8 Nisan 2007 Pazar

Kaputaş

Yaz yaklaşıyor, hesaplar yapılmaya başlandı... Benden -bilmeyenelre- bir öneri;
Hayatımda gördüğüm en güzel manzaraya sahip bir otelde kalmıştım iki yaz sezonu boyunca Kalkan'da... Ve bir de dünya çapında tanınan meşhur Kaputaj Plajı yer etmişti anılarımda...
O yazlardan birinin dönüşünde Kaputaj Plajı'nın öyküsü hakkında kısa bir yazı yazmam istenmişti uzun zaman önce; ben de o yazıyı buraya eklemek istedim...

Yaz yaklaşıyor, buyrun efendim:)


O yoldan geçmiş olanlar bilirler; Kaş’la Kalkan arasındaki bol virajlı, ama muhteşem manzaralı yolda Kaputaş adında bir yer vardır... Kaputaş, dünyanın en güzel plajlarından birisi olarak tanınır. Onlarca dik basamaktan sıkılmadan ve pes etmeden inilmesini sağlayan, denizin olağanüstü güzelliğidir... Sahil biraz küçük, yol biraz yorucudur belki, ama karşılaşabileceğiniz en dalgalı, fakat en temiz deniz vardır orada; ve belki de bu yüzden birçok insan oraya uğramadan bitmiş saymaz tatilini...

Oysa çok azının bildiği bir başka yaşam vardır Kaputaş’da aynı zamanda...

1963 yılında Kaputaş’ın yapımı sırasında hayatını kaybeden 4 kişinin adı küçük bir metal levhadan izler denizi... Onlarcasını, binlercesini keyiflendiren, mutlu eden Kaputaş, kaç kişiye hüzün getirmiştir oysa daha öncesinde, kimse farkına varmaz...

Başka bir yerden bakmak gerekir aslında Kaputaş'ın hüzünlü öyküsüne; aynı dünyayı paylaşıyoruz yaşamak için, ama aynı dünya bambaşka hayatlar sunuyor hepimize, biraz da bizim seçimlerimizle...

En doğrusu, bazen bir nefes arası alıp da tepeden bakmak gerekir hayata... Ne çok yanlış yapıyoruz, ve aslında dahası ne de çok tekrarlıyoruz başkalarının defalarca yaptığı yanlışları...

İşin doğrusu, arada bir küçük izinler almak gerek yaşamdan...

Ne demiştik;
yaz yaklaşıyor, farkında mısınız:)

6 Nisan 2007 Cuma

Hayata Oradan Bakmak

Paulo Coelho der ki;

Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz bir çocuğun gözlerinin içine bakın, çünkü bir çocuğun bir yetişkine her zaman öğretebileceği 3 şey vardır:

1. Nedensiz yere mutlu olmak.
2. Her zaman meşgul olabilecek birşeyler bulmak.
3. Ve en önemlisi, elde etmek istediği şey için var gücüyle dayatmak.

Bu kuralları ne kadar uyguluyorsunuz son zamanlarda acaba?

Ya da şöyle soralım;
çocuk olmanın neresi yanlış???

5 Nisan 2007 Perşembe

Sangria

Yağmurlar geçecek ve bahar gelecek...

Sıcak kahveler, yerini soğuk içeceklere bırakacak. (Ben hevesle Starbucks şaheseri Mocha Coconut bekliyor olacağım.)
Ama şimdiye kadar tanışmamış olanlar bu yaz mutlaka Sangria ile buluşacak...

Eski notların arasından bana göz kırpan bir dergi sayfası sayesinde yeniden Sangria aşkım alevlendi:)

Sangria aslında şarap ağırlıklı, meyvelerle yapılan hafif bir içki. En büyük numarasıysa, hafif görünüp, birden ve çaktırmadan son darbeyi vurması... Yani "yahu meyve suyu gibi birşey bu" diyerek 1 sürahiyi devirdikten sonra başınıza gelenleri anlıyorsunuz, ama artık çok geç oluyor... (Ben bu durumu çok önceden etrafımdan çok iyi gözlemlediğim için, o sınırı hiç geçmedim, şanslıyım yani...)

İşte size çok basit, evde kısa bir sürede hazırlayabileceğiniz Sangria tarifi:

Malzemeler:

1 lt. Kırmızı Şarap
1/2 lt. Fanta Portakal ya da muadili
1 kapak konyak (olsa iyi olur)
1 kapak viski (olsa çok iyi olur)
2 limon (küp küp doğranacak)
2-3 yemek kaşığı toz şeker
1-2 "çubuk" tarçın
(1 şeftali, 1 elma küp küp kesilip malzemeye eklenirse harika olur)

Yapılışı:

Büyük bir sürahi veya çukur bir kaba (makbul olan kocaman bir cam çukur kaptır) tüm malzemeyi sırayla koyun, ve tahta bir kaşıkla karıştırın. Biraz bekletin, bol buz ilave ederek soğuk servis edin. Fazla abartmayın, tadında bırakın, işin suyunu çıkartıp tadını kaçırmayın.

(Ya da Ankara'daysanız İran caddesinde Niki Bistro'ya gidin... hem muhteşem lezzetteki yemeklerini tadın, hem de Sangria'nın tadını çıkarın... Ama hesap geldiğinde lütfen beni anmayın!...)

4 Nisan 2007 Çarşamba

IMDB

Eskisi kadar rahat olamasam, zaman bulamasam da benim için kendime ayırdığım en güzel zamanlar yemek+kahve+sinema (ve elbette aynı mantıkta bir arkadaş!) ekseninde dönüyor. Hala birçok filmin sadece sinemada izlenmesi gerektiğine inanan saf kitlenin içindeyim (yani Hollywood bana çok şey borçlu!).

Sinema dediğinizde tüm dünyanın kabul ettiği 1 numaralı kaynak The Internet Movie Database. Her ne kadar biraz "soğuk" bulsam da, bu sitenin neden takdir edilmesi gerektiğini bugün bir kez daha anladım.

Benim tutkun olduğum filmlerden biridir Sliding Doors... Birden eser aklıma, oturur yeniden izlerim. (Moulin Rouge'un en büyük rakibi!). Bu hafta bir kez daha izledikten sonra bugün IMDB'den filmin sayfasına girdiğimde en altta "Recommendations" bölümüne baktım, önerilen ilk 5 filmden 3'ünü izlemiştim, üstelik bu filmler büyük bir çoğunluğun eleştirmesine rağmen benim inanılmaz keyif aldıklarımdı. (Love Actually, Match Point ve Closer). Diğer ikisi "The man with rain in his shoes" ve "The last days of chez nous". Ahkam kesmeden önce izlenecekler listemde üst sıralarda yerlerini aldılar.

Sözün özü, IMDB iyi ki var... Evet...

3 Nisan 2007 Salı

How To Be Good

Aslında hayatım sektörel dergileri en ince ayrıntısına kadar okumakla geçiyor bu aralar, bu yüzden kitap okumak kavramı günde 5-10 sayfadan öteye geçemiyor benim için...

Ama Nick Hornby kitapları bir şekilde yakalamış durumda beni... Anlatım dili eğlenceli, ayrıntıları yakalama becerisi dört dörtlük, okuması da çok akıcı...

Kitabın adı "How to be good". Hayatınızda herşey aynı standartta giderken, birden bir şekilde dünya üzerinde varolan adalatsizliği farketseniz ne yapardınız? Hayatınızı değiştirir, sahip olduğunuz herşeyi başkalarıyla paylaşmaya mı başlardınız? Ya biri bir şekilde hayatınıza giriyor ve sizi bu yönde ikna etmeye çalışıyor, hatta bunu adım adım başarıyorsa?

Ya da, asıl can alıcı soru; siz hayatınıza devam ederken hayat arkadaşınızda bu değişimleri görmeye başlarsanız?

Kitap şu cümlelerle başlıyor:
"I am in a car park in Leeds when I tell my husband I don't want to be married to him any more. David isn't even in the car park with me."