25 Kasım 2015 Çarşamba

İki Şehir, Bir İnsan


Bir şehirden bir başka şehire gitmek, bir hayattan bir başka hayata geçmek gibi bazen. Bazen bir şehirde bir sen, başka şehirde bambaşka bir sen oluyorsun. Bir yerde yaşadıkların, bir diğerinde yaşadıklarından kaçıyor köşe bucak. Sokak araları başka hikayeler anlatıyor, işlek caddelerden başka yaşamlara çıkılıyor.

İşte tam da öyle, günün ilk ışıklarıyla yola çıkılarak gidilmiş ışıltılı şehirde, ertesi gün Asmalı’nın modern sokaklarında rakı parlatacakken ben o şehrin ev sahipleriyle, gri şehirden gelmiş içli bir grup, Bostancı’nın kokulu bir ara geçişinde demleniyoruz. Benim aklım sonraki günde, karşımda iki yaralı kadın, masada bir büyük dost, yarım yamalak hikayeler meze, derinlerden gelen bestelere eşlik ediyoruz. Beni iyi tanıyan kadın yaralarımdan haberdarken ve beni anlarken, yeni tanıyan kadın bizim öylesine farklıyken böylesine yakın olabilmemizi anlamlandırmaya çalışıyor. Ben iki şehrin iki hayatının arasında sıkışıp kalmışım, İstanbul’a fazla Ankara’lı, Ankara’ya fazla İstanbul’luyum. Hep öteki bir halim var. O yüzden beni ve yazdıklarımı en çok onun gibiler, iki şehrin arasında salınıp gidenler anlarken, diğeri gibi beni yeni tanıyanlara kendimi anlatmaktan köşe bucak kaçıyorum. Olacakları biliyorum çünkü.

Yazdıklarımın bir bölümünü çok romantik bulduğunu söylüyor. Haklı olabilir. Ya da belki işi gereği biraz sert bakıyordur hayata. Belki de hiç ilgisi yoktur, hayat ona romantizmin her türlüsüne dudak kıvırtmayı öğretmiştir zamanla. Çok iyi duvar örücüleri var benim etrafımda, mecbur kalmış gibiler profesyonel duvar ustalığına. Ya da boşverin, belki de ben tamamen ahkam kesiyorumdur hiçbir şeyden haberim olmadan.

Ahkam!
Bana bu dünyada ne yasaklansa deseniz, hiç düşünmeden ahkam kesmek derim. Bence, sonuçta haklı çıksalar bile ahkam kesenler hemen ölümle cezalandırılmalı, bu dünyadan tamamen silinmeli. Ölüm bir kurtuluş olabilir bazen. Kalanlar için yani...
Tamam ben de şimdi ahkam kestim, cezam neyse razıyım. Ama işte duygusallık, romantizm gibi kavramlara karşı alerjim var benim. Abimin bir zamanlar beni insanlarla tanıştırırken ‘Bu da benim kardeşim, duygusaldır o!’ deyişi hala hafızamda. Bunu yaparken o tanımlamaları bir küçümseme, bir hakaret olarak kullanır, bundan zevk alırdı. İçimden geçenleri söyleyemezdim. Ne yani, atmışsınız beni ufacıkken evden uzak bir köşeye, psikopat olmadıysam şükretmeniz gerek aslında! Ama duygusallık denen meret çok daha tehlikeli olsa gerek, söylediklerinize bakılırsa...

Yanımdaki o kız da öyle işte. Ben boşlukta kendi kendime ‘hayır, gözyaşlarım değil onlar’ diye mırıldanırken, ansızın yanaklarına süzülen birkaç damla sayesinde tanışıyorum onun gözyaşlarıyla. Kadınların gözyaşlarını iyi bilirim. Bazen ben sebep olmuşsam da, genel olarak hayata dair öğrendiğim birçok şeyi kadınların kendilerini yanımda ağlayacak kadar rahat hissetmelerine borçluyum. Ağlayan bir kadın, gerçekten ağlayan üzgün bir kadın yalan söylemez, söyleyemez. Ve ben bir kadının gözyaşlarının gerçek olup olmadığını bir bakışta anlarım. Gözyaşlarına dair şüphem yok, ama eğer orada onun karşısında oturuyor olsaydım, gözlerine bakarak hikayesini anlayabilmeye çabalardım. Bir dengesi yok bu çabalama halinin, bazen anlıyorsun bazen bir yere varamıyorsun. Anlayabildiğin anların hakkını vermen gerek..

Muhtemelen bu yazıyı okusa yine fazla romantik bulur. İyi ama ben zaten hiçbir zaman edebi şeyler karaladığımı iddia etmedim ki hiç kimseye. Hatta oradan bakarsanız, yazılarım bir insan olsaydı mesela, hafif meşrep derdiniz belki de, ucuz olmakla suçlardınız onları. İşin aslını merak ederseniz, ben dans etmeyi seviyorum... Kelimelerle... Olabildiğince... Bu kadar! Başka bir iddiam yok. Hiç olmadı. Yarın ne olur bilemem ama bugün basitim, çok basit. Turgut Uyar’ın söylediği gibi, aşkım da değişebilir, gerçeklerim de. Bilemem. Ama bir dengem var benim an itibariyle, bozmayınız yeter.

Anlaşılmak peşindeyiz sadece. Asmalı’nın modern sokaklarında rakı parlatırken de, Bostancı’nın kokulu ara geçişinde demlenirken de, Nişantaşı’nda içki yudumlarken de, bir arkadaş evinde sade kahveyi nezaketle içerken de aynıyız hepimiz esasında.


Zaman at koşturuyor yine! Saatler hızla geçiyor, günler bir çırpıda bitiyor. Romantik bir adam, ağlayan bir kadın ve bir duvar ustası gecenin zifirisinde yol almaya devam ediyoruz. Herkes kendi dünyasına kapanmış durumda. Yol ilerledikçe yorgunluk çöküyor her birimizin üzerine. Gözler kapanıyor. Onlar dünyaya bir süreliğine veda ederken ve ben tek başıma her kilometresi akan ama sonu bir türlü gelmeyen yolların şeritleriyle hesaplaşırken, telefonumun mesaj sesini duyuyorum:

‘Yine gel lütfen... Aslında hep gel, hep kal...’

Bazen söylenenleri esas kıymetli yapan güçlü içerikleri olmaz. Ne söylendiğinden çok ne zaman söylendiğine bakarsın bazen. Bazı geceler bir türlü bitmezken, bazı günlere bir türlü merhaba diyemezken sen, söylenenlerin ardında çok birikmişlik, çok deneyip vazgeçmişlik olur. Değerlidir. Belki de sen seviyorsundur anlam yüklemeyi. İşte tam da bu yüzden buruk gülümsemeleri severim ben. O mesajı okuduğum anda yüzüme yapışan buruk gülümsemeden bahsediyorum. Bir eksiğin altını çizer çünkü o buruk ve yarım yamalak gülümsemeler. Mesela söylenen söylenmesi gerekendir de, söylendiği an söylenmesi gereken zamanı çoktan kaçırmıştır. Geç kalınmıştır. Ve sen de yarım kalırsın işte.

Kafesten çıkardığı güvercinin ayağına ip bağlayan bir adam tanımıştım çocukluğumun geçtiği, en gerçek ve masum hayallerimi bıraktığım mahallede. Güvercin tam da özgürlüğüne kavuştuğunu zannederken ayağındaki ipe takılır, uçup devam edemeyeceğini anlasa da çırpınmaya, son gücüyle şansını denemeye devam eder, sonunda da kendi isteğiyle kafesine geri dönerdi. Bir zaman sonra o artık ayağına ip bağlamasa da kafesten kaçmaz, en fazla kafesinin etrafında uçar ve kendi isteğiyle geri dönmeye başlardı.

O yol ilerlerken, gece güne dönerken ve ben gri şehrime son kilometreleri sayarken, tam anlamıyla o güvercin gibi hissediyorum kendimi. Telefondaki mesaja baktıktan sonra hiçbir şey yapmadan yerine geri koyuyorum. Altımızdan hızla kayıp giden şeritleri saymaya niyetleniyorum, yapamıyorum. Bir şeyleri somutlaştırmayı deniyorum belli ki ama olmuyor. Yolun artık bitmesi gerekiyor. Bir türlü bitmiyor.
Başlaması gerekenlerden köşe bucak kaçmakla, bitmesi gerekenlere nokta koyamamakla geçiyor hayatımız.
Ve gün ağarıyor usulca.

Günaydın.


Görsel Berk Öztürk imzalı.

17 Eylül 2015 Perşembe

Kokun Sinmişse Üstüme...


Bacaklarımın artık beni taşımakta zorlandığı bir günün sonundayım. Kendimi zor attım eve. Çantamı ve evin anahtarını kanepenin üzerine savurdum. İşte bu gerçekten yorgunluk işareti. Biraz unutkan bir insan olduğum için bir anahtarlık yaptırmıştım kendime ve evin tam girişine, kapının tam arkasına yerleştirmiştim. Eve girer girmez yaptığım ilk iş anahtarları oraya asmak oluyor. Bunu refleks haline getirdim, yoksa çıkarken anahtarlar aklıma gelmeyebiliyor. O yüzden, reflekslerim de bana ihanet ettiğine göre gerçekten sarhoşluk sınırına yaklaşacak derecede yorgun olmalıyım.
Hemen yatak odama doğru yöneliyorum. Bir an önce kendimi yatağa atmak var aklımda. Oldum olası lahana gibi, kat kat giyinmeyi severim. Üstüste tişörtler giyerim mesela, ya da tişört üzeri gömlekler... Gömleğimi çıkarıp son gücümle savuruyorum bir köşeye. Sonra tam sıra tişörtteyken donup kalıyorum. Onun kokusu geliyor burnuma. E iyi ama kaç gün oldu biz görüşeli, hem üzerimdekiler bunlar değildi ki? Nasıl olur? Garip bir durum var...


Kimbilir kaç yıl öncesindeyiz..
Onu uğurlamak üzereyim. Uzun ilişkilerde araya mecburi mesafeler giriyorsa, o ayrılıkların öncesinde tanımlanamayan bir gerginlik oluyor ortalıkta, yaşayanlar iyi bilirler. Günlük güneşlik havalarda sanki tek bir yağmur bulutu varmış da, o da sadece sizin üzerinizde dolaşıyormuş gibi hissettiğiniz anlar olur. Her iki taraf da bunun geçici ve zorunlu bir ayrılık olduğunu bilse de, birbirinize kızdığınız, karşı tarafı anlamsızca suçladığınız bir süreç yaşanır. Özellikle de tam o ayrılık anında gereksiz bir gerilim yayılır ortalığa. Aslında onun yüzünü, sesini, bakışlarını, teninin dokusunu hafızana kaydetmek varken, sert bakışlarla süzerken bulursunuz birbirinizi. Sözleşilmemiş sözlerle didiklersiniz birbirinizi karbon kopya dünyada. Oysa için için bir iz almak, bir iz bırakmak istiyorsunuzdur.

Biz de birbirimize öyle bakarken ve arkası boş, anlamı yok cümlelerde birbirimize tırnak batırırken ince ince, ayrılık vakti geliyor. Dudaklar buluşmuyor böyle zamanlarda nedense, tutku değil şefkat arıyor galiba insan. Yanağından hafifçe öpüyorsun sevdiğini ve sarılmak istiyorsun ona. Biz de sıkıca sarılıyoruz birbirimize. Sonra tam ayrılırken yüzlerimiz dokunuyor. Orada kalıyoruz öyle. Bir fısıltı duyuyorum, ‘Kokun sinsin üstüme.’ diyor küçücük sesiyle. Kalp atışlarım daha sesli neredeyse! O öyle söyleyince kendime geliyorum, derin bir nefes alıyorum. Allah’ım, o nasıl güzel bir koku öyle. O koku olduğu için değil, onun kokusu olduğu için o kadar güzel! Koku alma özürlü olan ben tabularımı yıkmaya, bildiklerimi yalanlamaya gayret ediyorum, hafızama kaydetmeye çabalıyorum sadece onda öyle güzel duran ona özel kokuyu. Başarıyorum.
Birkaç gün boyunca o gömleğe bakıyorum ara ara. Ondan bana kalan son hatıraların, onunla ilgili hatırlayacağım son sahnelerin, birbirimize bırakacağımız son izlerin o koku olacağını sanki o andan bilirmiş gibi dokunuyorum ona.

Onunla bir daha yollarımız hiç kesişmiyor ama o kokunun bende bıraktığı his hiç değişmiyor. Özlüyorum onu ara ara, o koku burnuma her dokunduğunda...


İşte tam da öyle, yıllar sonra yine garip bir şekilde benzer bir hisle buluşuyorum. Daha tanışalı birkaç ay olmuşken alışıverdiğim o yeni koku geliyor burnuma. E iyi ama kaç gün oldu biz görüşeli, hem üzerimdekiler bunlar değildi ki? Görsel hafızamı zorluyorum. Ondan ayrılırken, her seferinde daha da fazla saklanmaya çalıştığını, gözlerime bakamadığını, bir an önce kaçmaya çabaladığını farkediyorum. Ters bir durum yok, onu rahatsız edecek bir şey yapıyor da değilim ama bakamıyor yüzüme ayrılık anlarında. Veda öpücüklerinde o kararsızlığın yanakla dudak arası dokunuşlarında hep bir es verişini, hep bir yavaş duruşunu farkediyorum. Acaba bir iz mi bırakmak istiyor bende diyorum. Öyle hesap kitap yapan kadınlardan biri olmadığını çoktan anlamış olsam da bu tatlı şüphe düşüveriyor aklıma. Böyle zamanlarda akıl tutulması yaşadığımı inkar edemem ama biraz gayret etsem onun da hızlanan kalp atışlarını üzerindeki çiçeklerle bezenmiş elbisesinin kontrol edilemez hareketlerinden görebileceğim neredeyse..
Ah korkularımız, ah o içimizden geçenleri bize söyletemeyen tedirginliklerimiz, ah o yenilere hissettiklerimizi saklamaya mecbur bırakan eski yaralarımız...
Aklından neler geçtiğini öğrenebilmeyi ne kadar da çok isterdim. Tahminlerle yaşamak, belirsizlikle yürümek çok zor. Ve bir o kadar da saçma. Evet, saçma! Birini severken ona bunu söyleyememek, birini herşeyiyle tanımak isterken bunu ondan isteyememek. Dahası, adamın kadına söylemek isteyip sustuğu herşeyin, kadının adamdan duymak isteyip sustuğu herşeyle dengede durması. Birbirlerinin hislerinden çekinmelerinin dengesinin, korkularının eşitliği kadar olması. Ama ketum kalmak.

Burnuma onun kokusu geliyor hala. Galiba anlıyorum aslında. Farkediyorum ki, üzerimdekilere değil, bizzat üzerime sinmiş kokusu. Hem zaten sağıma soluma değil, bizzat içime geçmiş dokusu. Dünyada artık kalmadığını bilsem de, ihtimallerini sevdiğim şeyler varmış hala. Mesela her zerremde o varmış gibi yaşıyormuşum son günlerimi. Ona uyanıp sabahları, onun rüyasına yatmaya başlamışım geceleri. Nice zaman sonra onu almışım kollarıma, onu koymuşum en yukarılara. Çocukların erişemeyeceği yere koyulması gereken hayat kurtarıcı ilaç muamelesi yapmışım, orada dursun da, benim olmasa da yeter demeye niyetlenmişim. Varlığını bilmek yetecek gibi gelmiş. Kendimi kandırmaya kalkışmışım, becerememişim. Hem zaten insan en çok kendine yalan söylemeye niyetlenirmiş ve aslında insan en çok kendi yalanlarını yakalarmış. Dürüstlük dediğin de zaten en çok kendine yalanmış. Biraz abartılı geldi bunların hepsi, ben de farkındayım. Zaten dedim ya, dünyada artık kalmadığını bilsem de, ihtimallerini sevdiğim şeyler varmış hala.

Gömleğimi çıkartıp atmışken bir kenara, tişörtüme farklı davranırken buluyorum kendimi. Güzelce katlıyor, kirli sepetinin en üstüne bir assolist edasıyla yerleştiriyorum. Yarın tümünün birlikte makineye girecek olmasının bir önemi yok, hayatımda bazı varlıklara boylarından ağır anlamlar yüklemeyi hep sevdim. Yine öyle yapıyorum. O kokuyla onu tanımlıyorum, metaforlardan metafor seçiyorum. Seviyorum ona dair benzetmeler yapmayı çünkü.
Gülümsüyorum. Yarın erkenden onun kendisine bambaşka bir hayat kurabilme ihtimalinin bile bir önemi yok. Bugün bana ait ve ben bugün ona aitim. Dünyada sadece bu aidiyetlerin teslimatlarına ayrılmış bir katman varolduğuna inanıyorum bazen. Şu anda bu aidiyet benim yanımdan onun başucuna doğru yola çıktı bile. Farketmesini umuyorum, anlamasını istiyorum. Cesaretini toplamasını, korkularını yıkmasını bekliyorum. Ama bilmeler kadar yanılmalar da hayatın içinde. Ve yaşam öğretisi gereği, bazen bazı şeyler en olmaması gereken şekillerde de çıkabiliyor yolumuza. Olması gereken ve olan arasında bir çizgi, o çizginin öğretisinde de bir denge var. Kimse kimsenin hayatına durup dururken ve sebepsiz yere dokunmuyor. Senin neyi öğrenmen gerekiyorsa, o öğreticilik sana kar kalıyor.

Yol devam ediyor, bazen birlikte, bazen yalnız.
Ve bazen de bir hediyeyle.
O gitse de, onun o eşsiz kokusu sana miras kalıyor. 

Görsel hussam123 imzalı.

30 Temmuz 2015 Perşembe

Sezen, O Kadın, Yıllar ve Ümitler...


On yıl önce...
O küçük şehrin tek ana caddesinden ara sokaklardan birine sapıyorum.  Askerim. Haftasonu sadece birkaç saate sığan çarşı izninde önüne bir torba oyuncak koyulmuş çocuk gibiyim, ne yapacağımı bilmez halde oradan oraya koşturuyorum. Sonra kendimi bir internet kafeye atıyorum. Çok başka, çok canlı bir hayat yaşarken kendimi küçücük bir odada günlerimi geçirirken bulmuşum. Onca yıllık radyo deneyimimin karşılığı olarak geceleri kışlanın telefonlarına bakmakla görevlendirilmiş durumdayım! Şikayetçi değilim, o küçük odada tek başıma yaşıyorum geceleri, gündüzleri istirahatteyim. Son derece az insanla birebir bağlantıdayım, bir tür inziva halinde gibiyim. Ki o ortamda da az insanla iletişimde olmaktan başka bir isteğim yok. İşte bu yüzden, elime geçen ilk özgürlük fırsatında kendimi aşina olduğum o gerçek dünyayla buluşturabilecek tek bağlantıma koşuyorum. Arkadaşlarımın neler yaptığını, dünyada neler olduğunu bir çırpıda öğrenme çabasındayım.

On yıl sonra...
O küçük şehrin tek ana caddesinden ara sokaklardan birine sapıyorum. Bir şekilde yolumu bu şehre yeniden düşürebilmeyi başardım. Çok farklı hislerle, çok farklı gözlerle yürüyorum aynı sokaklarda. Sanki onca zaman içinde hiçbir şey değişmemiş gibi. Aynı caddede, aynı mağazaların arasında, aynı sokağa sapıyorum. Herşey hala hatırladığım yerlerde duruyor. Garip hissediyorum, bir bağlayıcılık yok. Yani istersem askerken bize yasak olan sokaklara girebilir, istersem akşam hava karardıktan sonra da insanlarla birlikte çay bahçelerinde zaman geçirebilirim. Evet, internet kafe de hala aynı yerinde duruyor. Önünde duraklıyor, içeriye bir göz atıp gülümsüyorum. Ardından yavaş adımlarla yürümeye devam ediyorum.

On yıl önce...
Sinemalarda Sezen’in şarkılarından yapılmış ‘O Kadın’ yeni oynadı. Şehirde uyduruk bir sinema var sadece. Orada da kimbilir ne zaman girer gösterime. Fragmanını defalarca izledim arka arkaya. Siz yokluktan deyin, ben özlemden diyeyim, delice bir istek var içimde, mutlaka geç olmadan izlemek istiyorum. Birkaç hafta önce kafenin yöneticisinden rica etmiştim ama muhtemelen o şehirde ve o grubun içinde benden başka kimse bu ruh halinde değildir, birkaç haftadır sürekli sallıyor adam. Umutsuzca giriyorum içeri, bir masa seçiyorum kendime ve küçük kapasiteli harici belleği bilgisayara takıp, kafenin filmler klasörünü açıyorum. Filmleri karıştırırken bir anda karşıma çıkıyor: ‘Sezen Aksu – O Kadın!’ Allah’ım, o kadar heyecanlandım ki! Sanki normal hayatımdan bir bölüm kaydedilmiş de, onu izleyip hatırlayacakmışım gibi tarifsiz bir mutluluk oturdu içime.

On yıl sonra...
Kafenin önünden geçiyor ve sonra her çarşı gününde kışlaya dönmeden önceki son durağıma uğruyorum. Günlerce hayaliyle tutuştuğum, lezzetine doyamadığım, bir porsiyon yedikten sonra her seferinde bir de ekmek arasında paket alarak kışlaya götürdüğüm köftecideyim. Çarşı akşamlarında geceyarısından sonra telefon trafiği rahatladığında tadını çıkarta çıkarta, yavaş yavaş, sindire sindire yediğim ve dünyanın en muhteşem lezzetlerini yaptığına inandığım köfteci. Heyecanla bir porsiyon söylüyorum. Ben ki, güzel yemek olduğunda herşeyi bir kenara bırakıp tadını çıkartan bir insanımdır, karşıma çıkan en ortalama lezzetle buluştuğumu farkediyorum. Bir önceki sabah karışık menemeni yerken de benzer şeyler hissetmiştim. Üstüste aynı duyguları yaşayınca parçalar yerine oturmaya başlıyor. Açık ve net; insan yoklukta ve yoksunlukta herşeye ve herkese layığından çok daha fazla anlam yüklüyor. Bunu hep aklımda tutmam gerek, özellikle de birilerini hakkı olandan çok yükseklere koyduğumda bunu hatırlatmalıyım kendime. (Ki, en çok yaptığım pişmanlık sonuçlu davranış biçimidir kendisi!)
Bu hayal kırıklığını pekiştirecek birkaç küçük takviyeden sonra seyahatim bitiyor ve yeniden yaşadığım şehrime, oradaki kadar olmasa da sıkıcılıkla nam salmış sokaklarıma dönüyorum. Tüm işlerimi tamamladıktan ve rutinime döndükten sonra akşam vakti televizyon kanallarını öylesine karıştırırken, herşeyiyle ucuz yaz dizilerinden birinde fonda bir şarkı çalmaya başlayıveriyor bir anda! Sezen’in ‘Biliyorsun’u duyulmaya başlıyor ekrandan. Filmin en can alıcı sahnelerinden birinde kullanılan o şarkı. Tarifsiz bir mutluluk oturdu içime!

On yıl önce...
Kafeden filmi hemen kopyalıyorum. Ufak tefek işlerimi bitirip izin süremin sonunu beklemeden erken bir saatte kendimi kışlaya atıyorum. Köfteciye uğramak, gece için paket almak aklımdan bile geçmiyor! O akşamı bir çorbayla geçiştiriyorum. Gecenin yoğun telefon trafiği bittikten ve saatler de geceyarısıyla uzun uzun vedalaştıktan bir süre sonra heyecanla bilgisayarı açıyor ve filmi izlemeye başlıyorum Öylesine mutluyum ki, her bir şarkıyı ezberleyene kadar dinliyor, her bir sahnesini aklıma kazıyıncaya kadar defalarca izliyorum...

On yıl sonra...
Dizide o şarkıyı gördükten sonra büyük bir heyecanla arşivimi karıştırıyorum, filmi buluyorum. Hemen izlemeye başlıyorum. Belki o ilk izleyişimdeki heyecan yok ama bu defa da her bir sahnesini ezbere bilmenin keyfiyle mırıldanıyorum şarkıları. Eski bir dostla yıllar sonra yeniden buluşup aynı samimiyeti yakalamış gibiyim. Bir yandan gülümsüyor, bir yandan o ilk izleyişimden sonra geçen yıllar içinde yaşamıma dahil olmuş mutluluklarla hüzünler arasında gidip geliyorum. Karmaşık duygular içindeyim.

On yıl önce...
Filmi sonraki gecelerde de defalarca izliyorum. İzledikçe aklıma bir şeyler geliyor, sürekli yeni yazılar yazıyorum. Zaten kitabım için sağda solda darmadağın ve yarım yamalak duran yazıları biraraya getirip yayıncıma hiç beklemediği bir anda göndermem ve basılması da o sürece rastlıyor.

On yıl sonra...
Filmi izlerken içimde farklı bir kıpırtı oluşmaya başlıyor. Yan bakışlarla köşedeki küçük tahtama ilişiyor gözlerim. Bu yıl içinde mutlaka yapmayı planlandığım maddelerden oluşan bir liste var. Listede yazdığım notların ne mutlu ki şimdiden hemen hepsini hayata geçirmişim ama üzerine çizik attığım iki tanesi göz kırpıyor uzaktan. Birinde yaşadığım şehri terk etmek vardı. Nereye olduğunun hiç önemi yoktu ama bu yıl içinde buradan gitmeyi kafama koymuştum. Ta ki, bir gün küçük yeğenimin o tahtayı bulup, notlarıma ek yaptığı bölümü görünceye kadar. Önce tam bir genç kız zerafetiyle onu burada bırakıp gitmemi asla istemediğini yazıyor, sonra da kendi tarzındaki tehditlerle bitiriyordu. O yüzden o maddeyi ‘evi değiştirme’ şeklinde masumca yenilemiştim. Bir diğeri de, bu yıl içinde ikinci kitabımı çıkarmak üzerineydi. Aslında herşey yıllardır hazırdı ama içime sinmediği için, yazdıklarımın o şekilde ortaya çıkmasının bana dönüş şeklinin acı vericiliğini, kalp kırıcılığını hatırladığım için vazgeçmiş ve üzerini çizmiştim. İşin garip tarafı şu ki, ister adına Evrenin mesajı deyin ister Allah’ın gösterdiği yol, ben hayatın işaretlerine açık seçik inanan bir insanım. Ve yaşadığım bu günün de bir işaret olduğuna inanıyorum. Belki de yeniden cesaretimi topluyorum...

On yıl önce...
Bambaşka kılıfların arkasına sığınmak için çok çabalamış olsam da, aslında o süreçte o filmi o kadar çok izlerken aklımda hep onun olduğunu hatırlıyorum. Hep zor, hep imkansız kılıflı, hep normal rutinin çok dışında aşklar yaşayan, hep mücadele isteyen ilişkiler için çok çabalayan biri oluşumla yüzleşiyorum bir kez daha. İkimiz de bunun mümkün olmadığını bilirken, ikimiz de hep bir umutla peşinden sürükleniyoruz o imkansızlığın. Birbirimize cesaret verirken geride durduğumuz, istemezken yan cebimizi açtığımız bir sürece rastlıyor bu filmi defalarca izleyişim. Sahnelerden mesajlar alıyor, şarkılardan hayaller kurup paylaşıyoruz. Bir yere varmayacağını biliyorum ama yine de bir hayal olarak da olsa orada kalmasını istiyorum. Katıksız, hesapsız, gerçek bakışlarla sevilmeyi ne kadar özlediğimi farkediyor, onun onca imkansızlıkta bana aşık oluşuna hayranlıkla kaptırıyorum kendimi. Olmayacağını bilmek bir şeyi değiştirmiyor, gerçek olduğunu gördüğün anda istiyor, imkansızlık ateşlerinin üzerine basarak ayakların yanarken inatla yürümeye niyetleniyorsun. Kaç adımsa kaç adım, ne kadar mesafeyse o kadar mesafe, kaç birim yürek çarpıntısıysa o kadar kalp ağrısı.. Meydan okumaya hazırsın!

On yıl sonra...
Yaşadıklarının ardından güvenini bir parça kaybetmiş, gördüklerinin arkasından yeniden sevebilmeye inancını az biraz yitirmiş ruh halinde olduğum günler birbirinin ardından koşturup ilerlerken, onu görüyorum karşımda. Hayatımın eşsiz işleyiş şekli sayesinde yine bir imkansızlıkla buluşuyor, içimde bir sır perdesi açıyor ve üzerini örtüyorum. Dinginliğini uzaktan izliyor, coşkusunu sıradanlığıma katık yapıyorum sessizce. Sonra yaşam bir başka yol çıkartıyor, sükunetim yerini maskeli cümlelere bırakıyor. Klişelerime takla attırıyor, keskin doğrularımı yanlış bildiklerimle dipdibe buluşturuyor, kafamı karıştırıp dikkatimi dağıtarak karambolde ona doğru adımlar atıyorum. Zaman mı çok değiştirmiş beni, yoksa esasında hep böyle miydim bilmez şekilde onu çözmeye çalışıyor, bana yaklaşıp yaklaşmadığını, birlikte yürümek isteyip istemediğini, benim olmaya ve onun olmama niyetli olup olmadığını anlamaya çabalıyorum. Ezberim tersdüz, insan sarrafı yeteneğim diplerde, anlayamıyorum. Geçen zaman içinde ruh halim bir noktada tıkanmış; ilgi duyduğum, kalbimin atışlarını hızlandıran o güzelliklerin beni bir çırpıda dost kategorisine koymalarından sıkılmışım, kimi zamanlar şark kurnazlığıyla yan cepte stepne gibi bekletilmeye çalışılmaktan daralmışım. Belli edesim, konuşasım geliyor ama insanevladının değişmekbilmez takıntıları varmış, öğreniyorum. Olmuyor, olamıyor. Ve ben Sezen şarkıları fonda, onu düşünürken ondan uzaklaşıyorum. Bilmek bir şeyi değiştirmiyor belki, evet biliyorum, ama senin sana yaptığını kimse sana yapmıyor aslında! Kendime kızıp, kendime küsüp yürüyorum aksak adımlarla.

On yıl önce...
İmkansız bir aşkın peşindeyim, mucizelere hiç bu kadar inanmadığımı düşünüyorum. Ama zaman eskitiyor hepimizi ve biz bir yere varamıyoruz...

On yıl sonra...
İmkansız bir aşkın peşindeyim, mucizelere hiç bu kadar inanmadığımı düşünüyorum.
Zaman eskitecek ikimizi ve biz bir yere varamayacağız belki, çok da umrumda değil. Gözbebeklerinin tam içine bakıyorum bazen, onu ne kadar sevebileceğimi haykırıyorum bakışlarımla. Anlamıyor. Anlıyorsa da işine gelmiyor. Ya da korkuyor, bilmiyorum. Belki de beni bir kenarda istediği gibi ve istediği kadar bekletebileceğini zannedenler kervanına katılıyor, kimbilir. Yaptığını zannediyor. Olduğunu düşünüyor. Oysa ben onu da tüm diğer zan insanları gibi kendi zindanlarıma kapatıyorum. O kilitlerin anahtarlarını da eline veriyorum ama içim rahat, nasıl olsa açmaya çalışmayacak, biliyorum. Peki ya onun adına konuşarak, düşünerek, karar vererek hataların en büyüğünü bizzat kendim yapıyorsam? O da bir ihtimal tabii, zevzek ihtimallerin en popüleri. Kimin kime ne zaman ve ne şekilde kaç adım yaklaştığını ya da kaç adım kaçtığını ne zaman ve nasıl anlayabiliyoruz acaba? 

On yıl önce, on yıl sonra....
Yıllar geçerken bazı hisler hep aynı kalıyor ve bu hisleri bazen en iyi Sezen tanımlıyor:
‘O sevgiler ki yoktular, onlar ümitlerimizdi...’

Bu yazının ardından Sezen Aksu - Unut dinlemenizi öneririm.
Bir de, lafın gelişi on yıl...

25 Haziran 2015 Perşembe

Modern Sabahlar vs. Modern Zamanlar


- Hoşçakalın...
- Hoşçakalın...
- Hoşçakalın...
...
- Günaydın...

Ve sessizlik...
Muhtemelen en fazla beş saniye sürmüştür. Dinleyen herkese çok daha uzun geldiğine eminim. Belki de birden araya girip ‘şaka la şaka’ diyeceğini bekledi birçok kişi onların. Ben demeyeceklerini biliyordum. Radyoda ‘yayın ölmesi’ diye bir tabir vardır çünkü. Bir saniye, hadi belki iki... Ama daha fazla sessiz olunamaz yayında. Dinleyici yayının gittiğini düşünür ve hemen başka bir kanala geçer. O kanaldan yeniden sana dönmesi de yaklaşık elli dakikaydı bir zamanlar araştırmalara göre. Yani yayını öldüremezsin. Hiçbir şey olmuyorsa potu açar, havadan sudan konuşmaya başlarsın ve o sırada aksaklık her ne ise onu bulup çözmeye çabalarsın ama o sessizliğe izin veremezsin.
İşte bu yüzden o sessizliğin ardından başka bir şey gelmeyeceğini biliyordum. Ege, Fahir ve Oktay her ne olursa olsun yayının ölmesine izin vermezlerdi. Verdilerse bir bildikleri var mutlaka dedim. O son ‘Günaydın’ın hep akılda kalmasını istediler belki de..

Sadece birkaç dakika önce, veda konuşmasına başlarken Fahir’in sesinin titrediğini farkettik hepimiz. Gözleri de dolmuştur ve kendini tutmuştur, ona şüphe yok. Bir hafta önce Fulya da aynı buruklukla veda etmişti. Yaptıkları son programlardaki alt metinlerden, Radyo ODTÜ’ye biraz haksızca veda etmek durumunda bırakıldıkları açıkça anlaşılıyordu. Bu kırgınlık, veda konuşmalarında her üçünün de seslerine yansımıştı. Ama ona rağmen vefayı atlamayıp ‘Modern Sabahlar’ı Modern Sabahlar yapan Radyo ODTÜ’dür’ cümlesini kurdular. Kendilerine yakışır şekilde. Ama buruk seslerle...

23 Nisan 2015 Perşembe

Sükut


Bir Nisan öğleden sonrası.

Karaköy’deki ara sokaklarda biraz turlayıp, güzel bir kahvaltının ardından oradaki arkadaşlarımla vedalaştıktan sonra iskeleye yöneliyorum. Neyse ki Kadıköy vapurunu kaçırmamışım. Gerçi kaçırmış olsam da dert etmeyeceğimi biliyorum. Değiştiremeyeceğim, benim kontrolümden artık çıkmış şeyler için kendimi germemeyi öğreneli çok oldu. İnsanların vapura binerken neden o kadar koşturduklarını hiç anlayamadım, özellikle de mesai yoğunluğunun dışındaki saatlerde. Dahası, acele etmeyenlere, rahat davrananlara karşı bir öfke büyütmüş gibiler hepsi. Gerçi bu karakter İstanbul’da yaşayan ve kendini İstanbul canavarına teslim etmiş herkesin refleksi olmuş artık, bilinçli yapılan bir şey değil her yere ve herşeye koşturmak, hep acele etmek. Esasında acelen yokken bile. Sakinim, vapurun alt katında bulunan ve her iki yanında dışarıya yerleştirilmiş banklardan birine oturmaya niyetliyim. Güneş tam tepede, gözlerimi alıyor. Hadi itiraf edeyim, İstanbul’da yaşadığım dönemde her gün vapurla karşıya geçerken, çok güneşli günlerde ben de doğrudan üst kattaki iç bölmelerden birine yönelirdim. Ama şimdi misafirim bu şehirde ve vapurun da, güneşin de tadını çıkartmak istiyorum. Ayrıca bir tezim var, genelde kafası biraz dumanlı, çözümlemesi gereken dertleri olan insanların dışarıyı tercih ettiğini düşünüyorum. Sanki terapi merkezi gibi bir etkisi var vapurda o yolculuğun. Tamam, kabul, bir de bol bol özçekim peşindeki üç-beş kişilik gruplar oluyor, ‘vapurda dalga keyfi’ pozlarının peşine düşmüş olan. Ama onları istisna kabul edebiliriz, tezimde hala iddialıyım!

Kafamda ince bir hesap yapıp, görevlinin halat almak için geçmeyeceği, insanların da ilerlemek için beni rahatsız etmeyeceği bir nokta seçiyorum kendime. O yarım yamalak aldığım mühendislik eğitimi tam da bu anlar için işte! Vapur hareket etmeye başlıyor, ben de kafamı arkamdaki cama dayayıp tam karşımdaki yarımadayı izleyerek güneşin ve dalgaların keyfini çıkartıyorum. Gerçekten dünyadan soyut bir haldeyim, vapur batmaya başlasa muhtemelen ancak ayaklarım ıslandığında haberim olur, o kadar uzaktayım! Ama o dünyanın duvarını yıkan sıcacık bir ses duyuyorum.

Derdi herneyse biraz büyük olmalı!’

4 Ocak 2015 Pazar

Kafanda Deli Sorular!


-        . Selim sana bir şey söylemem gerek.
-        . Ne oldu?
-        . Artık sana bir şeyler anlatırken çekinmeye başladım.
-        . Neden?
-        . Yazarsın diye korkuyorum.
-        . Nereden çıktı şimdi bu?
-        . Yazdıklarına bakıyorum, hep başından geçenleri ya da hayatına girenleri anlatmaya başladın.
-        . Öyle mi düşünüyorsun?
-        . E baksana, ya sen varsın, ya da etrafındakiler var son yazdıklarına. İsim bile veriyorsun bazen.
-        . Onların gerçek isimler olmayabileceğini söylememe gerek var mı?
-        . İsmi değiştirsen ne farkeder ki? O dönemde seni tanıyan ve yanında olan biri rahatlıkla anlayacak kim olduğunu. Nokta atışı detaylar da veriyorsun sonuçta.
-        . Onların gerçek olduğu ne malum?
-        . Hadiii, uyduruyor musun yani hepsini? E kusura bakma ama o zaman resmen kandırıyorsun bizi. Bu daha büyük bir sahtekarlık!
-        . Kandırmıyorum ki. Varlar onlar. Ama her hikayede tek bir kişiyi anlatmıyor olamaz mıyım?
-        . Nasıl yani?
-        . Değişik insanların değişik yanlarını biraraya getirerek yeni bir karakter oluşturuyorum belki...
-        . Peki onu oluşturanların her biri gerçekten var mı hayatında?
-        . Bazen varlar, hatta bazen çok yakınımdalar, bazen de sadece çok kısa bir an yollarımızın kesiştiği biri.

7 Aralık 2014 Pazar

Kolay Kadın

roundhouse

Londra’da çok merkezi ya da popüler yerlerden biri değil Roundhouse. Ama hem bazı özel konserlerin orada gerçekleşmesi, hem de bir konser mekanı olmanın ötesinde, müzik eğitimine ve projelere katkıda bulunanları buluşturmasıyla dikkat çekiyor. Bir eski fabrikadan dönüştürülmüş zaten, yani öyle binlerce kişiyle organizasyonlar yapmak için pek de uygun bir yer değil. Ama gerçekten büyüleyici bir atmosferi var. Salonun ortasında durup da yukarıya baktığınızda tarih kokan yapı ister istemez heyecanlandırıyor insanı.

Muhtemelen bu yüzden Apple dünyanın her yerinde canlı yayınlanan iTunes festivalini 2014 yılında ikinci kez orada gerçekleştiriyor. Sahnede Maroon 5 var. Ekrandan canlı izliyoruz evlerimizde. Adam Levine karizması her zamanki gibi konserde başrolde. Yaklaşık yarım saat kadar sonra, seyircilerin coşkuyla beklediği, Mick Jagger göndermeli yılın bomba şarkısına geliyor sıra. Ritmik gitar tınılarıyla birlikte Adam şarkıya başlıyor. Biz dinlerken pek farkında olmuyoruz böyle şeylerin ama esasında söylemek için gerçekten zor bir şarkı. Tam da o şarkının girişinin hemen öncesinde sahnede yanılmıyorsam yirmi kez zıplamış olan Adam, ilk iki cümleden sonra grup elemanlarına durun işareti yapıyor. Yorgunluktan o kadar terlemiş ki, yüzünde adeta ırmaklar var.
‘Açık olacağım hepinize’ diyor, ‘Şu anda bunu yapamam, nefesim yetmeyecek, şu anda söyleyemem bu şarkıyı!’
Şaşkınlık nidaları ve kahkahalar içiçe. ‘Bana biraz zaman verin.’
Kadınlar onu biraz da bu patavatsızlığı için seviyorlar aslında. Yoksa doğallık mı demeliydim? Aralarındaki ince çizgiyi nereye koymak gerek acaba? Herkes çığlık çığlığa, grup üyeleri bir yandan gülümseyip bir yandan da Adam’a zaman kazandırmak için şarkının girişinden kısa bölümler çalıyorlar.

19 Kasım 2014 Çarşamba

Benim Patikam, Senin Yolun


Sahne: Dış. İkindi vakti, gündüzden geceye geçiş. Kapalı hava. Sonbahar. Issız bir alanda etrafı duvarlarla çevrilmiş, biri bitmek üzere inşaat halinde olan yanyana iki bina.

Toprak bahçe alabildiğine geniş, neredeyse iki futbol sahası büyüklüğünde. Zaten kenarlarda bırakılan boş alanların dışında, her iki uca da birer kale yerleştirilerek bir futbol sahası haline getirilmiş. Kaleler direklerden oluşuyor ama köşelerden sarkan ipler var, yani belli ki şimdilerde beyaz boyaları dökülmeye başlamış olan bu direklerde bir zamanlar ağlar da varmış. Daha önce yurt olarak kullanılan okul, ilk defa öğrenci kabul ettiğine ve resmi olarak ilk öğrenciler gelmeye başladığına göre elden geçmeleri gerekecek. Ne de olsa sınavla girilen ve her isteyenin adım atamayacağı, özel türden bir okul bu.
İşte o toprak futbol sahasının içinde ikili üçlü gruplar halinde gezinen çocuklar var. Gerçekten çocuklar, en büyüğü onüç olsa gerek. Birkaç tanesinin yanında büyükler görünüyor. Ellerin çocukların omuzlarında olduğuna bakarak ebeveyn olmasa bile aile büyükleri olduklarını anlamak mümkün. Hızla yaklaşarak gözlerinin içine bakma şansımız olsa, hepsinin de o akşam dünyaya delicesine hüzünle kaplı bir çerçeveden baktıklarını görebiliriz. Tam olarak o anı tanımlayabilecek bir hayat yaşanıyor o futbol sahasının içinde, bildiğiniz Pazar akşamı sendromu.

Yanlardaki büyükler birer birer uzaklaşıyorlar. Ufaklar arkalarından bakıyor kısa bir süre. Belli ki çoğunluğu yaşlarından beklenmeyecek bir olgunluk içinde, o anı hafızalarına kazımak istemiyorlar. Ya da belki de o anda ortalıkta top oynayan gruba katılmak daha cazip geliyor, fazla düşünmenin anlamı yok ki. Daha çocuklukları hukuken bile tamamlanmamış durumda, henüz cezai ehliyetleri bile yokken neden hüzün yüklemesiyle kendilerine acı çektirsinler ki?

İleri tarafta bir ikili göze çarpıyor. Hadi sizi tanımlamalara boğmayayım, bir baba, oğlunun omzuna elini atmış ve birlikte çıkış kapısına doğru yürüyorlar. Ne olduğu anlaşılamayan bir eğretilik var, biraz zorlama bir temas gibi görünüyor uzaktan bakınca. Aslında yanlarında olsak da zaten klişe cümlelerden farklısını duymayacağız. Bir ihtiyacı olursa telefon açabileceğini, korkmaması gerektiğini, çok kısa sürede alışacağını söylüyor baba oğluna. Çocuk onaylıyor gibi görünüyor ama durumu pek samimi bulmadığını kısık bakan parlak gözlerinden anlamak mümkün. Kapıya ulaşıyorlar birlikte. Baba çocuğun başını okşuyor ve çocuğu orada bırakarak yürümeye başlıyor. Aslında bir kamera olsa, şahane bir film kapanış sahnesi olarak kaydedilebilir bu gidiş. Güneş batmak üzere, hafif kızıllaşmış gökyüzü, iki yanındaki ekinlerin arasında sık kullanılmaktan patikaya dönmüş bir yaya yolu, yolun hafif açısıyla yavaş yavaş kıvrılarak görüntüden ağır çekimde çıkmasına sebep olan demir kapının kenar duvarları, ve bir kez dahi arkasına dönüp bakmayan baba ile açıdan çıkıncaya kadar sabırla keşke sadece bir kez daha dönüp bana baksa umuduyla bekleyen çocuk.
Finalde, hiç sesini çıkartmadan çocuğun yanına yaklaşarak saçlarını okşayan ve onu boyundan bilmemkaçbin kat büyük binanın girişine doğru yönlendiren görevli.


Sahne: İç. Gece. Bahçenin merkezindeki eski binanın dördüncü katında, oldukça geniş ve yüksek tavanlı bir salon. Yanyana dizili demirden çift katlı ranzalar. Tavanlardan sarkan ve geçici olarak kullanıldığı her halinden belli olan ampüllerle loş aydınlatma.

Az önce gelerek kısa bilgiler veren nöbetçi öğretmenin anlattığına göre geçici yatakhaneleri burası. O birşeyler anlatıyor ama söylenen herşey çoktan anlamını yitirmiş durumda aslında. Tüm ezberleri birkaç saat önce bozuldu. Çocukların birçoğu hayatlarında ilk defa yüzlerce kişiyle birlikte ellerine tutuşturulan demir ve dört ayrı bölümden oluşan tabaklarla yemekhanede sıraya girdiler. Genelde ikili gruplar oluşmuş ama aralarda onun gibi tek başına bekleyenler de var. Aklı hala o patika yolda. Şimdi ne olduğunu hatırlamadığı ama annesi yapsa şımarıklıkla kötü olduğunu söyleyerek bir kaşık alıp bırakacağı türden yemekler, aşçıların hızlı ve otomatikleşmiş hareketleriyle tabaklara dolduruldu. Kimsenin hakkını yememek gerek, etraftaki herkes çok güleryüzlü ve yardımcılar ama yemeğini aldıktan sonra nereye oturacağının bile bir sırayla görev olarak söylenmesinden rahatsız o da. Tamam, zaten disiplinli bir ailede yetişti, zaten hiçbir zaman öyle kafasına estiği gibi davranabilen biri değildi. Ama mesela evdeki satranç takımının piyonları ve cam misketlerden biriyle halının üzerinde hayali futbol maçı yaparken, ekmek arasında taze fasulye yiyeceği zaman kimseden çekinmesine gerek yoktu. Biraz kafası karışık açıkçası.
İşte bu yüzden saçma olan herşeyi doğru kabul edeceği bir paralel dünyaya zorunlu geçiş yapmış durumda. Kısa bilgiler veren öğretmen birkaç aylığına burada hep birlikte kalacaklarını, ardından yeni binanın bitmesiyle birlikte küçük odalara paylaştırılacaklarını anlattı. Sabah kalk saatinden ve uygulanacak programdan bahsetti. Şimdi artık uyku zamanı. Yanlış hatırlamıyorsa, üçyüzden fazla küçücük çocuk o koca salonda birlikteler. Neredeyse tamamı hayatlarında ilk defa ailesinden ayrı tek başına kalacak. Öğretmenin son direktifiyle birlikte ışıklar kapatılıyor. Çocuk haylazlığıyla şakalaşıp birbirine laf atanlar eğlenirken, bizim çocuk ranzanın alt kattaki yatağında doğrularak pencereden dışarı bakıyor. Zifiri karanlıkta bahçe duvarlarının arkasını görmek çok mümkün değil ama oldu olası kuvvetli olan hayal kurma yeteneğiyle babasının gittiği yolu canlandırmaya çalışıyor. Hayatının o zor döneminde de hep kurtarıcısı bu hayal kurma yeteneği olacak zaten. Sıkıştığı anlarda bu dünyadan kaçarak iyileşmenin en kestirme yolunu erkenden keşfetmiş. Zararsız ve kendi başına. Tamam, ailesi herşeyi onun iyiliği için düşünüyor elbette. Ama yine de içinde bir burukluk var. Aslında çok da ağlak bir çocuk olmasa da, gözlerinde hafifçe birikmeye başlayan damlaları hissediyor. Diğerlerinin nasıl da o kadar eğlenebildiklerini anlamaya çalışıyor. Acaba babasında eksik olan neydi, yoksa diğer babalar gitmeden önce son bir kez çocuklarının kulağına gizli bir sırdan mı bahsettiler? Neden o da diğerleri gibi hissedemediğini düşünüp, esasında biraz da babasını suçlamaya doğru yol alırken, tüm yatakhane sessizliğe bürünüyor ansızın. Çok garip. Sanki biri çıkıp da susmalarını söylemiş gibi. Dahası, sanki o yaştaki çocuklar bir başkasının sözünü dinleyecekmiş gibi.
Birkaç saniye süren ama muhtemelen hepsine çok çok daha uzun gelen sessizliği yatakhanenin uzak köşesinden gelen ağlamaklı bir titrek ses bozuyor.

"Ben annemi özledim!"

Bombayı ateşleyen fitil. Bir anlık herşey. Tüm yaşamının aslında gerçekten bir saniyede tam tersine dönebileceğini öğreten, ücretsiz görünümlü ama ağır bedelli ilk hayat dersi.
Önce tek bir hıçkırık.
Sonrasında üçyüz kadar çocuğun neredeyse hepsinin birden ağlamalarıyla inlemeye başlayan kocaman salon.
Ama o ağlamıyor. Garip. Oysa daha sadece dakikalar önce hepsi eğlenirken, o ağlamamak için çaba gösteriyordu. Birden neyin değiştiğini bilmiyor. Ama o andan sonra hayatının asla eskisi gibi olmayacağını anlamış durumda. İçinde ne yaşarsan yaşa, bir şekilde atlatacaksın. Atlatmak zorundasın, kural bu. Sorunu büyük yapan ne kadar sen isen, çözüm de o kadar sende. Uzaklarda arama. Muhtemelen sonraki yıllarda hep sorumluluk taşıyan görevleri ona vermeleri de bu ikna yeteneği sayesinde olacak. Herkes ağlarken o sapasağlam ayaktaydı. Güçlü görünmek gibi bir isteği yoktu aslında ama o misyon bir saniyede üzerine yapışıverdi işte. Sonrasındaki yıllar boyunca da istese de üzerinden atamayacağı bir yafta gibi. Dışarıdan çok kolay görünen ama içteki mücadelesi hiç bitmeyen. Ve bazen herkesin bundan cesaret alıp, ona aslında taşıyamayacağı ağırlıkları bile yüklemekte çekinmemesini sağlayacak olan.


Sahne: İç. Gece. Sonbahar akşamı ama hava berrak, pencereden bakıldığında ay ve yıldızlar rahatlıkla seçilebiliyor. Evde o akşam hiçbir aydınlatma kullanılmamış, sadece köşede yanan bir mum var.

Son birkaç hafta içinde yaşadıklarını düşünüyor. Burçlara ve astronomiye hiçbir zaman ilgisi olmadı. Uzun yıllar önce yatılı okuldayken böyle şeyler safsata olarak tanımlanmıştı onlara. Aslında orada öğretilen çok şeyi bir süzgeçle temize çekti ama belki de bazı izler yer etmiştir farkında olmadan. Öyle ya da böyle, etrafındaki herkeste benzer sıkıntıları görmeye başladığına göre, gerçekten yıldızlarda bir şeyler değişiyor olmalı bugünlerde.
Tam da bilim insanlarının bir göktaşına uzay aracı göndermeyi başardığı günler. Kendi kendimize uzayın dengesini bozuyor ve sonra da bunun bedelini kendimiz ödüyor olabilir miyiz acaba? Herşey mümkün, insanevladından her türlü düzenbozuculuk beklenir, doğamızda var.
Dertleri bitmiyor insanların. Etrafımdaki herkesin irili ufaklı şikayetleri var. Hiçbirini diğeriyle karşılaştırmıyor, kimseyi kimseyle yanyana koymuyorum. Herkesin hassasiyetlerinin bambaşka olduğunu, bana dokunmayanın seni altüst edebileceğini ve bunun da normal olduğunu çoktan öğrenmiş durumdayım. Ama öğrendiğim bir şey daha var. Her şey önünde sonunda bitiyor, hayatını esir aldığını düşündüğün tüm acılar yerini bir zaman sonra bambaşka duygulara bırakıyor. Dilersen kendini o acı yumağının içinden çekip almayı başarabiliyorsun ve bu çok değil, sadece biraz hayal gücü gerektiriyor. Kimsenin haberi olmasına gerek yok, sen o kalabalık acı yumağına sırtını dönüp, onlar kendi içlerinde kapışırken pencereden dışarıdaki patika yola bakabiliyorsun. Arkanda bambaşka bir dünya dönerken, sen bir anlığına ayrı bir dünya yaratıp kendini orada iyileştirebiliyor ve tamam olduğunda yeniden dönerek kaldığın yerden devam edebiliyorsun. Üstelik sen geri döndüğünde, herkes ve herşeyin yıpranmışlığından da kurtulmuş oluyorsun.

Çok mu betimleme yaptım, çok mu gereksiz karmaşıklaştırdım durumu? O zaman şöyle söyleyeyim size; gidenin ardından uzun uzun bakmak onun geri dönmesini de, senin olmasını da sağlamıyor. Sesini duyurabileceksen çağır, koşup yakalayabileceksen dene ama hayatını, olmasını umarken parmaklarının ucundan kayarak uzaklaşmış şeylerin peşinde bekleyerek geçirme. Anılarının hakkını ver, zamanı geldiğinde hüznünü de gerçekten dibine kadar yaşa ama yoluna devam etmeyi de ihmal etme. Yani anılar kadar anların da kıymetli olduğunu aklından çıkarma. Gücün ne kadar olursa olsun, şartlar ne kadar izin verirse versin, hayatın tadını çıkartmak için hep birilerinden daha fazla şansın olduğunu unutma.

Tamam, biraz çokbilmişilik yaptım sanki herşeyimi çözümleyebiliyormuşum gibi. Fakat deniyorum. Bazen başarıyor, bazen çuvallıyorum. Ama denemekten, herşeye rağmen tutunmaya çabalamaktan vazgeçmiyorum. Ve şükretmekten de... Bunu, yıllar boyunca çocukluk hayatına sokulan çomaklara rağmen her seferinde o pencereden uzun uzun bakarak o yolu umutla izlemiş biri olarak söylüyorum. Ben deniyorsam, sen de denemelisin. Ben yapabiliyorsam, sen de yapmalısın.

Bil ki, o uzak patikalar da senin yolun oluyor ve o yolun makus kaderini de sen değiştiriyorsun sonunda.
Pes etme, vazgeçme.

Herşey senin için..