sonra o artık ayağına ip bağlamasa da kafesten kaçmaz, en fazla kafesinin etrafında uçar ve kendi isteğiyle geri dönmeye başlardı.

O yol ilerlerken, gece güne dönerken ve ben gri şehrime son kilometreleri sayarken, tam anlamıyla o güvercin gibi hissediyorum kendimi. Telefondaki mesaja baktıktan sonra hiçbir şey yapmadan yerine geri koyuyorum. Altımızdan hızla kayıp giden şeritleri saymaya niyetleniyorum, yapamıyorum. Bir şeyleri somutlaştırmayı deniyorum belli ki ama olmuyor. Yolun artık bitmesi gerekiyor. Bir türlü bitmiyor.
Başlaması gerekenlerden köşe bucak kaçmakla, bitmesi gerekenlere nokta koyamamakla geçiyor hayatımız.
Ve gün ağarıyor usulca.

Günaydın.


Görsel Berk Öztürk imzalı.

17 Eylül 2015 Perşembe

Kokun Sinmişse Üstüme...


Bacaklarımın artık beni taşımakta zorlandığı bir günün sonundayım. Kendimi zor attım eve. Çantamı ve evin anahtarını kanepenin üzerine savurdum. İşte bu gerçekten yorgunluk işareti. Biraz unutkan bir insan olduğum için bir anahtarlık yaptırmıştım kendime ve evin tam girişine, kapının tam arkasına yerleştirmiştim. Eve girer girmez yaptığım ilk iş anahtarları oraya asmak oluyor. Bunu refleks haline getirdim, yoksa çıkarken anahtarlar aklıma gelmeyebiliyor. O yüzden, reflekslerim de bana ihanet ettiğine göre gerçekten sarhoşluk sınırına yaklaşacak derecede yorgun olmalıyım.
Hemen yatak odama doğru yöneliyorum. Bir an önce kendimi yatağa atmak var aklımda. Oldum olası lahana gibi, kat kat giyinmeyi severim. Üstüste tişörtler giyerim mesela, ya da tişört üzeri gömlekler... Gömleğimi çıkarıp son gücümle savuruyorum bir köşeye. Sonra tam sıra tişörtteyken donup kalıyorum. Onun kokusu geliyor burnuma. E iyi ama kaç gün oldu biz görüşeli, hem üzerimdekiler bunlar değildi ki? Nasıl olur? Garip bir durum var...


Kimbilir kaç yıl öncesindeyiz..
Onu uğurlamak üzereyim. Uzun ilişkilerde araya mecburi mesafeler giriyorsa, o ayrılıkların öncesinde tanımlanamayan bir gerginlik oluyor ortalıkta, yaşayanlar iyi bilirler. Günlük güneşlik havalarda sanki tek bir yağmur bulutu varmış da, o da sadece sizin üzerinizde dolaşıyormuş gibi hissettiğiniz anlar olur. Her iki taraf da bunun geçici ve zorunlu bir ayrılık olduğunu bilse de, birbirinize kızdığınız, karşı tarafı anlamsızca suçladığınız bir süreç yaşanır. Özellikle de tam o ayrılık anında gereksiz bir gerilim yayılır ortalığa. Aslında onun yüzünü, sesini, bakışlarını, teninin dokusunu hafızana kaydetmek varken, sert bakışlarla süzerken bulursunuz birbirinizi. Sözleşilmemiş sözlerle didiklersiniz birbirinizi karbon kopya dünyada. Oysa için için bir iz almak, bir iz bırakmak istiyorsunuzdur.

Biz de birbirimize öyle bakarken ve arkası boş, anlamı yok cümlelerde birbirimize tırnak batırırken ince ince, ayrılık vakti geliyor. Dudaklar buluşmuyor böyle zamanlarda nedense, tutku değil şefkat arıyor galiba insan. Yanağından hafifçe öpüyorsun sevdiğini ve sarılmak istiyorsun ona. Biz de sıkıca sarılıyoruz birbirimize. Sonra tam ayrılırken yüzlerimiz dokunuyor. Orada kalıyoruz öyle. Bir fısıltı duyuyorum, ‘Kokun sinsin üstüme.’ diyor küçücük sesiyle. Kalp atışlarım daha sesli neredeyse! O öyle söyleyince kendime geliyorum, derin bir nefes alıyorum. Allah’ım, o nasıl güzel bir koku öyle. O koku olduğu için değil, onun kokusu olduğu için o kadar güzel! Koku alma özürlü olan ben tabularımı yıkmaya, bildiklerimi yalanlamaya gayret ediyorum, hafızama kaydetmeye çabalıyorum sadece onda öyle güzel duran ona özel kokuyu. Başarıyorum.
Birkaç gün boyunca o gömleğe bakıyorum ara ara. Ondan bana kalan son hatıraların, onunla ilgili hatırlayacağım son sahnelerin, birbirimize bırakacağımız son izlerin o koku olacağını sanki o andan bilirmiş gibi dokunuyorum ona.

Onunla bir daha yollarımız hiç kesişmiyor ama o kokunun bende bıraktığı his hiç değişmiyor. Özlüyorum onu ara ara, o koku burnuma her dokunduğunda...


İşte tam da öyle, yıllar sonra yine garip bir şekilde benzer bir hisle buluşuyorum. Daha tanışalı birkaç ay olmuşken alışıverdiğim o yeni koku geliyor burnuma. E iyi ama kaç gün oldu biz görüşeli, hem üzerimdekiler bunlar değildi ki? Görsel hafızamı zorluyorum. Ondan ayrılırken, her seferinde daha da fazla saklanmaya çalıştığını, gözlerime bakamadığını, bir an önce kaçmaya çabaladığını farkediyorum. Ters bir durum yok, onu rahatsız edecek bir şey yapıyor da değilim ama bakamıyor yüzüme ayrılık anlarında. Veda öpücüklerinde o kararsızlığın yanakla dudak arası dokunuşlarında hep bir es verişini, hep bir yavaş duruşunu farkediyorum. Acaba bir iz mi bırakmak istiyor bende diyorum. Öyle hesap kitap yapan kadınlardan biri olmadığını çoktan anlamış olsam da bu tatlı şüphe düşüveriyor aklıma. Böyle zamanlarda akıl tutulması yaşadığımı inkar edemem ama biraz gayret etsem onun da hızlanan kalp atışlarını üzerindeki çiçeklerle bezenmiş elbisesinin kontrol edilemez hareketlerinden görebileceğim neredeyse..
Ah korkularımız, ah o içimizden geçenleri bize söyletemeyen tedirginliklerimiz, ah o yenilere hissettiklerimizi saklamaya mecbur bırakan eski yaralarımız...
Aklından neler geçtiğini öğrenebilmeyi ne kadar da çok isterdim. Tahminlerle yaşamak, belirsizlikle yürümek çok zor. Ve bir o kadar da saçma. Evet, saçma! Birini severken ona bunu söyleyememek, birini herşeyiyle tanımak isterken bunu ondan isteyememek. Dahası, adamın kadına söylemek isteyip sustuğu herşeyin, kadının adamdan duymak isteyip sustuğu herşeyle dengede durması. Birbirlerinin hislerinden çekinmelerinin dengesinin, korkularının eşitliği kadar olması. Ama ketum kalmak.

Burnuma onun kokusu geliyor hala. Galiba anlıyorum aslında. Farkediyorum ki, üzerimdekilere değil, bizzat üzerime sinmiş kokusu. Hem zaten sağıma soluma değil, bizzat içime geçmiş dokusu. Dünyada artık kalmadığını bilsem de, ihtimallerini sevdiğim şeyler varmış hala. Mesela her zerremde o varmış gibi yaşıyormuşum son günlerimi. Ona uyanıp sabahları, onun rüyasına yatmaya başlamışım geceleri. Nice zaman sonra onu almışım kollarıma, onu koymuşum en yukarılara. Çocukların erişemeyeceği yere koyulması gereken hayat kurtarıcı ilaç muamelesi yapmışım, orada dursun da, benim olmasa da yeter demeye niyetlenmişim. Varlığını bilmek yetecek gibi gelmiş. Kendimi kandırmaya kalkışmışım, becerememişim. Hem zaten insan en çok kendine yalan söylemeye niyetlenirmiş ve aslında insan en çok kendi yalanlarını yakalarmış. Dürüstlük dediğin de zaten en çok kendine yalanmış. Biraz abartılı geldi bunların hepsi, ben de farkındayım. Zaten dedim ya, dünyada artık kalmadığını bilsem de, ihtimallerini sevdiğim şeyler varmış hala.

Gömleğimi çıkartıp atmışken bir kenara, tişörtüme farklı davranırken buluyorum kendimi. Güzelce katlıyor, kirli sepetinin en üstüne bir assolist edasıyla yerleştiriyorum. Yarın tümünün birlikte makineye girecek olmasının bir önemi yok, hayatımda bazı varlıklara boylarından ağır anlamlar yüklemeyi hep sevdim. Yine öyle yapıyorum. O kokuyla onu tanımlıyorum, metaforlardan metafor seçiyorum. Seviyorum ona dair benzetmeler yapmayı çünkü.
Gülümsüyorum. Yarın erkenden onun kendisine bambaşka bir hayat kurabilme ihtimalinin bile bir önemi yok. Bugün bana ait ve ben bugün ona aitim. Dünyada sadece bu aidiyetlerin teslimatlarına ayrılmış bir katman varolduğuna inanıyorum bazen. Şu anda bu aidiyet benim yanımdan onun başucuna doğru yola çıktı bile. Farketmesini umuyorum, anlamasını istiyorum. Cesaretini toplamasını, korkularını yıkmasını bekliyorum. Ama bilmeler kadar yanılmalar da hayatın içinde. Ve yaşam öğretisi gereği, bazen bazı şeyler en olmaması gereken şekillerde de çıkabiliyor yolumuza. Olması gereken ve olan arasında bir çizgi, o çizginin öğretisinde de bir denge var. Kimse kimsenin hayatına durup dururken ve sebepsiz yere dokunmuyor. Senin neyi öğrenmen gerekiyorsa, o öğreticilik sana kar kalıyor.

Yol devam ediyor, bazen birlikte, bazen yalnız.
Ve bazen de bir hediyeyle.
O gitse de, onun o eşsiz kokusu sana miras kalıyor. 

Görsel hussam123 imzalı.

30 Temmuz 2015 Perşembe

Sezen, O Kadın, Yıllar ve Ümitler...


On yıl önce...
O küçük şehrin tek ana caddesinden ara sokaklardan birine sapıyorum.  Askerim. Haftasonu sadece birkaç saate sığan çarşı izninde önüne bir torba oyuncak koyulmuş çocuk gibiyim, ne yapacağımı bilmez halde oradan oraya koşturuyorum. Sonra kendimi bir internet kafeye atıyorum. Çok başka, çok canlı bir hayat yaşarken kendimi küçücük bir odada günlerimi geçirirken bulmuşum. Onca yıllık radyo deneyimimin karşılığı olarak geceleri kışlanın telefonlarına bakmakla görevlendirilmiş durumdayım! Şikayetçi değilim, o küçük odada tek başıma yaşıyorum geceleri, gündüzleri istirahatteyim. Son derece az insanla birebir bağlantıdayım, bir tür inziva halinde gibiyim. Ki o ortamda da az insanla iletişimde olmaktan başka bir isteğim yok. İşte bu yüzden, elime geçen ilk özgürlük fırsatında kendimi aşina olduğum o gerçek dünyayla buluşturabilecek tek bağlantıma koşuyorum. Arkadaşlarımın neler yaptığını, dünyada neler olduğunu bir çırpıda öğrenme çabasındayım.

On yıl sonra...
O küçük şehrin tek ana caddesinden ara sokaklardan birine sapıyorum. Bir şekilde yolumu bu şehre yeniden düşürebilmeyi başardım. Çok farklı hislerle, çok farklı gözlerle yürüyorum aynı sokaklarda. Sanki onca zaman içinde hiçbir şey değişmemiş gibi. Aynı caddede, aynı mağazaların arasında, aynı sokağa sapıyorum. Herşey hala hatırladığım yerlerde duruyor. Garip hissediyorum, bir bağlayıcılık yok. Yani istersem askerken bize yasak olan sokaklara girebilir, istersem akşam hava karardıktan sonra da insanlarla birlikte çay bahçelerinde zaman geçirebilirim. Evet, internet kafe de hala aynı yerinde duruyor. Önünde duraklıyor, içeriye bir göz atıp gülümsüyorum. Ardından yavaş adımlarla yürümeye devam ediyorum.

On yıl önce...
Sinemalarda Sezen’in şarkılarından yapılmış ‘O Kadın’ yeni oynadı. Şehirde uyduruk bir sinema var sadece. Orada da kimbilir ne zaman girer gösterime. Fragmanını defalarca izledim arka arkaya. Siz yokluktan deyin, ben özlemden diyeyim, delice bir istek var içimde, mutlaka geç olmadan izlemek istiyorum. Birkaç hafta önce kafenin yöneticisinden rica etmiştim ama muhtemelen o şehirde ve o grubun içinde benden başka kimse bu ruh halinde değildir, birkaç haftadır sürekli sallıyor adam. Umutsuzca giriyorum içeri, bir masa seçiyorum kendime ve küçük kapasiteli harici belleği bilgisayara takıp, kafenin filmler klasörünü açıyorum. Filmleri karıştırırken bir anda karşıma çıkıyor: ‘Sezen Aksu – O Kadın!’ Allah’ım, o kadar heyecanlandım ki! Sanki normal hayatımdan bir bölüm kaydedilmiş de, onu izleyip hatırlayacakmışım gibi tarifsiz bir mutluluk oturdu içime.

On yıl sonra...
Kafenin önünden geçiyor ve sonra her çarşı gününde kışlaya dönmeden önceki son durağıma uğruyorum. Günlerce hayaliyle tutuştuğum, lezzetine doyamadığım, bir porsiyon yedikten sonra her seferinde bir de ekmek arasında paket alarak kışlaya götürdüğüm köftecideyim. Çarşı akşamlarında geceyarısından sonra telefon trafiği rahatladığında tadını çıkarta çıkarta, yavaş yavaş, sindire sindire yediğim ve dünyanın en muhteşem lezzetlerini yaptığına inandığım köfteci. Heyecanla bir porsiyon söylüyorum. Ben ki, güzel yemek olduğunda herşeyi bir kenara bırakıp tadını çıkartan bir insanımdır, karşıma çıkan en ortalama lezzetle buluştuğumu farkediyorum. Bir önceki sabah karışık menemeni yerken de benzer şeyler hissetmiştim. Üstüste aynı duyguları yaşayınca parçalar yerine oturmaya başlıyor. Açık ve net; insan yoklukta ve yoksunlukta herşeye ve herkese layığından çok daha fazla anlam yüklüyor. Bunu hep aklımda tutmam gerek, özellikle de birilerini hakkı olandan çok yükseklere koyduğumda bunu hatırlatmalıyım kendime. (Ki, en çok yaptığım pişmanlık sonuçlu davranış biçimidir kendisi!)
Bu hayal kırıklığını pekiştirecek birkaç küçük takviyeden sonra seyahatim bitiyor ve yeniden yaşadığım şehrime, oradaki kadar olmasa da sıkıcılıkla nam salmış sokaklarıma dönüyorum. Tüm işlerimi tamamladıktan ve rutinime döndükten sonra akşam vakti televizyon kanallarını öylesine karıştırırken, herşeyiyle ucuz yaz dizilerinden birinde fonda bir şarkı çalmaya başlayıveriyor bir anda! Sezen’in ‘Biliyorsun’u duyulmaya başlıyor ekrandan. Filmin en can alıcı sahnelerinden birinde kullanılan o şarkı. Tarifsiz bir mutluluk oturdu içime!

On yıl önce...
Kafeden filmi hemen kopyalıyorum. Ufak tefek işlerimi bitirip izin süremin sonunu beklemeden erken bir saatte kendimi kışlaya atıyorum. Köfteciye uğramak, gece için paket almak aklımdan bile geçmiyor! O akşamı bir çorbayla geçiştiriyorum. Gecenin yoğun telefon trafiği bittikten ve saatler de geceyarısıyla uzun uzun vedalaştıktan bir süre sonra heyecanla bilgisayarı açıyor ve filmi izlemeye başlıyorum Öylesine mutluyum ki, her bir şarkıyı ezberleyene kadar dinliyor, her bir sahnesini aklıma kazıyıncaya kadar defalarca izliyorum...

On yıl sonra...
Dizide o şarkıyı gördükten sonra büyük bir heyecanla arşivimi karıştırıyorum, filmi buluyorum. Hemen izlemeye başlıyorum. Belki o ilk izleyişimdeki heyecan yok ama bu defa da her bir sahnesini ezbere bilmenin keyfiyle mırıldanıyorum şarkıları. Eski bir dostla yıllar sonra yeniden buluşup aynı samimiyeti yakalamış gibiyim. Bir yandan gülümsüyor, bir yandan o ilk izleyişimden sonra geçen yıllar içinde yaşamıma dahil olmuş mutluluklarla hüzünler arasında gidip geliyorum. Karmaşık duygular içindeyim.

On yıl önce...
Filmi sonraki gecelerde de defalarca izliyorum. İzledikçe aklıma bir şeyler geliyor, sürekli yeni yazılar yazıyorum. Zaten kitabım için sağda solda darmadağın ve yarım yamalak duran yazıları biraraya getirip yayıncıma hiç beklemediği bir anda göndermem ve basılması da o sürece rastlıyor.

On yıl sonra...
Filmi izlerken içimde farklı bir kıpırtı oluşmaya başlıyor. Yan bakışlarla köşedeki küçük tahtama ilişiyor gözlerim. Bu yıl içinde mutlaka yapmayı planlandığım maddelerden oluşan bir liste var. Listede yazdığım notların ne mutlu ki şimdiden hemen hepsini hayata geçirmişim ama üzerine çizik attığım iki tanesi göz kırpıyor uzaktan. Birinde yaşadığım şehri terk etmek vardı. Nereye olduğunun hiç önemi yoktu ama bu yıl içinde buradan gitmeyi kafama koymuştum. Ta ki, bir gün küçük yeğenimin o tahtayı bulup, notlarıma ek yaptığı bölümü görünceye kadar. Önce tam bir genç kız zerafetiyle onu burada bırakıp gitmemi asla istemediğini yazıyor, sonra da kendi tarzındaki tehditlerle bitiriyordu. O yüzden o maddeyi ‘evi değiştirme’ şeklinde masumca yenilemiştim. Bir diğeri de, bu yıl içinde ikinci kitabımı çıkarmak üzerineydi. Aslında herşey yıllardır hazırdı ama içime sinmediği için, yazdıklarımın o şekilde ortaya çıkmasının bana dönüş şeklinin acı vericiliğini, kalp kırıcılığını hatırladığım için vazgeçmiş ve üzerini çizmiştim. İşin garip tarafı şu ki, ister adına Evrenin mesajı deyin ister Allah’ın gösterdiği yol, ben hayatın işaretlerine açık seçik inanan bir insanım. Ve yaşadığım bu günün de bir işaret olduğuna inanıyorum. Belki de yeniden cesaretimi topluyorum...

On yıl önce...
Bambaşka kılıfların arkasına sığınmak için çok çabalamış olsam da, aslında o süreçte o filmi o kadar çok izlerken aklımda hep onun olduğunu hatırlıyorum. Hep zor, hep imkansız kılıflı, hep normal rutinin çok dışında aşklar yaşayan, hep mücadele isteyen ilişkiler için çok çabalayan biri oluşumla yüzleşiyorum bir kez daha. İkimiz de bunun mümkün olmadığını bilirken, ikimiz de hep bir umutla peşinden sürükleniyoruz o imkansızlığın. Birbirimize cesaret verirken geride durduğumuz, istemezken yan cebimizi açtığımız bir sürece rastlıyor bu filmi defalarca izleyişim. Sahnelerden mesajlar alıyor, şarkılardan hayaller kurup paylaşıyoruz. Bir yere varmayacağını biliyorum ama yine de bir hayal olarak da olsa orada kalmasını istiyorum. Katıksız, hesapsız, gerçek bakışlarla sevilmeyi ne kadar özlediğimi farkediyor, onun onca imkansızlıkta bana aşık oluşuna hayranlıkla kaptırıyorum kendimi. Olmayacağını bilmek bir şeyi değiştirmiyor, gerçek olduğunu gördüğün anda istiyor, imkansızlık ateşlerinin üzerine basarak ayakların yanarken inatla yürümeye niyetleniyorsun. Kaç adımsa kaç adım, ne kadar mesafeyse o kadar mesafe, kaç birim yürek çarpıntısıysa o kadar kalp ağrısı.. Meydan okumaya hazırsın!

On yıl sonra...
Yaşadıklarının ardından güvenini bir parça kaybetmiş, gördüklerinin arkasından yeniden sevebilmeye inancını az biraz yitirmiş ruh halinde olduğum günler birbirinin ardından koşturup ilerlerken, onu görüyorum karşımda. Hayatımın eşsiz işleyiş şekli sayesinde yine bir imkansızlıkla buluşuyor, içimde bir sır perdesi açıyor ve üzerini örtüyorum. Dinginliğini uzaktan izliyor, coşkusunu sıradanlığıma katık yapıyorum sessizce. Sonra yaşam bir başka yol çıkartıyor, sükunetim yerini maskeli cümlelere bırakıyor. Klişelerime takla attırıyor, keskin doğrularımı yanlış bildiklerimle dipdibe buluşturuyor, kafamı karıştırıp dikkatimi dağıtarak karambolde ona doğru adımlar atıyorum. Zaman mı çok değiştirmiş beni, yoksa esasında hep böyle miydim bilmez şekilde onu çözmeye çalışıyor, bana yaklaşıp yaklaşmadığını, birlikte yürümek isteyip istemediğini, benim olmaya ve onun olmama niyetli olup olmadığını anlamaya çabalıyorum. Ezberim tersdüz, insan sarrafı yeteneğim diplerde, anlayamıyorum. Geçen zaman içinde ruh halim bir noktada tıkanmış; ilgi duyduğum, kalbimin atışlarını hızlandıran o güzelliklerin beni bir çırpıda dost kategorisine koymalarından sıkılmışım, kimi zamanlar şark kurnazlığıyla yan cepte stepne gibi bekletilmeye çalışılmaktan daralmışım. Belli edesim, konuşasım geliyor ama insanevladının değişmekbilmez takıntıları varmış, öğreniyorum. Olmuyor, olamıyor. Ve ben Sezen şarkıları fonda, onu düşünürken ondan uzaklaşıyorum. Bilmek bir şeyi değiştirmiyor belki, evet biliyorum, ama senin sana yaptığını kimse sana yapmıyor aslında! Kendime kızıp, kendime küsüp yürüyorum aksak adımlarla.

On yıl önce...
İmkansız bir aşkın peşindeyim, mucizelere hiç bu kadar inanmadığımı düşünüyorum. Ama zaman eskitiyor hepimizi ve biz bir yere varamıyoruz...

On yıl sonra...
İmkansız bir aşkın peşindeyim, mucizelere hiç bu kadar inanmadığımı düşünüyorum.
Zaman eskitecek ikimizi ve biz bir yere varamayacağız belki, çok da umrumda değil. Gözbebeklerinin tam içine bakıyorum bazen, onu ne kadar sevebileceğimi haykırıyorum bakışlarımla. Anlamıyor. Anlıyorsa da işine gelmiyor. Ya da korkuyor, bilmiyorum. Belki de beni bir kenarda istediği gibi ve istediği kadar bekletebileceğini zannedenler kervanına katılıyor, kimbilir. Yaptığını zannediyor. Olduğunu düşünüyor. Oysa ben onu da tüm diğer zan insanları gibi kendi zindanlarıma kapatıyorum. O kilitlerin anahtarlarını da eline veriyorum ama içim rahat, nasıl olsa açmaya çalışmayacak, biliyorum. Peki ya onun adına konuşarak, düşünerek, karar vererek hataların en büyüğünü bizzat kendim yapıyorsam? O da bir ihtimal tabii, zevzek ihtimallerin en popüleri. Kimin kime ne zaman ve ne şekilde kaç adım yaklaştığını ya da kaç adım kaçtığını ne zaman ve nasıl anlayabiliyoruz acaba? 

On yıl önce, on yıl sonra....
Yıllar geçerken bazı hisler hep aynı kalıyor ve bu hisleri bazen en iyi Sezen tanımlıyor:
‘O sevgiler ki yoktular, onlar ümitlerimizdi...’

Bu yazının ardından Sezen Aksu - Unut dinlemenizi öneririm.
Bir de, lafın gelişi on yıl...