30 Ekim 2006 Pazartesi

Portecho


Bugünlerde en fazla dinlediğim isim Portecho...
En baştan belirtmeliyim, elektronik müzik sevmeyenler hayal kırıklığı yaşayabilir, ama özellikle seksenlerin müziği ve Depeche Mode, Camouflage gibi isimlerin müziklerini özleyenler için bulunmaz bir nimet. (altyapılı versiyonlar diyebiliriz bir nevi...)

Şarkılar zaten güzel, ama albüm fotoğraflarından, pazarlama stratejisine kadar herşey gerçekten çok şık... Oğuz'un şirketi Elec-trip Records bu işi gerçekten çok iyi götürüyor bence...
(Bu arada Oğuz Kaplangı'nın benim bu işlere bulaşma aşamamda en büyük destekçim olduğumu, ve şu piyasada halen -pek görüşemesek de- en sevdiğim adam olarak yerini koruduğunu söylemeden geçmemeliyim... Eşi Çiğdem'le birlikte ikisine de bu vesileyle buradan selamlar...)

29 Ekim 2006 Pazar

Uzman Selim

Son zamanlarda en çok eğlendiğimiz olaylardan biri;

Özellikle hanımlar InStyle dergisini biliyorlardır... Amerika'da oldukça popüler bir kadın dergisi olan InStyle bir süredir Vatan Dergi grubu aracılığıyla Türkiye'de de çıkıyor.


Derginin Ekim sayısının ana konsepti "En Seksi Ne" olarak belirlenmiş. Sayfalar ilerledikçe çeşitli uzmanlardan alınan fikirlerle oluşan "Hayatınızı Hareketlendirin" bölümü başlıyor:


ve bir sayfa daha çevirdiğinizde bakın müzikle ilgili karşınıza ne çıkıyor (uzman isimlere dikkat!):


Uzmanlık alanımı basın da keşfetmiş durumda(!); artık takıldığınız bir yer olursa çekinmeden sorabilirsiniz:))

(Bu arada Pınar'a sevgiler!!!)

The Selector Launch Party "Kamera Arkası"


Uzunca bir süredir hazırlıklarını yaptığımız The Selector projesi sonunda 16 Ekim günü hayata geçti...

The Selector, İngiltere'de British Council için hazırlanan bir "İngiliz müziği" programı... Program ve ilk gece için düzenlediğimiz The Selector Launch Party" ile ilgili ayrıntılar zaten Radyo Mydonose ve British Council sayfalarında anlatılıyor. Ben her zaman olduğu gibi bilgiler için ilgilileri oraya yönlendirerek bir parça kamera arkasından bahsetme niyetindeyim...

Yaklaşık 6 hafta hiçkimseyle görüşmediğim kadar görüştüğüm ve kimseyle konuşmadığım kadar konuştuğum Bahar'la bu projenin Proje Koordinatörleri olarak işe başladık... Önce ilgililer ve yetkililerin katıldıkları toplantılar, ardından programın yayın ayrıntılarının belirlenmesi, ve son olarak ilk gece için Newcastle Gate 66 Club'da düzenlediğimiz kokteyl/parti...

Gate 66 aslında oldukça küçük sayılabilecek, fakat müzik ve ışık sistemleri açısından oldukça iyi bir mekan. Bizim de o gece için hazırladığımız görseller ve lazer gösterileri biraraya gelince mekan tam anlamıyla "The Selector" formatına uygun bir hale geldi.

Dürüst olmak gerekirse, benim daha önce radyomuz adına organizasyonunu üstlendiğim konser ve partilere göre farklı bir geceydi; ama katılanların memnun kalması ve amacına hizmet etmiş olması yeterli görünüyor... Zaten gazetelerde ya da dergilerde de ilgili haberlere rastlamış olabilirsiniz... (Öte yandan Selen'in anlattığı gibi geceyi ilginç noktalara getirmiş olan arkadaşlara da selamlarımızı göndermemiz gerek!!!)

Bu arada; programı Andrea Oliver sunuyor. Aşağıda gördüğünüz de, dünya tatlısı Andrea'nın gazetecilere karşı koyamayacakları pozlar verdiği anlardan biri:)


Her Pazartesi saat 22:00'de Radyo Mydonose'da yayınlanan programa katılanlar IPod Shuffle kazanma şansı yakalıyorlar, aklınızda bulunsun...

10 Ekim 2006 Salı

Taşınma Durumları

En baştan belirtmekte fayda var; ev taşımaktan bahsetmiyorum... Ofis içi yeni düzenlemeler ve oda/ekip değişiklikleriyle uğraşıyoruz bugünlerde... Adilin iş değiştirme hikayeleri kadar dikkat çekici olmasa da bizimkilerin gelişimi de fena sayılmaz... Efendim, tevazu gösterme gayretindeyim, ama departmanımdaki iş yükünün sürekli artması ve her geçen gün daha da önem kazanması akabinde yeni bir oda, yeni bir düzen çalışması diyerek özetleyelim konuyu...
Oldum olası taşınmalar yormuştur beni, çünkü kendi dağınıklığı içinde düzenli olanlardanımdır; ve taşınma sürecinde bu düzen altüst olur...
Ben eski dağınık vefakat aradığı herşeyi bulan halimden memnundum açıkçası... Ama yaptığım -her ne kadar öyle gidiyor gibi görünse de- tek kişinin götürebileceği iş boyutunu çoktan aştığı için, daha ciddi bir çalışma programı, daha kayıtlı bir arşivleme, ve gerektiğinde ilgili ve yetkili herhangi birisi tarafından rahatlıkla ulaşılabilecek dosyalama sistemi gerektiriyor artık... (Aslında beni Sports'tan hatırlayanlar ne kadar dağınık olursam olayım, koskoca tesisin tüm üyelik sistemlerini nasıl güzel arşivlediğimi, sistemi nasıl güzel çalıştırdığımı hatırlayacaklardır... tamam, itiraf ediyorum, sinir bozucu makbuzlar dışında!...)
Bu akşam itibariyle şekilde gördüğünüz gibi koliler ayıtlanmayı ve dosyalanmayı bekliyorlar... İşin tatsız tarafıysa Pazartesi günü için çok ciddi bir organizasyonumuz var ve ben onun yoğunluğuna kaptırmış durumdayım... Bakalım bu evraklar ve eşyalar kolilerinden hangi gün çıkabilecekler...
Bekleyelim ve görelim...
(bekleyerek neyi göreceksek!!!)

6 Ekim 2006 Cuma

Bodrum Bodrum

Hayatım boyunca hiçbir yaz bu kadar çok yer dolaşıp, bu kadar tatile hasret kalmamıştım!... Gitmediğim yer kalmadı, ama yorgunluktan ölmek üzereyim; sadece birkaç günlüğüne kaçmak için fırsat kolluyorum, olmuyor, olamıyor...
Geride kalan haftasonu Bodrum'daydım... Birçok zaman olduğu gibi Gökmen, ben ve yol arkadaşımız Transporter, Cuma'dan yola çıktık. Tarihe geçecek heyecenalı bir yolculuktu... Denizli civarlarında Bodrum'a yönelmek üzereyken İzmir'deki yoğun yağmur haberi, vericilerin bulunduğu Teleferik'e yıldırım düşmesi, yayının durması, bizim bir anda güzergah değiştirmemiz, vs... Uzun zamandır ilk defa bir organizasyona koşturmadan, rahatça gidebileceğimizi hesaplarken, hatta iftarı nerede yapsak ki fantezileri kurarken ancak sabaha karşı saat 4'te Bodrum'a inebilmemiz...

Bodrum'da Marina Yacht Club'da Famous Cup'ın sponsoruyduk, yani neredeyse 2 tam gün boyunca Marina ve civarında yaşadık:) Marina'nın muhteşem yemeklerini sadece izlemekle yetinmek üzücüydü tabi (Ramazan ve oruç münasebetiyle), ama Nazlı'dan sözler aldığımıza göre bunun devamı gelecek:)

Hazır yeri gelmişken, ve hazır bu kadar ünlüyü birarada bulmuşken, birer küçük cümleyle magazin dünyasından son haberleri verelim:
Aysun Kayacı zannedildiğinden kısa boylu, ve hatta göbeği bile var!!! Ama sahneye çıktığı anda ya da poz verirken gerçekten devleşiyor, bravo!.. Ebru Güzel hayatım boyunca gördüğüm en rahatsız edici "celebrity"lerden biri... Sertab Erener ufacık tefecik, ama -daha önce de aynı şeyleri düşünüyordum- son derece pozitif ve sıcakkanlı, Demir Demirkan'a saygı duyduk, o kadar genç kız hayranı olması boşuna değil... Fatih Ürek aynen Fatih Ürek(!), Levent Yüksel tamamen kendi halinde bir adam (Levent ve Demir'in yanyana geldikleri ve gazetelere yansıyan buluşmalarında arka tarafta beni de görebilirsiniz:) ), Berna Laçin -benim için- tam hayal kırıklığı, neredeyse benim kadar kilolu!!!... Ve merakla beklenen isim; Ozan Orhon gerçekten abartmış, bu kadar zayıflamak iyi değil... Dahası da var, ama bu kadarı şimdilik yetsin...

Bir de, Ali Poyrazoğlu'nun muhteşem bir seminer/gösterisi var iş hayatı, ekip ruhu ve liderlik üzerine... İnsan neredeyse tüm hayatını bir kez daha gözden geçirme gereği duyuyor ve adeta arınıyor, temizleniyor... Bir şekilde karşınıza çıkarsa, sakın kayıtsız kalmayın Ali Poyrazoğlu'nun bu "etkinliği"ne...

Son olarak Alisa ve Arsevi'ye de buradan selam göndermeden olmaz; onlar oradaki işlerimiz kolaylaştırmak için ellerinden geleni yaptılar, hatta Arsevi 2 yerine 1.5 elle çalışmasına rağmen gayet iyiydi:)

Onları biraz yorduğumuz için sonlara doğru biraz dağılmış gibiydiler, ama en mutlu oldukları anı kayıtlara düşmekte fayda var... Bir ara ikisini kelimenin tam anlamıyla "hopbidi hopbidi" bana doğru gelirlerken gördüm... "Hayırdır?..." diye sorduğumda aldığım cevap yeterliydi:
- Selim Beeey, çok mutluyuzz... Aysun Kayacı'yı yakından gördük, hem kısa boylu, hem de göbeği vaaar!!!

18 Eylül 2006 Pazartesi

Bono

Kitap okumaya ve film izlemeye -garip saatlerde de olsa- az biraz vakit ayırabiliyorum bu aralar; tanıyanlar benim için bunun ne büyük keyif olduğunu bilirler...
Yıldönümü itibariyle birtakım 11 Eylül filmleri (Loose Change'i kesinlikle izlemelisiniz, her ne kadar sonradan filmdeki birçok tez çürütülmüş olsa da...), ve Unfaithful, Sin City, Taking Lives, 21 Grams gibi daha önce sinemada izlediğim filmleri hatırlamak, bilmemkaçıncı defa Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ı görmek güzeldi... Ama asıl bomba, sonunda izleyebildiğim Requiem For A Dream oldu... Çok uç, çok zor, çok bunalım ama çok çok etkileyici altmetinler barındıran bu filmle ilgili sanırım ayrıntılı birşeyler yazmam gerek... yakında:)
Aslında ben size bir kitaptan bahsetmek niyetindeyim... Herşeyin öncesinde belirtmeliyim ki; bu bir "tür" kitabı... Yani U2 müziği sevmiyorsanız, Bono'nun hayata bakışı ilginizi çekmiyorsa hiç bulaşmayın, sıkılırsınız... Ama benim gibi U2 dinleyerek büyüdüyseniz, bu röportaj kitabı çok ilginizi çekecek.

Bono'nun Odasında'yı Bono'nun kelimeleriyle dinleyelim: "Kendince bir şeyler karalayan, puro tüttüren, şarap içen, İncil okuyan biri… Bir müzik grubunun üyesiyim ben. Göremediği şeylerin resmini yapmaya bayılan… gösterişçinin tekiyim. Bir koca, bir babayım; yoksulların, bazen de zenginlerin dostuyum. Bir eylemci, gezerek fikirler satan bir satıcıyım. Bir satranç oyuncusu, dünyanın en gürültülü folk grubunda yarı zamanlı rock yıldızı, bir opera şarkıcısıyım. Nasıl ama?..."

Bono'nun Odası 373 sayfa, Merkez Kitaplar'dan tüm kitabevlerinde... Ne de olsa bir "tür" kitabı, biraz bekleyin, mutlaka ucuzlayacaktır fiyatı...

31 Ağustos 2006 Perşembe

Yaz Biterken

31 Ağustos bugün...
Yani takvimdeki adıyla yaz mevsimi bitiyor...

İlginçtir, son birkaç hafta içinde etrafımdan o kadar çok biten ilişki, sonlanan evlilik, terketme, terkedilme haberi aldım ki, yaz aşkı gibi sanki artık tüm bağlanışlar...

Dibe vurmak, bazen en iyiye ulaşmak için atılan ilk adım olur kimileri için... yeter ki niyet güzel olsun, yürek temiz olsun...

Olaya Serkan Altuniğne'nin gözüyle bakarak noktayı koyalım:)

28 Ağustos 2006 Pazartesi

The Marmara Antalya

Antalya şehir merkezinden Lara'ya doğru yol almaya başlıyorsunuz... Dedeman üstgeçidinden biraz sonra sağdaki (ana caddeye paralel) caddeye giriyor ve ilerliyorsunuz.

Biraz ileride dışarıdan bakıldığında hapishane gibi görünen, üzerinde isim ya da tabela bulunmayan kocaman bir binaya yöneliyorsunuz... Kapıdan girdiğinizde çok sıcak renklerle ama son derece sade düzenlenmiş bir lobi var; öyle ki resepsiyonun karşısındaki asansörlerin yanında sadece bir tek sandalye duruyor bekleme bölümü olarak.

Son derece zarif resepsiyonistler tarafından işleminiz yapılıyor ve kapı kartınızı alıyorsunuz.. Sözgelimi 1704 numara sizin, yani 17. kattasınız... Kata girdiğinizde önce koridorun temizliği ve sadeliği, hemen ardından da oda numara levhalarının sıcaklığı gözünüze çarpıyor.

Kapıyı açtığınızda önce tavandaki beton dikkatinizi çekiyor, evet, burası bir konsept otel; The Marmara Antalya sadelik konseptiyle hazırlanmış bir otel... Çok fazla takılmıyorsunuz beton tavana, zira odanın içindeki her bir ayrıntı özenle seçilmiş; yataklar çok rahat, kanepe sıcacık rengi ve kumaşıyla göze çarpıyor, banyo inanılmaz çekiciliğiyle sizi bekliyor...

Ama en önemlisi tam karşıda... Pencereye yöneliyorsunuz, ve işte muhteşem The Marmara Antalya manzarası!...

Saatlerce orada kalıp manzarayı izlemek mümkün, kelimeler anlatmaya yetmiyor...

Bir hızlı duş, işleri organize ediş ve biraz dinlenmeden sonra akşam yemeği için restorana doğru yolculuk...

Yemekleri geçelim, restoran inanılmaz güzellikte ve ayrıntılar muhteşem...
Her bir kolon bir konsepte ayrılmış; bir kolon teknolojiyi temsil ediyor, etrafında bilgisayarlar dizili...
Bir kolonda kocaman merdivenle dileyen herkesin üstlere çıkabileceği kütüphane, birinde (yalan dolan değil, gerçekten) salıncak, birinde mumlar, ve birinde (işte benim en çok ilgimi çeken) otelin konuklarının kendi çapında yazdıkları yazılar...
Yerli yabancı birçok kişi izler bırakmış bu duvarda... İş toplantısına gelenler firma logosunu koymuşlar, yabancı bir turist grubu isimlerini sıralamış, (olmazsa olmaz) GS, FB kapışması birkaç satırla aradan çıkarılmış, bir delikanlı, bir genç kıza evlilik teklif etmiş, bir bebeğin ilk otel tecrübesi kayıtlara geçmiş...

Bir gece organizasyondan dönüş, saat sabaha karşı 4'te açlığımızı bastırmaya çalışırken güvenlik görevlileri duvarın temiz bölümünü devreye sokup bir kalem veriyorlar...Nne de olsa iş icabı buralardayız, efendi olmak gerek; önce radyomuz adına iki satır karalıyorum, sonra masumane bir cümleyle kendi adımı da kayıtlara geçiyorum...


Öncülük etmiş oluyoruz, ertesi gün herkesin oraya yeni yazılar eklediğini takip ediyoruz...

Sonrasında tertemiz havuz keyfi... Doğru düzgün, medeniyet bilen insanlarla aynı yerde havuza girmenin tadı gerçekten başka...

Dünyanın ilk ve tek 360 derece dönen otelinin karşısında güneşleniyor, otelin altındaki cafede bir soda içiyoruz; sodanın ilk yudumuya son yudumu arasındaki manzara değişimini izlemek gerçekten ilginç oluyor; bir de Sibel Can'ın otelin restoranına geçerken gerçekten televizyonda göründüğü kadar kilolu olduğunu görmek (hani televizyon bilmemkaç kilo şişman gösteriyordu??)

İşin özeti şudur ki; otelde kalmaktan nedense oldum olası keyif almayan biriyim... Gelin görün ki yoğunluktan dolayı bu yıl belki de 30'dan fazla değişik otelde kaldım... Bundan yıllar önce Boston'da The Marriott oteller hakkındaki fikrimi biraz değiştirir gibi olmuştu, bir de The Marmara Antalya!... Size ısrarlı tavsiyem şudur; eşinize ya da sevgilinize bir sürpriz yapın, çok değil sadece bir haftasonu onu The Marmara Antalya'ya götürün... Otelden çıkmanıza gerek yok, 2 gününüzü orada keyifle geçirin... Hayatınız boyunca unutamayacaksınız...


Belki biraz abartmış olabilirim, ancak sadeliğin bu kadar güzel kullanılabilmesini gerçekten hayranlıkla izledim, ve orada kaldığım sürede (işlerden vakit bulabildikçe, ve öğleden sonra denizin dalgalanmasını gözardı ederek) gerçekten çok keyif aldım...
İyi ki var The Marmara Antalya!...

23 Ağustos 2006 Çarşamba

Kuğulu'yu Korurken...


Portakal Çiçeği'nde otururken en büyük keyiflerimizden biriydi;
Pazar sabahları erken saatte Kuğulu Park'a gidilir, banklara oturulur, taze simit ya da önceden ayarlanmış bir paket bulgur kuşlara ikram edilirdi... Önceleri ürkek ürkek kenardan seyredenler, bir süre sonra ellerinizden yemeye başlarlar, siz de mest olurdunuz...

Şimdilerde Kuğulu Park yol çalışmalarıyla gündemde... Ahkam kesmeyi, bilmediği ya da emin olmadığı konularda atıp tutmayı seven bir adam değilim, ancak yaptıklarını ve söylediklerini ciddiye aldığım insanlar bu konuda tepki gösteriyorlar ve ben de onlara destek olunması gerektiğini düşünüyorum...

Sonuçta, hep kullandıkları güzel sloganla "Ankaralılar Kuğulu Parkı korumaya aldılar..."; her gün hatta birçok gece toplanılıyor, tepki gösteriliyor, bir yanlışa engel olunmaya çalışılıyor:


Her şeyin ötesinde, Can Dündar'ın yazısında da anlattığı gibi aslında bu heyecan verici bir tepki... Gelişmeleri ya da neler yapıldığını bu sayfada bulabilirsiniz...

5 Ağustos 2006 Cumartesi

Sinema Ve Yer Seçimi

Geçenlerde Bezen'in yazdıklarını okurken aklıma gelmişti, üzerine dün de aynı holdinge bağlı çalıştığımız Mybilet'e gidince yazmanın zamanı geldi diye düşündüm...
İki işte birden çalıştığım ve hayatımın sadece işte ve yolda geçtiği yaklaşık 4 yıllık yoğun bir dönemde (şimdi yan gelip yatıyorum sanki!!!) yegane eğlencem sinemaydı... Gündüzleri Sports'ta çalışır, akşamları da radyoya yayına gelirdim, sadece Cuma akşamlarım boştu, ve o koşturmacada tek kaçamağım sinemaydı yani...
Neredeyse her Cuma akşamı 4 kişilik "standart sinema ekibimiz"le o gün gösterime giren filmi izlemeye o zamanki adıyla Tepe Cinemaxx'e giderdik (Sinema 2005'te devredildi, Cinemaxx'ler artık Cinebonus olarak faaliyette...).
O kadar sık ve çok gidince sinemaya, ister istemez sinema salonu ve yer seçimi konusunda hassaslaşmaya başlıyor insan...
Çok istisnai bir durum olmadıkça her filmi Cinemaxx 1. salonda izlemeye çalışırdık; öyle kocaman, yüksek bir salon olmadığı, öte yandan ses düzeni muhteşem olduğu için filmin içine girerdik neredeyse...
Bir tutkumuz daha vardı, o da "F Sırası":)
Sinemanın tam ortasında, önünde koridor olduğu için boşluk olan, ayaklarınızı tamamen uzatabileceğiniz (evet, uzun boy bazen başa dert!!!:) ), önünüzde de asla kocaman bir kafa görmeyeceğiniz bir sıradır F sırası... O zamanlar rezervasyon yapmaz, sadece satışa sunarlardı F sırasını, ben de genelde Perşembeleri öğle yemek arasında gider biletlerimizi alırdım... Sonrasında keyifler filmi izler, yorumlar ve değerlendirmeler eşliğinde eve dönerdik...

Yaklaşık son 3-4 yıldır bu hobi kayboldu gitti... Önce evde DVD tutkusu başladı, sonra da iş yoğunluğu öyle arttı ki, sinema akşamlarım yerini toplantı akşamlarına bıraktı:)

Bütün bunları şuraya bağlamak niyetindeyim;
Sinema tutkunuzsa, ve yerinizi kendiniz belirleyerek keyifle film izlemek istiyorsanız bilet almak için sizi Mybilet'e yönlendirmekteyim efendim, hatta şiddetle tavsiye ediyorum... Filminize karar verin, sonra girin, kendi yerinizi kendiniz seçin... Hepsi çok sevdiğim arkadaşlarım diye söylemiyorum, hakikaten süper bir sistem... Ayrica yakında birçok sinemada göreceğiniz turuncu renkli "kiosk"lar da onların eseri...

Bu vesileyle yakinen takip ettiğim 3 sinema sitesinin adresini vereyim, boyum uzasın (imdb'nin yanında elbette):

Sinemafanatik
Beyaz Perde
Sinema

İyi seyirler efendim...

1 Ağustos 2006 Salı

Yol Şarkıları

Uzun yolda araba kullanmak en keyif aldığım "kaçış"lardan biridir...
Kolay kolay sıkıldığım görülmemiştir, hiç durmadan kilometrelerce yol gidebilirim, yeter ki müzik olsun...

Şu yanda görmekte olduğunuz kader arkadaşıyla 20 günde 4000 km'den fazla yol yaptık... Her ne kadar iş gereği tamamen yabancı müzikle haşır neşir olsam da, evet, itiraf ediyorum, ben araba kullanırken arsız bir Türkçe müzik dinleyicisiyimdir... Bu yolculuk boyunca iş gereği şehir merkezlerinde elbette Radyo Mydonose dinliyordum aralıksız, ancak şehirlerarası bitmez tükenmez yollarda telefonumdaki MP3lerin arasından iki albüm bana çok sıkı arkadaşlık etti...

Öncelikle bir itiraf, benim bu iki isimle de yıldızım bir türlü barışamadı şu ana kadar (sonra neler olacak bilemem), televizyonda gördüğümde hemen zap yapıyorum, fotoğraflarını görünce sayfa değiştiriyorum... Ancak her ikisinin de son albümleri yaz yolları için tek kelimeyle harika!...

Pamela'nın yeni albümü Cehennet'in en önemli özelliği minimum enstrüman kullanılmış olması; genelde enstrüman yerine Pamela'nın sesinin değişik tonlarını üstüste kullanmışlar. Öyle ki bazı şarkılarda Pamela'nın 6-7 değişik sesi aynı anda duyuluyor. (hayır efendim, onu ayırdetme potansiyelim yok, kendisi söyledi!...)
Albümün çıkış şarkısı "Artık birşey yapmak lazım"ı herkes biliyor, benim tavsiyem "Seviyorum Sensiz Ankara'da" şarkısı; ama ama ama, "Gerçek Hayat" diye bir şarkı var ki; çok geç keşfedilecek, ama kimilerini fena bağlayacak, benden söylemesi...

Diğer bir albüm "Tek Taşımı Kendim Aldım". Bence bu ülke sınırlarında iticilikte son noktadır Nil, ama bu konuyu geçelim şimdilik. İşten az buçuk anlayan biri olarak şunu söyleyebilirim, besteler ve düzenlemeler teknik olarak çok başarılı, şarkı sözleri (anlamlarından bahsetmiyorum, kelimelerin seçilmesi ve kullanılmasını kastediyorum) son derece başarılı seçilerek biraraya getirilmiş, ve vokal kesinlikle daha da gelişmiş durumda... İlk şarkı Pırlanta'yı atlayalım, Kamikaze, Peri, Bu Mudur öne çıkıyor; benden gelen öneriler ise "Siz" ve "Parçalı Bulutlu"... Bu albüm gerçekten tam bir "güneye yolculuk albümü"...

Bir de son olarak;
beni tanıyanları biraz şaşırtacak, biliyorum, ama dürüst olmakta fayda var... Bunlara ek olarak bir şarkı daha var; o da Gülben'in "Yalnızlık" şarkısı...
Durumu şöyle anlatayım;

Bu fotoğraf Çeşme'den İzmir'e geçiş anı; yol zaten çok keyifli, otoban bu noktada kıvırılıyor olduğu için tam karşıda deniz, manzara harika, güneş tam tepede, pırıl pırıl ve fonda bu şarkı...
Bu durumda sizce de şarkıya takılmak için yeterli sebep yok mu?...

"yalnızlık alır götürür, vay beni, yazık bana,
eller böyledir hep ayırır, karışıp sevdalara..."

27 Haziran 2006 Salı

"We don't need no thought control"

Belki öyle kimileri gibi çok da tutkun olduğum bir grup değildi; ama sonuçta Pink Floyd Pink Floyd'dur, ve Roger Waters da kimseyle karşılaştırılamayacak, aynı kefeye koyulamayacak bir isimdir...
İstanbul seyahatinin zamanlaması tesadüfen Roger Waters konseriyle buluşturdu beni; hemen Selma'yla bağlantıya geçildi, yoğunluk ve trafikten dolayı "Wish You Were Here"ın da içinde olduğu ilk 45 dakika kaçırılsa da konsere yetişildi...


Kuruçeşme Arena'da muhteşem bir sahne, inanılmaz bir kalabalık, birçok ünlü isim, birçok tanıdık sima, arkadaşlar, ve "Another Brick in the Wall"!...

Tekrarı olur mu; sanmıyorum... Tarihe tanıklık etmek güzeldi... Güzel bir anı oldu...
Gece yorgun argın İstanbul'daki aileme, Şekerlere doğru yol aldım... İstanbul onlarsız bu kadar güzel olmazdı muhtemelen... Londra'da Gap'te komik bir şekilde başlayan arkadaşlığın bu boyutlara geleceğini bilebilir miydik acaba?
Evet, bilirdik:)

30 Mayıs 2006 Salı

Kebabiye

Hiç duydunuz mu hayatınızda kebabiye diye birşey? Ben duymamıştım, konuyu birazdan oraya bağlıyorum, acele etmeyin...:)
Bu tempoya bünye ne kadar dayanır ben de artık merak etmeye başlamıştım, bugün cevabını aldım... Bundan birkaç yıl önce buna en çok yaklaştığım "yorgunluk limiti"nin sonucu bana acilen hastaneye kaldırılmak ve serum tedavisi olarak geri dönmüştü, bu defa ses kısıklığıyla atlattım gibi görünüyor...
Yaklaşık 1 haftadır yoğun bir hastalık öncesi sendromu yaşarken, ve inatla direnirken, bu sabah sesimin biraz kısık çıktığını hissettim birden. Yine de saat 10 olunca paşa paşa mikrofonun başına geçtim... geçtim, ve kaldım... İlk anons öncesi ne kadar ses ayarlarıyla uğraşmış olursam olayım, erkek sesiyle kadın sesinin buluştuğu noktaya ulaşmam hiç zor olmadı... (efendilik ediyorum ve sakıncalı kelimeler, benzetmeler kullanmıyorum farkındaysanız...) Ancak ikinci anons denememde cümle yarıda kalıp, dinleyicilerden gelen SMS'ler ve mailler kritik bir noktaya ulaşmaya başlayınca yayını devam ettiremeyeceğimi anladım ve yerimi 1 saat erken Yonca'ya bıraktım...
Buraya kadar anlatılanlar doğal şeyler... Ancak Murphy Kanunları (ki benimle çok yanyanadır kendileri) benim en çok telefon görüşmesi yapmam gereken gün sesimi benden aldı ve benim için altın değerinde bir gün kaybettim (şampiyonluğa giden takımın altın değerinde 1 puan kaybemesi gibi diyelim)... Sen bir de böyle bir günde Ankara'da teknolojinin merkezi Teknokent'e gidersen, teknolojik arkadaşlarının seninle teknolojik açıdan esprilerini paylaşmasını izlemek durumunda kalıyorsun ancak...

Gelin görün ki, kebabiye de işte tam burada, yani teknolojinin merkezinde ortaya çıktı...

Kebabiye Mevzuu:

Etrafımda okumuş, okumamış, bilen, bilmeyen birçok kişi Kebabiye denen bir baharatın ses kısıklığına birebir olduğunu söyledi. Araştırdım, hakikaten de doğru söylüyorlar, ancak aynı araştırma potansiyelini kebabiye bulma konusunda gösteremedim, elden birşey gelmez.
Vefakat diyeceğim şudur ki; sesiniz kısılırsa en kesin çözüm kebabiye... tabi bir de bol bol ılık ıhlamur içmek..

Size kebabiyeyle ilgili daha ayrıntılı bilgi vermek isterdim, ancak kebabiyenin "iyi geldiği" ikinci özelliği burada adımın yanına yazmak istemiyorum, o derece ayıp geldi bana yani...

saygılar efendim...

(acaba kaç kişi bu cümleyi okur okumaz google'a girip kebabiye yazmıştır...:) merak işte canım...)

23 Mayıs 2006 Salı

Gazeteye Haber Olmak

Bugün gazetedeydim!!!:))

Şaka şaka; bugün Hürriyet gazetesinin Ankara ekinde çıkan haberdeki isim benzerliği gün boyunca eğlence kaynağımız oldu...
"Ayağınızı denk alın, keserim" diyerek olayı noktalıyorum!!!

19 Mayıs 2006 Cuma

Özgürlük!

"Ben şu anda mikrofonun bu tarafında özgürce konuşabiliyor, ve aklımdan geçenleri özgürce ifade edebiliyorsam,
siz şu anda radyonun diğer tarafında beni kendi isteğinizle dinleyebiliyorsanız, hatta belki de bu söylediklerim size sıkıcı geldiği için birazdan başka bir frekansa geçebilecek, ya da radyoyu tamamen kapatabilecekseniz, bu özgürlüğü bile en çok O'na borçluyuz aslında...

İşte bu yüzden 19 Mayıs'ta, O'nu saygıyla, ama daha çok sevgiyle anıyoruz...

Teşekkürler Atam!..."


Radyo Mydonose'da Selim'in böyle günlere rastlayan yayınları bu anonsla başlar...

Belki de son olaylardan kaynaklanıyor, hediyeler dağıttığımız yarışmalardan daha çok katılım, daha çok mail gördüm inbox'ımda bu anonstan sonra...

Ve, söz uçar gider malum,
yazı kalsın istedim...

16 Mayıs 2006 Salı

Tom Novy!

Gerçekten hayatım boyunca tanıdığım en ilginç insanlardan birisi olarak yerini alacak hafızamda... Daha önce Africanism, Benassi, Rachael Starr, Global Deejays organizasyonlarında dünyaca ünlü DJ'lerle tanıştım (aman da ne kadar havalıyım!!!), ama hiçbiri Tom kadar eğlenceli değildi.
Aslında o Avrupa'da gerçekten çok çok iyi tanınan ve ciddi bir hayran kitlesi bulunan bir DJ/Prodüktör. Türkiye onu yeni yeni tanıyor. Yaptığımız partilerde yaklaşık 2500-3000 kişi onu yakından tanıdı ve sahnede -özellikle de gece ilerledikçe- nasıl bir DJ performansı sergilediğini gördü.

Tom Novy DJ performansının yanında sahnedeki pozitif enerjisiyle de çok ilgi çekiyordu... Dürüst olmak gerekirse, ben parça çalarken sahneden atlayıp seyircilerin yanına gelen, fotoğraflar çeken, sohbet eden ve tekrar sahneye dönen bir DJ daha önce görmemiştim...:) Gerçekten öyle, abartmıyorum!!!
Tabi akıllarda kalan bir önemli ayrıntı da(!), Tom'un kebap ve rakıya gösterdiği yoğun ilgi oldu... Sanırım bunda Ankara'daki yemekte onu tanıştırdığımız Hacı Arif Bey'in meşhur karışık kebapları kadar, üzerinde adı yazılı olan pidenin de etkisi vardı!!!:))

Şampiyon


"Sarıyla
Kırmızıyla,
Alnımızın
Akıyla"

Ben bu sloganı çok sevdim...

Hani, maksat birilerine laf atmak değil, ama "alın teriyle, emekle kazanmak" diye bir kavramın bu kadar yakıştığı az yer vardır... Bu sene gerçekten emek, çaba ve inanç kazandı.

Fanatik olmadım hiçbir zaman, ama iyi bir Galatasaraylıyımdır. Maç günü organizasyonlardan dolayı İstanbul'daydım ve Bağdat caddesindeydim bir ara. Bilenler bilir, Kadıköy ve Bağdat Caddesi Fenerbahçe'nin kalesidir. O gün inanılmaz bir eminlik ve coşku vardı oradaki Fenerbahçe taraftarlarında, ama futbol böyle işte, herşey beklenenden farklı olabiliyor, ve aslında futbol bu yüzden güzel zaten...
İstanbul-Ankara yolunda şampiyonluk maçı dinlemek ilginçti tabi:)
Bir de 16 dakikalık uzatma süresi!...

11 Mayıs 2006 Perşembe

İzmir, Hayat Değiştirten Şehir

İzmir'e çocukluğumda gidişimden bu yana hep aklım orada kalmıştır. Ve her gittiğimde de yine aynı şeyleri düşünürüm. Ne İstanbul karmaşası, ne Ankara bozkırı, tam bir denge vardır İzmir'de. Bu son seyahatte -her ne kadar bu defa kelimenin tam anlamıyla nefes alamadan koşturmuş olsak da- yine İzmir'e tutuldum kaldım...
Bu fotoğraf Radyo Mydonose vericisinin bulunduğu "Teleferik" adıyla bilinen yerden çekildi...



Bu şehir, insana "topla pılını pırtını, bırak herşeyi, gel burada sıfırdan yepyeni bir hayat kuralım" dedirtme gücüne sahip bir şehir... Karşınızdakinin ne söyleyeceğini düşünme gereği hissetmiyorsunuz dahası:)

Ama bir küçük not; son seyahatlerimin tamamına yakını organizasyonlar sebebiyle olduğu için gece geç saatlerde İzmir sokaklarında vakit geçirmek durumunda kaldım. İzmir, gece hayatının karmaşıklığı ve tehlikeleri konusunda İstanbul'u en yakından takip etmeye başlayan il olmuş gibi görünüyor, böyle devam etmemesini dilemekten başka birşey gelmez elden...
Malum, hayatım bir süre sonra bir şekilde orada devam edecek gibi görünüyor...

8 Mayıs 2006 Pazartesi

Tom Novy Partileri

Aslına bakarsanız ben öyle çok da dans müziği tutkunu biri değilimdir, ama iş gereği bi şekilde içine dalmak zorunda kalabiliyor insan...
Son 6 ay içinde radyo için organize ettiğimiz 4. büyük parti organizasyonu bu, ve yarın akşamdan sonra benim yine bir süre hayattan kopmama sebep olacak maraton başlıyor...
Daha önceki partiler gerçekten çok başarılı geçmişti, bunun da öyle olacağını bekliyoruz... Tabi, organizasyon bir radyo istasyonu partisi olunca, amaç sadece belirli bir rakamı yakalayacak kadar bilet satmaktan çıkıyor, iş olabildiğince çok tanıtım yapmaya geliyor...
Galiba bu konuda üzerimize düşeni yapabildik.
Tom Novy ilk defa Türkiye'de olacak... Aslında gerçekten türünde çok çok başarılı, ama Türkiye'de o kadar da tanınmıyor maalesef...
Hepsinin ötesinde, gerçekten yoğunötesi bir organizasyon daha yarın gece itibariyle beni bekliyor... Organizasyon ayrıntıları Radyo Mydonose sayfasında, ben de bi kaçamak vakit bulabilirsem burada "sahne arkası"ndan bahsederim...

7 Mayıs 2006 Pazar

Neden "Bizim Selim"?

Nedir bu "Bizim Selim"???

Vakt-i zamanında program tanıtımları yapılırken Didem bir anda bir şarkıya "cover" yapmaya başladı ve bir yerlerde "Bizim Selim, Bizim Selim" diye bir melodi oturdu.
Bu o kadar güzel oldu, ve radyo dinleyicileri o kadar benimsediler ki; telefon bağlantılarında, söyleşilerde, tanışmalarda, toplantılarda herkes beni "Bizim Selim" diye tanımaya başladı...
Ben de bu "tanınma" konseptine kayıtsız kalamazdım, olay budur efendim:)