1 Ekim 2007 Pazartesi

Senfonik Şebnem

Ben bu kadını seviyorum... Ben bu kadının yaptığı işleri seviyorum... Ama bu ikisinden daha önemli olan şu ki; ben bu kadının işini yapma tarzını seviyorum...

İlk albümü çıktığında bir arkadaşım öylesine çok seviyordu ki onu, sürekli kulağında walkman kulaklığı onun şarkılarını dinleyerek dolaşırdı.. Ben de onun yanında dinleye dinleye meraklanıp almıştım albümü. Herkesin bildiği "Bu aşk fazla sana", "Vazgeçtim dünyadan" ve "Fırtına" gibilerinin yanında, "Deli Kızım Uyan" ve "Yağmurlar"a takılmıştık biz.

Sonrasında devamı geldi.. Şebnem iyi şarkılar, başarılı albümler ve iyi bir pazarlama stratejisinin yanında, bir rock yıldızının nasıl yaşaması gerektiğini çok iyi özümseyerek kendini medyadan uzak tuttu. Belki de bu yüzden onun daha sağlam bir hayran kitlesi oluştu, ve belki de bu yüzden insanlar onu daha yakından tanıyabilmek, dudaklarından dökülecek üçbeş özel cümleyi duyabilmek için konserlerine akın ettiler... Ve tabi ki diğerlerinden çok farklı ve başarılı çizgideki konser performansları için...

Geçmişi fazla uzatmamalı; Şebnem, 10 Mart 2007'de Bostancı gösteri Merkezi'nde "İstanbul Symphonic Project"le birlikte verdiği eşsiz konserin CD'sini ve DVD'sini piyasaya çıkardı. Bu tür konerlerden bazılarının organizasyonunda bulunmuş biri olarak ön hazırlık döneminin ne kadar ciddi ve zorlu geçtiğini, dolayısıyla tüm ekibin işi ne kadar ciddiye alması gerektiğini çekinmeden söyleyebilirim. Şenem'in bu işi ne kadar ciddiye aldığını görmeniz için de onun menajeriyle tanışmanız fazlasıyla yetecektir... Yapılacak olanın sadece bir konser vermek değil, bunun yanında o performansı kaydetmek, bir albüm ve DVD olarak ortaya çıkarmak... Belki de Türkiye'de bu tür işlerin başarıyla yapılmasına pek alışık olmadığımız için bu çalışmayı ayrı bir yere koymak istiyorum ve bence hem DVD albüm, hem de bu CD kendisine Türkiye müzik tarihinde çok özel bir yer edinecek... Şarkıların seçiminden, kayıt kalitesine, seyircinin katılımından Şebnem'in heyecanına kadar dört dörtlük bir performans ve o peformansın sunumu var bu albümde...

Şebnem Ferah NTV'de "24 Saat" programında Banu Güven'in konuğu olmuş ve bu projeyi anlatmıştı:







(Konsere ait alttaki fotoğraf Şebnem Ferah Fan Sitesi seboist.com'dan alıntı.)


Öte yandan benim gibi "Bugün" ve "Sigara" tutkunlarını da fazlasıyla memnun edecek yorumlar gerçekten çok etkileyici... Bir de özellikle "Babam, Oğlum";

"sevgilim ve dostum
babam, oğlum
arkadaşım, aşkım
her şeyimdin sen

çok zaman geçti gitti ikimizden
özür dilerim seni üzdüysem
sadece dinle hiçbir şey düşünmeden
şimdi bunlar geldi içimden

bu akşam seni çok özledim
bütün şarabı tek başıma içtim
kırgınlığım bile geçti kalmadı
şimdi bunlar geldi içimden..."

21 Eylül 2007 Cuma

The Fountainhead, Ayn Rand

"Tutunamayanlar'ı Bitiremeyenler" diye bir başlık vardı Ekşi Sözlük'te... İçeriğine, neden bahsettiğine bakmadan başlığı sevmiştim, çünkü ben de o grubun içindeydim. Ne kadar zamandır kitaplığımın tam ortasında beni beklemekte olan iki çok kalın kitap vardı, Tutunamayanlar ve Hayatın Kaynağı. Benim gibi günde en fazla 30-40 sayfa okuyabilenler yavaş tempolular için riskli bir iş ne de olsa uzun kitapları okumaya girişmek.

Ağustos sonunda tatil sırasında aldım elime "Hayatın Kaynağı"nı... Film, müzik, kitap gibi konularda kendim görmeden eleştirilere bakmamaya gayret ederim. Closer beni en çok etkileyen filmlerden biridir sözgelimi, ama sokakta çevireceğiniz filmi izlemiş 10 kişiden 8'i hayatının en sıkıcı filmlerinden biri olacağını söyleyecektir.

İtiraf etmek gerekirse yine de bir şekilde etkisinde kaldım Plato Film Yayıncılığın. Sinan Çetin bu kitaptan çok etkilendiğini ve o yüzden Türkçe'ye kazandırmak istediğini söylüyordu. Hatta "solcular sıkıcı kitaplar basıyor, kitap nasıl yayınlanırmış göstereyim" dediği bile rivayet ediliyordu... Ayn Rand kitapları da onun bu düşüncesiyle çıkardığı ilk ürünler olmuştu.

Aslında Ayn Rand'ın 1940-50'li yıllarda yazdığı kitaplarla objektivizmin öncüsü olduğu düşünülünce, yani kapitalizmin en büyük savunucularından biri olduğu gözönüne alındığında garipsenecek bir tutum değil Sinan Çetin'inki... (bunu eleştirmek ya da iğnelemek için söylemiyorum!) Muhtemelen bu yüzden beklediğim kadar vurucu bir kitap olmadı. Ama hakkını yememem de gerekiyor; neredeyse 900 sayfalık kitap sıkılmadan okunuyor. Aralardaki felsefik yaklaşımlar insanın kendisine de üç beş soru sormasını sağlıyor. "Ben" kimliğinin asla ihmal edilmemesi gerekliliğini hatırlatıyor... Ama bence bunların ötesinde kitabın anlattığı en önemli şey, iş dünyasında 1930'lı yıllarda yaşanan kumpanyaların günümüzden hiç farklı olmadığı gerçeğiyle yüzleştiriyor insanı... Yani bazı şeylerin değişmesini beklemektense, onlarla mücadele etmeyi öğretmeli insan kendine, bunun başka yolu yok...
Vaktiniz ve sabrınız 900 sayfaya hazırsa, okuyun...

12 Eylül 2007 Çarşamba

Madonna Drowned World Tour 2001

Konserlerindeki performansıyla bilinen Madonna, 1993 yılındaki "The Girlie Show"dan sonra uzun bir süre turneye çıkmaz... Herkes yeni bir "girlie show" beklerken, o 2001 yılında "Drowned World Tour"u sahneye koyar.
Madonna'dan zaten iyi bir performans bekleniyordur, ama o en yüksek beklentilerin bile üzerine çıkmasıyla, ve daha da önemlisi "sıradışı"lıkta sınır tanımamasıyla bilnen bir isimdir. Amerika ve Avrupa'daki yüzbinlerce kişi "sold-out" konserlerde tarihe geçecek sahneleri izlerler..

11 Eylül günü Los Angeles'ta gerçekleşecek olan konser İkiz Kulelere yapılan saldırılar sebebiyle ertelenir, ancak o tarihe kadar yaklaşık 3 ay boyunca (üstelik bebeği yeni doğmuş olmasına rağmen) konserler aralıksız devam eder.

Konserde neredeyse her şarkı için özel olarak hazırlanmış koreografiler vardır ama asıl olarak 4 bölüm göze çarpar... Madonna sahneye bir punk yıldızı gibi çıkar ve yeni albümünden şarkılar söyler önce, ardından Frozen'ın olağanüstü görselliğiyle birlikte bir geyşa ruhu görülür... Son albümün eğlenceli şarkılarında kasaba kızı olan Madonna, kısa bir İspanyol arasından sonra Holiday ve Music'le görkemli bir kapanış yapar...
Aslında anafikir, Madonna'nın her türdeki dans, şarkı söyleme ve show yeteneğinin sahneye koyulmasıdır...

Bu konserin DVD'si Türkiye'de de satışta ve konunun ilgililerinin mutlaka arşivinde bulunması gerekiyor... Yapılacak olan ise şudur; zaman zaman arşivdeki DVD alınır, izlenir, Madonna'ya ve onun sahnedeki gücüne bir kez daha hayran kalınır... Ama özellikle bir şarkının (aşağıda göreceğiniz) bu konserdeki yorumu mutlaka arka arkaya birkaç defayı hakedecektir... Ardından da o meşhur söze "evet" denir:

"There is no business like show business!..."

10 Eylül 2007 Pazartesi

Beytepe Açıkhava Tiyatrosu ve Levent Yüksel

Amaç önemli, Türkiye Meme Vakfı'na yardım amacıyla yapılan bir konser... İsmi konsepte çok uygun, "Kadın Şarkıları"yla Levent Yüksel... Mekan yeni ve dikkat çekici, Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü Açıkhava Tiyatrosu... Organizasyon başarılı, Gazosmanpaşa Rotary Kulübü genç ve istekli bir ekiple düzenliyor...
9 Eylül Pazar gecesinin başlıklarla hikayesi böyle..
Önce mekan...
Hacettepe Üniversitesi gerçekten Ankara için muhteşem bir yenilik yapmış. 7500 kişi kapasiteli Açıkhava Tiyatrosu başkentin önemli bir eksiğini giderecek ve (eğer birçok üniversitenin yaptığı gibi mekanı önemli organizasyonlara verirken akılalmaz taleplerde bulunmazlarsa) Ankara izleyicisi tam bir "festival alanı"nda keyifli etkinliklere katılabilecekler... Birkaç eksiklik var tabi; şehirden uzaklığı, tamamı mermerden yapılmış alanın oturma gruplarının ihmal edilmiş olması (belki pratik olması planlanmış ama sözgelimi tahta oturma grupları düzenlenebilirmiş... gerçi bu haliyle de 1 YTL'den dışarıda yüzüne bakılmayan oturma zamazingoları satmak akıllıca bir ticari adım ama...), ve giriş kapılarının sistemli çalışamaması göze çarpanlardı... Ama, eğer iyi kullanılırsa, şu anda büyük konserler için Ankara'nın en doğru adresi olarak görünüyor...

Levent Yüksel...
Onun işine hakimiyetine ve saygısına hiçkimsenin yorum yapabileceğini zannetmiyorum. "İnsanlık" tarafı ise "iyi çocuk" olmanın ötesinde, bilenler biliyor... bu konsere hiç para almadan çıktı örneğin. Sahnede şarkıları kimi zaman albümlerden bile daha iyi söylediği de bir gerçek, ama sanki üzerine yapışmış o "efendi çocuk" etiketi onu sahnede biraz küçültüyor, profesyonelce yaptığı "bennn" numaraları biraz eğreti duruyor gibi... (Maalesef bu dünyada "iyi" olmanın bedeli her yerde "kötü" olmaktan çok daha ağır...)

Güzel bir akşamda Levent Yüksel şarkıları -beklediğim gibi- bana biraz ağır geldi ve sadece yarım saat izledim, ama şundan eminim ki böyle gecelerin tadı tamamen yanında kim olduğuna göre değişiyor:)

Bir de kafama takılan son bir not;
insanlar ne zamandan bu yana kafalarına ışıklı boynuzlar takma konusunda bu kadar meraklı olmaya başladılar, ya da masumca sormak gerekirse, bu iş ne zaman bu kadar moda oldu???

Uykusuz Dergi

Yaşı benimki civarında olanlar (15 gibi yani!), Gırgır Dergisinin hayatlarından ne kadar çok yer kapladığını iyi hatırlayacaklardır... Gırgır'ın dağılması ve Limon'un ortaya çıkması Türkiye'nin mizah dergiciliğinde bir dönüm noktası olmuştu, çünkü artık çalışanlar başka dergilere de geçebileceklerini, hatta birkaç kişi biraraya gelerek yeni dergiler kurabileceklerini de farketmişlerdi (bedeli 500 binlik tirajın 70-80 binlere düştüğünü görmek olsa da...).
Devamında çok dergi çıktı, ama aralarından Leman ve Penguen kadar dikkat çekmedi hiçbiri.

Penguen'den sağlam bir ekip ayrılarak yeni bir dergi çıkardılar; derginin adı Uykusuz...
Yiğit Özgür, Ersin Karabulut, Oky, Memo Tembelçizer, Ersin Karabulut, Umut Sarıkaya, Vedat Özdemiroğlu gibi önemli isimler artık Uykusuz'dalar...

Mizah dergilerinin artık sadece uzun yol otobüslerinde okunduğunu düşünmeyin, arada bir ilgi gösterin. Gerçekten iyi geliyor insana...

7 Eylül 2007 Cuma

David Vendetta

Unidos Para La Musica, Love To Love You Baby, Break 4 Love...
Bu şarkılardan herhangi biri tanıdık geldiyse ve sizin için de birşeyler ifade ediyorsa anlatacak çok şeyim yok... Ama tanımayanlar için biraz iddialı bir yorum yapalım, 2007 yılının müzik adına en büyük yıldızlarından biri o kesinlikle. Aslında çok iddialı şarkılar, listlerde haftalarca kalmış parçalar yaptığı için değil, aksine 70lerden 80lerden aklımızda kalan ritmleri 2000lerin anlamsız müziğiyle çok güzel kaynaştırdığı, "insanın kafasını patlatmayan remixler" yapabildiği için...

Hit dans müziği çalan herhangi bir radyoyu birkaç saat dinlerseniz kesinlikle onun şarkılarından birini duyacak, müzik kanallarını birkaç saat izlerseniz onun kliplerinden birini izleyeceksiniz zaten. Ben bilindik şarkılarının dışına çıkıp -henüz "official" klibi yayınlanmamış olsa da- amatör bir "Bleeding Heart" videosu ekliyorum buraya. David Vendetta'ya vokalde muhteşem buğulu sesiyle Rachael Starr eşlik ediyor, ve -tamamen kişisel yorumumdur- parça aslında 4. dakikadan itibaren gerçek havasını bulmaya başlıyor... (Bu yaz İstanbul'a ve birkaç sahil beldesine konuk olan David Vendetta'nın Mart 2008'de İstanbul'da olacağını da meraklıları için not düşelim bu arada...)

Lösev

Lösemili Çocuklar Vakfı...
Türkiye'nin "vakıf" geçmişinden kaynaklansa gerek, buna benzer bütün yardım vakıflarına olduğu gibi Lösev'e de şüpheyle bakanların sayısı hiç de az değil... Bunu anlamaya çalışıyorum, ama Lösev'in -en azından ve hiç olmazsa- yardım ettiği (çıplak bakışlarla da görünen) onlarca aile varken bunun haksızlık olduğunu düşünüyorum. Yani aslında durum hibirşey yapmazken yapılan herşeyi eleştirme durumu gibi...

Bu kouda kriterin şu olması gerektiğini düşünüyorum; birileri bir tek insanın hayatının daha iyi olması için birşeyler yapabildiyse, o hayata iyi bir iz bırakmış demektir...
Şu meşhur tanıtım ne söylemek istediğime katkıda bulunacak, eminim:

6 Eylül 2007 Perşembe

Çuval

Michael Todd İngiliz bir pantomim sanatçısıdır... Sokak gösterileriyle hayatını devam ettirirken Irak'lı kadına aşık olur. Bir bebekleri olduğunu öğrendiğinde sevgilisi çoktan Irak'a gitmiştir ve ondan haber alınamamaktadır, çünkü Amerika o sırada "Irak'a özgürlük getirmekle" meşguldür ve Irak'ta o günlerde "herkesin başına herşey gelebilmektedir"...
Michael Todd kızını bulmak ve aynı zamanda Irak'lı çocuklara oyuncaklar dağıtmak için Irak'a gitmeye karar verir. Olaylar öyle bir hal alır ki, Todd kendini Süleymaniye'de baskınla "başına çuval geçirilip tutuklanan" Türk askerlerinin lideri olarak bulur(!) ve o ekiple birlikte apar topar götürülür...

"Çuval" Michael Todd'un hikayesini anlattığı, aslında travmaların etkisinden kurtulup da yapabildiği kadar anlattığı bir kitap... Amerikan düşmanlığını körüklediğini düşünenler var, ama aslında savaşın acımasız ve mantıksız yanını öne çıkarıyor... Bir çocuk yaştaki asker tarafından sokak arasında masumca yürürken kafanıza bir çuval geçirilerek tutuklanabilir, günlerce savaş esiri olarak tutulabilir, oradan oraya bir suçlu gibi sürüklenebilir, akılalmaz aşağılamalara maruz kalabilir ve -kelimenin tam anlamıyla- hasbel kader kurtulabilirsiniz... Ama en kötüsü, tüm bu olanları olduğu gibi kabul etmek ve sesinizi çıkarmadan hayatınıza kaldığı yerden devam etmek zorundasınız... Karşınızdaki "rakip" çok güçlü çünkü, adaleti sizin sandığınızdan daha farklı yürüyor; sözgelimi sizin kazancınız size yaşama hakkı lütfedilmesi olabilir, bunu anlamalısınız...

Michael Todd hala hakkını savunmaya ve insanlara yaşadıklarını duyurmaya çalışıyor, ama bundan bir adım ileriye gitmesinin mümkün olmadığının aslında o da farkında... Bu kitap da bir anlamda onun ve Türk askerlerinin savaşın anlamsızlığı karşısında çaresiz kalışını "içeriden" anlatıyor...

"Sevdim ve öneriyorum" kelimesi çok yerinde değil, ama çok şey düşündüm bu kitabı okurken... İlgilenmek ya da "hımm" deyip devam etmek size kalmış...

5 Eylül 2007 Çarşamba

Cafe Nar

İstanbul'da sahil yolu üzerinden Arnavutköy'ü geçerek Rumeli Hisarına geldiğinizde yanyana dizili kafeler boy göstermeye başlar. Kiminin adı bilindik, karizması çok, kiminin kalabalığı fazla, huzuru eksiktir... En meşhurlarından birisi olan Sade Cafe'yi geçer geçmez diğerlerinden daha küçük ama sıcacık havasıyla sizi karşılayan "Cafe Nar"ı görürsünüz...
Ortam ev havası gibi, yemekler leziz, ilgi-alaka olağanüstü... Ankara kökenli bir aile işletiyor Cafe Nar'ı. Ama kelimenin tam anlamıyla "işletiyorlar", yemekleri hazırlamaktan servisi yapmaya kadar aile fertlerinin birebir katkısı var... Ailenin küçük kızı sipariş alırken, anneyi servis yaparken görebiliyorsunuz... Ya da soğuk bir kış gününde sesinizin kısık olduğu (ve Ankara'lı olduğunuz!) ortaya çıkınca size tarçınlı, elmalı, ballı o muhteşem içeceği siz sormadan getirip önünüze koyuyorlar...

İstanbullular belki çoktan alıştıkları için farkına varmıyorlar, ama tüm bunlar eşliğinde boğazı izlemenin tadı da dünyada başka hiçbir şeye değişilmiyor... Sonrasında her İstanbul seyahatinize bir "Cafe Nar" ve peynirli menemen eklemek vazgeçilmeziniz oluyor...

Yazı uzun, anafikir tek cümle: Gidin:)

4 Eylül 2007 Salı

I'll Wait For The Next One

2003 yılı Oscar Ödüllerinde "Live Action Short Film" dalında adaydı "J'Attendrai Le Suivant", ya da daha çok bilinen adıyla "I'll wait for the next one"...
Ödülü ona gitmedi belki, ama ödülden daha fazlasını bir efsane gibi elden ele dolaşarak kazandı. 4:30'luk bir film insanı ne kadar etkileyebilir gibi bir sorunuz varsa aklınızda, cevabı bu filmde...

Önyargılı olmayın, sonuna kadar izleyin:

Lost Room

Lost, Prison Break, 24, Nip Tuck derken hayatımız dizilerden geçilmez oldu... Etrafımdan gördüğüm kadarıyla kimse bu durumdan şikayetçi değil, sanki sinemanaın pabucu biraz dama atılmış gibi...

Sinema ve dizi arasında kalanlar için karşı koyulmayacak bir seri The Lost Room...

Her bölüm yaklaşık 90-100 dakika, yani bir sinema filmi uzunluğunda; ki diğer dizilerde en büyük farkı bu zaten. Bir gizemli oda, ve dünya üzerinde dolaşan odayla bağlantılı birtakım gizemli "şey"ler var. Tabi ki olmazsa olmaz duygusal yakınlaşmalar, aile olgusu, bir kahraman da...

Final birçok kişiye göre biraz zayıf, ama hikayenin anlatımı gerçekten çok keyifli ve sürükleyici... Kayıtsız kalmayın...

20 Temmuz 2007 Cuma

With Or Without You

Çocukluktan gençliğe geçiş dönemini, ya da moda deyimle "ilkgençlik yılları"nı arsız bir U2 bağımlısı olarak geçirenlerdenim... O yüzden onların konser kayıtlarını izlemek hala benzersiz bir keyiftir benim için... (Ve, eğer birgün birileri onları Türkiye'de konser vermeye ikna etmiş olacaksa, emin olun ki o ekipte ben de olacağım!!!)

Aşağıda ekşisözlük'ten alınma bir u2 yazısı, devamında da "U2-Elevation" turnesinin "Live in Boston" adıyla DVD'si de yayınlanan kayıtlarından yazıda anlatılan hikayesi var...

Ben her izlediğimde, hala aynı heyecanı duyuyorsam, aynı heyecanı paylaşan birileri vardır sanırım;
öyleyse sizi aşağıya alalım:

yıllar geçiyor, herşey eskiyor ama u2 hep aynı tazelikte kalıyor...
2001’in 6 haziran’ı...
boston, massachusetts...
u2, elevation turnesi...
turnenin çok özel bir anlamı var aslında... daha önceki iki turne ağırlıklı olarak sahne şovlarına yönelik görsel performanslardan oluştuğu için , grup üyeleri ve organizatörler u2’yu yeniden hayranlarıyla –bono’nun deyimiyle yaşam kaynaklarıyla- buluşturmak, ve aslında bir anlamda u2’nun (sadece) müzik kalitesini öne çıkarmak istiyorlar... görsel performansların değil, bono’nun, the edge’in, adam clayton’ın, larry mullen’ın enerjilerinin şovu olacak yani bu...
gerçekten de konser u2’nun sıkı müzikleriyle süsleniyor... elektronik değil, gerçek gitar sesleri çoşturuyor boston kalabalığını; herkes memnun halinden yani, fazlasıyla...
tam bitti derken konser, protest bir bis sürpriziyle karşılaşıyor izleyiciler; bullet the blue sky’la sinirler geriliyor, ortalık kızışıyor, tempo artıyor... sert bir finalle parça bitiyor... sessizlik... karanlık...
ve the edge’in gitarından duyulan bilindik tınılar; with or without you’nun ilk notaları... az önceki çığlıklardan eser yok bilmemkaçbin kişilik salonda, herkes suspus, çünkü hepsi gayet iyi biliyorlar ki bu bir keşif parçasıdır...aradaki bir tek nefes, bir tek kelime, bastan gelecek bir tek nota, eklenecek bir tek davul darbesi yepyeni şeyler anlatmaya başlayabilir bu şarkıda...
bono seyircilerin yanına kadar geliyor, mırıldanmaya başlıyor;
“see the stone set in your eyes,
see the thorn twist in your side,
i'll wait for you...”
gözleri en önde ağlayarak onu izleyen hayranlarında; kimbilir kaç saat önce geldiler orada, en önde olabilmek için... bono elini uzatıyor, genç kızın elini tutuyor... bu bile yeterliyken aslında genç kızın yaşam öyküsünü değiştirmeye, kendine doğru çekiyor bono onu... bodyguard kızı kucaklıyor ve sahneye çıkartıyor... bono sırtüstü uzanıyor sahneye, genç kızı yanına yatırıyor... kızın gözleri sırılsıklam, pırıl pırıl... şarkı devam ediyor;
“through the storm we reach the shore,
you give it all but i want more,
and i'm waiting for you”
bono dirseğinin üzerinde doğrularak kıza bakıyor; sanki onbinlerce kişinin önünde sahnede değiller de, evlerinin oturma odasında müzik dinliyorlar gibi... kız o kadar heyecanlı, o kadar mutlu ki, farkında bile değil olanların... bono hafifçe gülümsüyor, kollarıyla göğsüne çekiyor kızı... kızın heyecandan nefes alışının ne kadar da hızlandığı ancak o zaman anlaşılıyor zaten... şarkı devam ediyor:
“and you give yourself away
and you give yourself away
and you give
and you give
and you give yourself away”
salondaki dev ekranlarda önce bono’nun yıllardan yorgun düşmüş yüz hatları, sonra da genç kızın pürüzsüz, taptaze cildi görünüyor... bono kıza yaklaşıyor, dudaklarına küçücük bir öpücük konduruyor... kimbilir, belki dokunmuyor bile, ama bu bile o ana kadar sessizce şarkıya eşlik etmekle yetinen onbinlerce kişinin birden salonu çığlıklara boğmasına yetiyor... çünkü bütün kadınlar bono’ya bir kez daha aşık oluyor, çünkü bütün erkeklerin kıskançlığı ikiye katlanıyor...
sahnedeki genç kız dayanamayıp artık gözlerini kaparken tir tir titreyerek, bono onun elini alıyor, kendine çekiyor, bir öpücükle ödüllendirerek ellerini, onu tekrar bodyguarda teslim ediyor...
salondaki herkes bu sahneye kendi anısını yüklüyor, müzik tarihine yeni bir sayfa ekleniyor...
çığlıklar yıkarken salonu,
şarkı devam ediyor;
“with or without you
with or without you
i can't live
with or without you”

aslında zaten bono bu yüzden bono oluyor, u2 bu yüzden yıllar geçmesine rağmen hep u2 olarak kalıyor...
bize de başladığımız cümleye dönmek düşüyor;
yıllar geçiyor, herşey eskiyor ama u2 hep aynı tazelikte kalıyor...

(hoba, 30.12.2004 23:27 ~ 23:29)

18 Temmuz 2007 Çarşamba

Emre Aydın

Sözün tam olarak nasıl olduğunu hatırlamıyorum, aramaya da üşendim nedense; keçilerle koyunlardan biri olmuyordu, olana da "abdurrahman çelebi" diyorlardı...

Biraz garip bir giriş olduğunun farkındayım, ama bir konser gecesi sahne arkasında böyle tanımlamıştı müzik dünyasının "popüler" isimlerinden biri onu... benim ciddiye aldığım yorum ise bir organizasyon şirketi yetkilisinden gelmişti: "bu yıl para kazandıran bir tek isim var, o da
Emre Aydın!..."

Sesini biraz "uç" kullanması, şarkı sözlerinin fazla "ağlak" olması, röportajlarında hep abartılı karamsarlık tablosu çizmesi gibi kimilerini çok rahatsız eden handikaplar sıralanabilir, ama benim son aylarda en çok keyif alarak dinlediklerimin arasında onun şarkıları da var...

Herkes onu "afilli yalnızlık"la tanıdı; bana sorarsanız hala keşfedilmeyi bekleyen "ve gülümse şimdi" ve "bu kez anladım" gibi iki muhteşem şarkı var... Bu tarza ilgi duyanlar hala keşfetmedilerse mutlaka bu şarkıları edinmeliler...

Ancak, bu yazı onun "en" şarkısını anarak bitmeli:
"
eternal sunshine of the spotless mind"ı benim gibi defalarca izlediyseniz, filmden görüntüler eşliğinde dinleyeceğiniz "belki bir gün özlersin" kolay kolay aklınızdan çıkmayacak...

2 Mayıs 2007 Çarşamba

Ara Dere...

Şimdi buraya "o kadar yoğunum ki" diye yazsam, beni tanıyanlar hemen "ne zaman değilsin ki" derler:) o zaman konunun bu bölümünü transit geçeyim...

yazmak istediğim çok şey vardı aslında, hatta not almıştım bi ara birçoğunu; sadece yol boyunca internete bağlanabileyim diye uçak yerine boss turizm'le istanbul'a gitmeye kalkışmam ve otobüsün wireless hizmetinin bozuk çıkması, izmir'deki olağanüstü forum bornova avm, sadece benim işimin olmadığı yarım saatlik arada kordonda akılalmaz bir rüzgar olması, ben toplantıma geri dönerken dinmesi, 3 ilde kurduğumuz avrupa ağaçları ve insanların enteresan tepkileri, teknokent'te ufuk'la kapandığımız odadan (cümle acaip başladı, hadi hayırlısı!) yaklaşık 48 saat sonra "sonunda mydonose'un web sayfasını yeniledik... galiba..." diyerek çıkmamız, mtv ile başlayan işbirliği sürecinde tv izlemekten şişen gözlerim ve an be an "teenage"leşen ben, haftaya başlayacak olan summer tour 2007 vesilesiyle en ince ayrıntılarına kadar öğrenmek durumunda kaldığım türkiye'nin dörtbir yanından üniversite şenlikleri (ve devlet üniversitelerinin özel üniversiteleri katlayan kaprisleri ve akılalmaz, anlam verilemez boyutlardaki para hırsları!!!), programı ayarlama çalışmalarında tıkandığım bir noktada tır şoförü ehliyeti alıp olayı kökten çözmeye karar verişim, cumhuriyet mitingini görmezden gelen türk medyasına kızgınlığım, bir mecrada ntv hakkında yazdığım yazıdan sonra "ya, onu oradan kaldırsan olmaz mı" telkinleri alışım (korkar mı anadolu çocuğu!), düğün sezonunun başlaması vesilesiyle haşır neşir olmaya başladığım "küçük altın" fiyatları, öte yandan mevsim sebebiyle gündeme gelmeye başlayan "eee, sen ne zaman? hani yaş da geçiyor artık" soruları (ben 25'e girdiğimde de aynı şeyi söylüyorlardı), hayatımın en ortasında yer alan, dünyada hiçbirşeye değişmeyeceğim yeğenlerim mert ve elif'in büyüdükçe daha da bağlanışımızı keyifle izleyişim (hadi "amca"yı geçtik, bari adam gibi selim demeyi öğrense ufaklık; "çelim" de ne oluyor ki?), hasbelkader yeniden başlayan sinema aşkım, pek de film kaçırmayışım (bu noktada konu mankenlerimiz selen ve zeynep'e "hede hödö" demem gerekiyor), bu arada hakan'ın iflah olmaz radyo mydonose sevgisine tanık oluşum (zeren de fena sayılmaz, ama hakan bi tane!!!) son zamanlarda fena halde kaptırdığım peppermint mocha takıntım (mocha coconut ortaya çıkınca geçecektir),....

bu böyle gider, ama gitmesin tabi... selen'in blogunda en son doğum günü yazımda kaldığımı görünce utandım biraz açıkçası, hiç olmazsa başlıklarla geçeyim ve iki satır yazayım dedim...
budur.

8 Nisan 2007 Pazar

Kaputaş

Yaz yaklaşıyor, hesaplar yapılmaya başlandı... Benden -bilmeyenelre- bir öneri;
Hayatımda gördüğüm en güzel manzaraya sahip bir otelde kalmıştım iki yaz sezonu boyunca Kalkan'da... Ve bir de dünya çapında tanınan meşhur Kaputaj Plajı yer etmişti anılarımda...
O yazlardan birinin dönüşünde Kaputaj Plajı'nın öyküsü hakkında kısa bir yazı yazmam istenmişti uzun zaman önce; ben de o yazıyı buraya eklemek istedim...

Yaz yaklaşıyor, buyrun efendim:)


O yoldan geçmiş olanlar bilirler; Kaş’la Kalkan arasındaki bol virajlı, ama muhteşem manzaralı yolda Kaputaş adında bir yer vardır... Kaputaş, dünyanın en güzel plajlarından birisi olarak tanınır. Onlarca dik basamaktan sıkılmadan ve pes etmeden inilmesini sağlayan, denizin olağanüstü güzelliğidir... Sahil biraz küçük, yol biraz yorucudur belki, ama karşılaşabileceğiniz en dalgalı, fakat en temiz deniz vardır orada; ve belki de bu yüzden birçok insan oraya uğramadan bitmiş saymaz tatilini...

Oysa çok azının bildiği bir başka yaşam vardır Kaputaş’da aynı zamanda...

1963 yılında Kaputaş’ın yapımı sırasında hayatını kaybeden 4 kişinin adı küçük bir metal levhadan izler denizi... Onlarcasını, binlercesini keyiflendiren, mutlu eden Kaputaş, kaç kişiye hüzün getirmiştir oysa daha öncesinde, kimse farkına varmaz...

Başka bir yerden bakmak gerekir aslında Kaputaş'ın hüzünlü öyküsüne; aynı dünyayı paylaşıyoruz yaşamak için, ama aynı dünya bambaşka hayatlar sunuyor hepimize, biraz da bizim seçimlerimizle...

En doğrusu, bazen bir nefes arası alıp da tepeden bakmak gerekir hayata... Ne çok yanlış yapıyoruz, ve aslında dahası ne de çok tekrarlıyoruz başkalarının defalarca yaptığı yanlışları...

İşin doğrusu, arada bir küçük izinler almak gerek yaşamdan...

Ne demiştik;
yaz yaklaşıyor, farkında mısınız:)

6 Nisan 2007 Cuma

Hayata Oradan Bakmak

Paulo Coelho der ki;

Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz bir çocuğun gözlerinin içine bakın, çünkü bir çocuğun bir yetişkine her zaman öğretebileceği 3 şey vardır:

1. Nedensiz yere mutlu olmak.
2. Her zaman meşgul olabilecek birşeyler bulmak.
3. Ve en önemlisi, elde etmek istediği şey için var gücüyle dayatmak.

Bu kuralları ne kadar uyguluyorsunuz son zamanlarda acaba?

Ya da şöyle soralım;
çocuk olmanın neresi yanlış???

5 Nisan 2007 Perşembe

Sangria

Yağmurlar geçecek ve bahar gelecek...

Sıcak kahveler, yerini soğuk içeceklere bırakacak. (Ben hevesle Starbucks şaheseri Mocha Coconut bekliyor olacağım.)
Ama şimdiye kadar tanışmamış olanlar bu yaz mutlaka Sangria ile buluşacak...

Eski notların arasından bana göz kırpan bir dergi sayfası sayesinde yeniden Sangria aşkım alevlendi:)

Sangria aslında şarap ağırlıklı, meyvelerle yapılan hafif bir içki. En büyük numarasıysa, hafif görünüp, birden ve çaktırmadan son darbeyi vurması... Yani "yahu meyve suyu gibi birşey bu" diyerek 1 sürahiyi devirdikten sonra başınıza gelenleri anlıyorsunuz, ama artık çok geç oluyor... (Ben bu durumu çok önceden etrafımdan çok iyi gözlemlediğim için, o sınırı hiç geçmedim, şanslıyım yani...)

İşte size çok basit, evde kısa bir sürede hazırlayabileceğiniz Sangria tarifi:

Malzemeler:

1 lt. Kırmızı Şarap
1/2 lt. Fanta Portakal ya da muadili
1 kapak konyak (olsa iyi olur)
1 kapak viski (olsa çok iyi olur)
2 limon (küp küp doğranacak)
2-3 yemek kaşığı toz şeker
1-2 "çubuk" tarçın
(1 şeftali, 1 elma küp küp kesilip malzemeye eklenirse harika olur)

Yapılışı:

Büyük bir sürahi veya çukur bir kaba (makbul olan kocaman bir cam çukur kaptır) tüm malzemeyi sırayla koyun, ve tahta bir kaşıkla karıştırın. Biraz bekletin, bol buz ilave ederek soğuk servis edin. Fazla abartmayın, tadında bırakın, işin suyunu çıkartıp tadını kaçırmayın.

(Ya da Ankara'daysanız İran caddesinde Niki Bistro'ya gidin... hem muhteşem lezzetteki yemeklerini tadın, hem de Sangria'nın tadını çıkarın... Ama hesap geldiğinde lütfen beni anmayın!...)

4 Nisan 2007 Çarşamba

IMDB

Eskisi kadar rahat olamasam, zaman bulamasam da benim için kendime ayırdığım en güzel zamanlar yemek+kahve+sinema (ve elbette aynı mantıkta bir arkadaş!) ekseninde dönüyor. Hala birçok filmin sadece sinemada izlenmesi gerektiğine inanan saf kitlenin içindeyim (yani Hollywood bana çok şey borçlu!).

Sinema dediğinizde tüm dünyanın kabul ettiği 1 numaralı kaynak The Internet Movie Database. Her ne kadar biraz "soğuk" bulsam da, bu sitenin neden takdir edilmesi gerektiğini bugün bir kez daha anladım.

Benim tutkun olduğum filmlerden biridir Sliding Doors... Birden eser aklıma, oturur yeniden izlerim. (Moulin Rouge'un en büyük rakibi!). Bu hafta bir kez daha izledikten sonra bugün IMDB'den filmin sayfasına girdiğimde en altta "Recommendations" bölümüne baktım, önerilen ilk 5 filmden 3'ünü izlemiştim, üstelik bu filmler büyük bir çoğunluğun eleştirmesine rağmen benim inanılmaz keyif aldıklarımdı. (Love Actually, Match Point ve Closer). Diğer ikisi "The man with rain in his shoes" ve "The last days of chez nous". Ahkam kesmeden önce izlenecekler listemde üst sıralarda yerlerini aldılar.

Sözün özü, IMDB iyi ki var... Evet...

3 Nisan 2007 Salı

How To Be Good

Aslında hayatım sektörel dergileri en ince ayrıntısına kadar okumakla geçiyor bu aralar, bu yüzden kitap okumak kavramı günde 5-10 sayfadan öteye geçemiyor benim için...

Ama Nick Hornby kitapları bir şekilde yakalamış durumda beni... Anlatım dili eğlenceli, ayrıntıları yakalama becerisi dört dörtlük, okuması da çok akıcı...

Kitabın adı "How to be good". Hayatınızda herşey aynı standartta giderken, birden bir şekilde dünya üzerinde varolan adalatsizliği farketseniz ne yapardınız? Hayatınızı değiştirir, sahip olduğunuz herşeyi başkalarıyla paylaşmaya mı başlardınız? Ya biri bir şekilde hayatınıza giriyor ve sizi bu yönde ikna etmeye çalışıyor, hatta bunu adım adım başarıyorsa?

Ya da, asıl can alıcı soru; siz hayatınıza devam ederken hayat arkadaşınızda bu değişimleri görmeye başlarsanız?

Kitap şu cümlelerle başlıyor:
"I am in a car park in Leeds when I tell my husband I don't want to be married to him any more. David isn't even in the car park with me."

27 Mart 2007 Salı

Mutluluk

Son zamanlarda karşılaştığım en iyi film...


Eğlenmeyeceksiniz, gördüklerinizden hoşlanmayacaksınız belki, ama kesinlikle çok etkileneceksiniz...

Roman zaten çok güçlüydü, filmde herşey yerli yerine oturmuş, ama özellikle oyuncular muhteşem... Özgü Namal'a (genel olarak itici bulsam da) "Organize İşler"de şapka çıkartmıştım, bu filmde adeta oyunculuk dersi veriyor... Murat Han ve Talat Bulut ekibi tamamlıyor, kurgu, görüntü yönetmenliği, hikayenin anlatım dili eksiksiz...
Mutlaka izleyin...
Ve, bu filmi kesinlikle sinemada seyredin; hem doğru düzgün işler yapmaya çalışanlara destek olun, hem muhteşem sahnelerin görsel keyfini yaşayın, hem de bu filmi sinemada o atmosferde, o sessizlikte izleyin...

"ben hiç günah işlemedim..."

Rock Swings

Şimdi muhteşem bir albümden bahsediyorum size;

Paul Anka - Rock Swings...

Paul Anka müziğini sevenler zaten bu albüme de bayılacaklar, ama onunla haşır neşir olmayanları da eğlendirecek şeyler var bu albümde... Lioenl Richie-Hello, Oasis-Wonderwall, bon jovi-it's my life, van halen-jump ve daha birçok şarkının "Paul Anka yorumları"nı dinleyeceksiniz bu albümde, ve gerçekten çok keyif alacaksınız...

Müzikal olarak sevip sevmeyeceğinizin garantisini veremem, ama sözgelimi bir Pazar sabahı kahvaltı yaparken fonda bu albüm varsa, gülümseyeceğinizin garantisini veririm...

Smells like teen spirit bile var, bayılacaksınız...

8 Mart 2007 Perşembe

8 Mart

Dünya Kadınlar Günü kutlu ve mutlu olsun efendim.

Bu özel günün anlam ve önemi aşağıda belirtilmiş, bana söz düşmüyor:

14 Şubat 2007 Çarşamba

Eskilerden Bir Sayfa Ve...

Çemberimde Gül Oya dizisinin ilk günleriydi... Uzunca zamandır beni televizyon karşısına oturtabilen ilk projeydi Çağan Irmak'ın bu dizisi... O zamanlar diziyle ilgili herşeyi izlemeye çalışıyordum. Derken bir gece Zaga'da dizi ekibini gördüm. Herkese normal sorular sorulurken, nedense Özge Özberk'in üzerine diğerlerinden daha fazla yükleniyorlardı. Ortada "o dönemin bir karakterini canlandıran birinin o dönemle ilgili herşeyi bilmesi" gibi bir zorunluluk yoktu elbette, ama Özge yine de konuya gösterdiği ilginin ve daha da önemlisi rolüne gösterdiği emek ve saygının görülmesi için uğraşıyordu...
Birden gözümde Televizyon Çocuğu programının popüler olduğu dönemlerde Okan Bayülgen'e konuk oluşumuz canlandı. ODTÜ Radyo Topluluğu başkanıydım o zamanlar, oldukça güzel ve dikkat çekici işler yapıyorduk. İlk büyük organizasyonumuz için de Okan Bayülgen söyleşisi düzenlemiştik. İçtiği özel sigara markasına kadar tüm ayrıntıları düşünmüş olmamız ve ODTÜ'de bu işi son derece profesyonel bir şekilde yürütmemiz onun da dikkatini çekmişti. Bunun devamında da bizi programına konuk etmek ve Türkiye'yle tanıştırmak fikrini bizimle paylaşmıştı, ve devamında bir gece kendimi o dönemlerin en çok izlenen televizyon programında Okan Bayülgen'in karşısında bulmuştum...
Elbette çok heyecanlıydım, ama birileri gereksiz bir şekilde "sizin böyle popüler işler yapmanız ODTÜ ruhuna yakışıyor mu" imalarına girişince biraz canım sıkılmıştı... Evet, bir şekilde onları da cevapladığımı, ve açıkçası ODTÜ'yü orada gayet güzel temsil ettiğimizi hatırlıyorum, ama anlamsız yere gerilmiştim...
Özge'nin üzerine -üstelik yine aynı programda- gelindiğini görünce ona birşeyler söylemek istedim. Genelde uzaktan izlemeyi ve karışmamayı tercih ederim, ama aklımdan geçenleri toparladım ve ona bir mail gönderdim. Ne bir cevap, ne bir takip kaygım yoktu, sadece paylaşmak ve onu anlayan birilerinin olduğunu belirtmek istemiştim... Belki de bu yüzden sonrasında ne olduğunu, mail'in ona ulaşıp ulaşmadığını merak bile etmedim, kayıtlarımdan silindi gitti...
Derken, Selma aradı Pazar sabahı... (Selma BKM kahramanlarından biridir... Kendisinden habersiz onu burada daha fazla deşifre edemem, ama her İstanbul seyahatimde görmem gereken birkaç kişiden biri olduğunu söylersem, pek sevdiğim bir arkadaşım olduğu anlaşılır sanırım.) Ankara'da olduğunu duymak güzeldi, Özge Özberk'in imza günü için burada olduklarını duymak ilginç oldu!... Sözleşildi, AnkaMall'de imza gününde Özge'nin yanında bodyguard edasıyla duruldu, Özge imza dağıtırken Selma'yla kahve kaçamakları yapıldı, özlem giderildi, geri dönüldüğünde yıllar öncesinden akıllarda kalan bu anı paylaşıldı, yorumlar yapıldı, laf lafı açtı... (İşin magazin ve "deşifrasyon" boyutuna girmeme isteğindeyim, ama Özge Özberk'in hayran kitlesiyle ilgisi ve profesyonelliği takdirle takip edildi) (Şu "profesyonellik" kelimesi de bu tür konuşmalarda ne kurtarıcı bir kelimedir!!!) İmzalar bitirildi, yemekler yenildi, ilk fırsatta görüşmek üzere sözleşildi...
Her aynı ortamda bulunduğum insanı buraya yazıyor, ya da onlarla ilgili herşeyi burada anlatıyor değilim, aksine asla suistimal etmem o samimiyeti, ama yıllar sonra böyle bir tesadüfle karşılaşmak, ve yıllar sonra bunu ona karşı dile getirebilmek benim için oldukça keyifliydi açıkçası... Böylelikle Özge'yi de bir şekilde bu sayfaya konuk etmiş olduk.

Yolu açık olası bir insan; dilerim hep iyi işlerle gündemde olma şansını yakalar Özge...

7 Şubat 2007 Çarşamba

Aydilge

EMI Music'ten sürekli bültenler gelir adresime... Önceleri oradan aşinalık oluşmuştu onun adına... Daha sonra basın sponsorluğunu yaptığımız AnkiRockFest'in katılımcılarından biri olarak görmüştüm... Ama hiç dinlememiş, aslında dinlemeye de gerek duymamıştım nedense...

Derken İstanbul'daki Gepgenç Festival'in sponsoru olduk. Bilgi Üniversitesi tarafından organize edilen festivalle yaptığımız anlaşma gereği kapanış partisinde DJ'lik yapmam gerekiyordu. 10 Aralık Pazar günü partide çalmak için Studio Live'a ulaştığımda benim dışımdaki program konusunda inanın hiçbir fikrim yoktu, tüm akışı unutmuştum.

İşte Aydilge'yi ilk defa orada dinledim. Önceleri sahnedeki kıpır kıpır genç kız ilgimi çekti (hayır, tahmin ettiğiniz gibi değil, gerçekten çok pozitifti sahnede...), ardından da şarkıları... İlk defa dinlediğim şarkılarını çok beğendim, ve Ankara'ya döner dönmez yaptığım ilk şey albümü telefonuma yükleyerek dinlemeye başlamak oldu...

Belki sözler herkesi tatmin etmeyebilir, belki besteler kimilerine zayıf gelebilir, ve birçok yerde söylendiği gibi belki Aydilge'nin sesi sizi rahatsız bile edebilir, ama canlı performansını gördükten sonra inanılmaz bir keyifle dinlemeye başlıyorsunuz "Küçük Şarkılar Evreni"ni...

(Meraklısına bir not; Aydilge Sarp'ın daha önce yayınlanmış "Bulimia Sokağı" ve "Altın Aşk Vuruşu" adında iki kitabı var...)

30 Ocak 2007 Salı

Smokie

Uzunca bir zamandır yazamadım, böyle giderse bir o kadar daha yazamam sanırım... Bu yüzden hazır bir ara yakalamışken, yazabildiğim kadar anlatayım neler olmuş dedim. hemen düşününce aklıma gelen birkaç ayrıntıyı anlatmak niyetindeyim, tabi aklıma geldikçe, ve yazabildiğimce...

Neler yaptım bunca zaman; evet hayatım İstanbul Ankara arasında mekik dokuyarak geçti, araya bir de Antalya ekleyebiliriz... Radyonun işlerinin yoğunluğunu da eklediğimiz zaman nefes almadan geçmiş bir "yılın son iki ayı"ndan bahsedebilirim... Ayrıca bu süreç sonunda Istanbul'a yerleşme sebeplerimin ben istemesem de hızla arttığını, çok yakında bunu ciddi ciddi düşünmeye başlayacağımı da eklemeliyim...:)

Nereden başlamalı acaba...

En tarihi olanı anlatayım; Antalya'daki muhteşem Smokie konserini...

Antalya'da daha önceki seyahatler sırasında BeachPark yakınlarında dikkatimi çeken bir mekandı Jolly Joker Pub. Smokie vesilesiyle mekanı görmüş oldum. Ankara'daki Newcastle'lar havasında bir pub, ama gerçekten çok başarılı. Eski Ankara'lı Hakan işletiyor mekanı ve çok ciddi bir yatırımla dikkat çekici bir hale geliş mekan... (ben her zamanki gibi iş peşinde koşturduğum için mekanın içinin fotoğraflarını çekmek aklıma gelmedi, dışarıdan bol Mydonose balonlu fotoğraflarla idare edeceksiniz.)

Konsere gelince... Aslında takipçiler bilir, grupta gitarist dışında hiçkimse orjinal Smokie elemanı değil, ama vokalden enstrümanlara kadar herşey dört dörtlük. I'll meet you at midnight, Livin' next door to Alice, Oh Carol ve daha birçok Smokie şarkısı, muhteşem bir sahne performansı ve muhteşem bir kitle...

Geriye kalan iki şey var aklımda; Antalya'da mutlaka daha fazla organizasyon gerçekleştirmek, ve yaz mevsimi dışında da zaman zaman Antalya'ya gitmek... (hatta mümkünse bir kış tatili için Antalya'ya yol almak, The Marmara'da huzurlu bir kaçamak yapmak...)

İstanbul seyahatlerinden akılda kalanlardan birkaç not; Hisar'daki Cafe Nar'dan bahsetmeliyim, ama orayı fotoğraflarıyla ve daha ayrıntılı anlatmayı planlıyorum... Ankara kökenli bir ailenin işlettiği cafe gerçekten harika... Hem çalışanların ilgisi, hem de yemekleriz lezzeti karşı konulmaz güzellikte... Ama bunların yanında bizim anılarımızda yer edinen, burnumun dibinde Bergüzar Korel kahvaltı yaparken işletmecilerin "aaa, bakın burada ünlü bir konuğumuz var, Mydonose'dan Selim burada" demesiydi... Ne kadar güldük eğlendik siz tahmin edin:) Yolunuz düşerse mutlaka orada bir Pazar kahvaltısı tavsiye ediyorum, fotoğraflar ve ayrıntı ilk Istanbul seyahatimin ardından gelecek...


Yılın sonuna doğru bir kez daha Anadolu Üniversitesi'ne davet edildik. Yonca, Kemal ve ben oldukça kalabalık bir söyleşide gençlerin sorularını cevapladık (bu "gençlerin" tabirini de biryerde kullanmış oldum ya, sırtım yere gelmez benim artık!!!). Oldukça iyi ağırlandığımız ve çok misafirperver bir ekiple karşılaştığımız bu ziyareti akşam saatlerindeki unutulmaz çiğ börek ziyafetiyle tamamlamış olduk. Bu vesileyle Özlem Hanım'a ve tüm Radyo A ekibine de teşekkürlerimizi iletmek isterim...

Yılbaşı gecesi yine çalışıyordum... Ankara Hilton'daki Doritos New Year Party'de hem sponsor olduğumuz için, hem de DJ'lik yapacağım için sürekli koştururken görüldüm:) Bir de üstüne kullanılan ekipmandaki ufak aksaklık ve biraz kayan program akışı sonrasında saat 12'de kendimi elimde mikrofon, sahnede herkese geri sayım yaptırırken buldum... Sözde sahneye çıkmaktan, ön planda olmaktan hoşlanmayan adamım, buyrun buradan alın bakalım:) Yine de keyifli bir parti olduğunu söyleyebilirim. Bir de gece saat 5'e doğru eve dönerken kendimi koruyabilseydim, yılın ilk 3 gününü yataklarda sürünerek geçirmeyecektim:)


Bir de teknolojik not; telefon merakım yakınımdakiler tarafından bilinir. Aslında Sony Ericsson W800i aldığımda benim için nokta koyulmuştu, ama telefonumun çalınması, ardından aldığımın çabucak bozulması derken Nokia'ya dönmüştüm... Ama itiraf ediyorum, N72'yi aldığım an itibariyle yeniden Sony'nin Walkman telefonlarına dönme hayali kurdum ve gözüme kestirdiğim W850i'nin çıkışını beklemeye başladım. Sanırım Türkiye'de bu telefonu alan ilk kişilerden biriyim, o derece emindim tam istediğim gibi bir telefon olduğundan... Şu anda Sony Ericsson W850i kullanıyorum ve son derece memnunum. Elbette herkesin istekleri başkadır, ama bu aralar kararsız kalanlara mutlaka bu telefonu incelemelerini öneririm...

Gündüzlerim bu aralar radyo yoğunluğundan dolayı pek nefes almadan geçiyor... Akşamları arada derede kaçamak yapabilirsem bir yemek, kahve zamanı ayırıyorum kendime... Hoş, Selen ve Zeynep tarafından hayatımda hiçbirkadın tarafından reddedilmediğim kadar çok reddedildiğimi de eklemeliyim bu noktada ama:)) (anladınız siz, hep mi işi olur insanın yahu!!!) Bazı akşamları kendime saklıyorum (Moulin Rouge ve City of Angels izlenerek, hafif çakırkeyif bir akşam, yanında da başka kimsnein anlayamayacağı bir boyutta senin için önemli biriyle geçirilirse keyfin yerinde olmaz mı...) (evet, biraz gizem yaptım eğlence olsun diye...)



aslında anlatacağım şu; eve gittiğim zamanlarda hayatım tamamen şu yandaki ufaklıkla geçiyor bu aralar, ve dünyanın en güzel şeyinin ne olduğunu hatırlıyorum yeniden... (bu benim yeğenlerimden küçük olanı, Elif...) ha, tabi bir de zamane dünyasında bir kız çocuğu büyütmenin ne zor olduğunu...
Şimdlik bu kadar, aslında çok şey var anlatacak, aklıma geldikçe sıralarım...
Tüm ziyaretçilere bir kez daha merhaba demiş olayım bu arada...