31 Ağustos 2006 Perşembe

Yaz Biterken

31 Ağustos bugün...
Yani takvimdeki adıyla yaz mevsimi bitiyor...

İlginçtir, son birkaç hafta içinde etrafımdan o kadar çok biten ilişki, sonlanan evlilik, terketme, terkedilme haberi aldım ki, yaz aşkı gibi sanki artık tüm bağlanışlar...

Dibe vurmak, bazen en iyiye ulaşmak için atılan ilk adım olur kimileri için... yeter ki niyet güzel olsun, yürek temiz olsun...

Olaya Serkan Altuniğne'nin gözüyle bakarak noktayı koyalım:)

28 Ağustos 2006 Pazartesi

The Marmara Antalya

Antalya şehir merkezinden Lara'ya doğru yol almaya başlıyorsunuz... Dedeman üstgeçidinden biraz sonra sağdaki (ana caddeye paralel) caddeye giriyor ve ilerliyorsunuz.

Biraz ileride dışarıdan bakıldığında hapishane gibi görünen, üzerinde isim ya da tabela bulunmayan kocaman bir binaya yöneliyorsunuz... Kapıdan girdiğinizde çok sıcak renklerle ama son derece sade düzenlenmiş bir lobi var; öyle ki resepsiyonun karşısındaki asansörlerin yanında sadece bir tek sandalye duruyor bekleme bölümü olarak.

Son derece zarif resepsiyonistler tarafından işleminiz yapılıyor ve kapı kartınızı alıyorsunuz.. Sözgelimi 1704 numara sizin, yani 17. kattasınız... Kata girdiğinizde önce koridorun temizliği ve sadeliği, hemen ardından da oda numara levhalarının sıcaklığı gözünüze çarpıyor.

Kapıyı açtığınızda önce tavandaki beton dikkatinizi çekiyor, evet, burası bir konsept otel; The Marmara Antalya sadelik konseptiyle hazırlanmış bir otel... Çok fazla takılmıyorsunuz beton tavana, zira odanın içindeki her bir ayrıntı özenle seçilmiş; yataklar çok rahat, kanepe sıcacık rengi ve kumaşıyla göze çarpıyor, banyo inanılmaz çekiciliğiyle sizi bekliyor...

Ama en önemlisi tam karşıda... Pencereye yöneliyorsunuz, ve işte muhteşem The Marmara Antalya manzarası!...

Saatlerce orada kalıp manzarayı izlemek mümkün, kelimeler anlatmaya yetmiyor...

Bir hızlı duş, işleri organize ediş ve biraz dinlenmeden sonra akşam yemeği için restorana doğru yolculuk...

Yemekleri geçelim, restoran inanılmaz güzellikte ve ayrıntılar muhteşem...
Her bir kolon bir konsepte ayrılmış; bir kolon teknolojiyi temsil ediyor, etrafında bilgisayarlar dizili...
Bir kolonda kocaman merdivenle dileyen herkesin üstlere çıkabileceği kütüphane, birinde (yalan dolan değil, gerçekten) salıncak, birinde mumlar, ve birinde (işte benim en çok ilgimi çeken) otelin konuklarının kendi çapında yazdıkları yazılar...
Yerli yabancı birçok kişi izler bırakmış bu duvarda... İş toplantısına gelenler firma logosunu koymuşlar, yabancı bir turist grubu isimlerini sıralamış, (olmazsa olmaz) GS, FB kapışması birkaç satırla aradan çıkarılmış, bir delikanlı, bir genç kıza evlilik teklif etmiş, bir bebeğin ilk otel tecrübesi kayıtlara geçmiş...

Bir gece organizasyondan dönüş, saat sabaha karşı 4'te açlığımızı bastırmaya çalışırken güvenlik görevlileri duvarın temiz bölümünü devreye sokup bir kalem veriyorlar...Nne de olsa iş icabı buralardayız, efendi olmak gerek; önce radyomuz adına iki satır karalıyorum, sonra masumane bir cümleyle kendi adımı da kayıtlara geçiyorum...


Öncülük etmiş oluyoruz, ertesi gün herkesin oraya yeni yazılar eklediğini takip ediyoruz...

Sonrasında tertemiz havuz keyfi... Doğru düzgün, medeniyet bilen insanlarla aynı yerde havuza girmenin tadı gerçekten başka...

Dünyanın ilk ve tek 360 derece dönen otelinin karşısında güneşleniyor, otelin altındaki cafede bir soda içiyoruz; sodanın ilk yudumuya son yudumu arasındaki manzara değişimini izlemek gerçekten ilginç oluyor; bir de Sibel Can'ın otelin restoranına geçerken gerçekten televizyonda göründüğü kadar kilolu olduğunu görmek (hani televizyon bilmemkaç kilo şişman gösteriyordu??)

İşin özeti şudur ki; otelde kalmaktan nedense oldum olası keyif almayan biriyim... Gelin görün ki yoğunluktan dolayı bu yıl belki de 30'dan fazla değişik otelde kaldım... Bundan yıllar önce Boston'da The Marriott oteller hakkındaki fikrimi biraz değiştirir gibi olmuştu, bir de The Marmara Antalya!... Size ısrarlı tavsiyem şudur; eşinize ya da sevgilinize bir sürpriz yapın, çok değil sadece bir haftasonu onu The Marmara Antalya'ya götürün... Otelden çıkmanıza gerek yok, 2 gününüzü orada keyifle geçirin... Hayatınız boyunca unutamayacaksınız...


Belki biraz abartmış olabilirim, ancak sadeliğin bu kadar güzel kullanılabilmesini gerçekten hayranlıkla izledim, ve orada kaldığım sürede (işlerden vakit bulabildikçe, ve öğleden sonra denizin dalgalanmasını gözardı ederek) gerçekten çok keyif aldım...
İyi ki var The Marmara Antalya!...

23 Ağustos 2006 Çarşamba

Kuğulu'yu Korurken...


Portakal Çiçeği'nde otururken en büyük keyiflerimizden biriydi;
Pazar sabahları erken saatte Kuğulu Park'a gidilir, banklara oturulur, taze simit ya da önceden ayarlanmış bir paket bulgur kuşlara ikram edilirdi... Önceleri ürkek ürkek kenardan seyredenler, bir süre sonra ellerinizden yemeye başlarlar, siz de mest olurdunuz...

Şimdilerde Kuğulu Park yol çalışmalarıyla gündemde... Ahkam kesmeyi, bilmediği ya da emin olmadığı konularda atıp tutmayı seven bir adam değilim, ancak yaptıklarını ve söylediklerini ciddiye aldığım insanlar bu konuda tepki gösteriyorlar ve ben de onlara destek olunması gerektiğini düşünüyorum...

Sonuçta, hep kullandıkları güzel sloganla "Ankaralılar Kuğulu Parkı korumaya aldılar..."; her gün hatta birçok gece toplanılıyor, tepki gösteriliyor, bir yanlışa engel olunmaya çalışılıyor:


Her şeyin ötesinde, Can Dündar'ın yazısında da anlattığı gibi aslında bu heyecan verici bir tepki... Gelişmeleri ya da neler yapıldığını bu sayfada bulabilirsiniz...

5 Ağustos 2006 Cumartesi

Sinema Ve Yer Seçimi

Geçenlerde Bezen'in yazdıklarını okurken aklıma gelmişti, üzerine dün de aynı holdinge bağlı çalıştığımız Mybilet'e gidince yazmanın zamanı geldi diye düşündüm...
İki işte birden çalıştığım ve hayatımın sadece işte ve yolda geçtiği yaklaşık 4 yıllık yoğun bir dönemde (şimdi yan gelip yatıyorum sanki!!!) yegane eğlencem sinemaydı... Gündüzleri Sports'ta çalışır, akşamları da radyoya yayına gelirdim, sadece Cuma akşamlarım boştu, ve o koşturmacada tek kaçamağım sinemaydı yani...
Neredeyse her Cuma akşamı 4 kişilik "standart sinema ekibimiz"le o gün gösterime giren filmi izlemeye o zamanki adıyla Tepe Cinemaxx'e giderdik (Sinema 2005'te devredildi, Cinemaxx'ler artık Cinebonus olarak faaliyette...).
O kadar sık ve çok gidince sinemaya, ister istemez sinema salonu ve yer seçimi konusunda hassaslaşmaya başlıyor insan...
Çok istisnai bir durum olmadıkça her filmi Cinemaxx 1. salonda izlemeye çalışırdık; öyle kocaman, yüksek bir salon olmadığı, öte yandan ses düzeni muhteşem olduğu için filmin içine girerdik neredeyse...
Bir tutkumuz daha vardı, o da "F Sırası":)
Sinemanın tam ortasında, önünde koridor olduğu için boşluk olan, ayaklarınızı tamamen uzatabileceğiniz (evet, uzun boy bazen başa dert!!!:) ), önünüzde de asla kocaman bir kafa görmeyeceğiniz bir sıradır F sırası... O zamanlar rezervasyon yapmaz, sadece satışa sunarlardı F sırasını, ben de genelde Perşembeleri öğle yemek arasında gider biletlerimizi alırdım... Sonrasında keyifler filmi izler, yorumlar ve değerlendirmeler eşliğinde eve dönerdik...

Yaklaşık son 3-4 yıldır bu hobi kayboldu gitti... Önce evde DVD tutkusu başladı, sonra da iş yoğunluğu öyle arttı ki, sinema akşamlarım yerini toplantı akşamlarına bıraktı:)

Bütün bunları şuraya bağlamak niyetindeyim;
Sinema tutkunuzsa, ve yerinizi kendiniz belirleyerek keyifle film izlemek istiyorsanız bilet almak için sizi Mybilet'e yönlendirmekteyim efendim, hatta şiddetle tavsiye ediyorum... Filminize karar verin, sonra girin, kendi yerinizi kendiniz seçin... Hepsi çok sevdiğim arkadaşlarım diye söylemiyorum, hakikaten süper bir sistem... Ayrica yakında birçok sinemada göreceğiniz turuncu renkli "kiosk"lar da onların eseri...

Bu vesileyle yakinen takip ettiğim 3 sinema sitesinin adresini vereyim, boyum uzasın (imdb'nin yanında elbette):

Sinemafanatik
Beyaz Perde
Sinema

İyi seyirler efendim...

1 Ağustos 2006 Salı

Yol Şarkıları

Uzun yolda araba kullanmak en keyif aldığım "kaçış"lardan biridir...
Kolay kolay sıkıldığım görülmemiştir, hiç durmadan kilometrelerce yol gidebilirim, yeter ki müzik olsun...

Şu yanda görmekte olduğunuz kader arkadaşıyla 20 günde 4000 km'den fazla yol yaptık... Her ne kadar iş gereği tamamen yabancı müzikle haşır neşir olsam da, evet, itiraf ediyorum, ben araba kullanırken arsız bir Türkçe müzik dinleyicisiyimdir... Bu yolculuk boyunca iş gereği şehir merkezlerinde elbette Radyo Mydonose dinliyordum aralıksız, ancak şehirlerarası bitmez tükenmez yollarda telefonumdaki MP3lerin arasından iki albüm bana çok sıkı arkadaşlık etti...

Öncelikle bir itiraf, benim bu iki isimle de yıldızım bir türlü barışamadı şu ana kadar (sonra neler olacak bilemem), televizyonda gördüğümde hemen zap yapıyorum, fotoğraflarını görünce sayfa değiştiriyorum... Ancak her ikisinin de son albümleri yaz yolları için tek kelimeyle harika!...

Pamela'nın yeni albümü Cehennet'in en önemli özelliği minimum enstrüman kullanılmış olması; genelde enstrüman yerine Pamela'nın sesinin değişik tonlarını üstüste kullanmışlar. Öyle ki bazı şarkılarda Pamela'nın 6-7 değişik sesi aynı anda duyuluyor. (hayır efendim, onu ayırdetme potansiyelim yok, kendisi söyledi!...)
Albümün çıkış şarkısı "Artık birşey yapmak lazım"ı herkes biliyor, benim tavsiyem "Seviyorum Sensiz Ankara'da" şarkısı; ama ama ama, "Gerçek Hayat" diye bir şarkı var ki; çok geç keşfedilecek, ama kimilerini fena bağlayacak, benden söylemesi...

Diğer bir albüm "Tek Taşımı Kendim Aldım". Bence bu ülke sınırlarında iticilikte son noktadır Nil, ama bu konuyu geçelim şimdilik. İşten az buçuk anlayan biri olarak şunu söyleyebilirim, besteler ve düzenlemeler teknik olarak çok başarılı, şarkı sözleri (anlamlarından bahsetmiyorum, kelimelerin seçilmesi ve kullanılmasını kastediyorum) son derece başarılı seçilerek biraraya getirilmiş, ve vokal kesinlikle daha da gelişmiş durumda... İlk şarkı Pırlanta'yı atlayalım, Kamikaze, Peri, Bu Mudur öne çıkıyor; benden gelen öneriler ise "Siz" ve "Parçalı Bulutlu"... Bu albüm gerçekten tam bir "güneye yolculuk albümü"...

Bir de son olarak;
beni tanıyanları biraz şaşırtacak, biliyorum, ama dürüst olmakta fayda var... Bunlara ek olarak bir şarkı daha var; o da Gülben'in "Yalnızlık" şarkısı...
Durumu şöyle anlatayım;

Bu fotoğraf Çeşme'den İzmir'e geçiş anı; yol zaten çok keyifli, otoban bu noktada kıvırılıyor olduğu için tam karşıda deniz, manzara harika, güneş tam tepede, pırıl pırıl ve fonda bu şarkı...
Bu durumda sizce de şarkıya takılmak için yeterli sebep yok mu?...

"yalnızlık alır götürür, vay beni, yazık bana,
eller böyledir hep ayırır, karışıp sevdalara..."