20 Aralık 2009 Pazar

Hiç Konuşmadan Anlaşabilir Miyiz Acaba?

Baştan söylemem gerek,
Kimselerin sevmediği, duygusal olarak çok yüklü filmlere tutulmakta üzerime yoktur; özellikle de ilişkilerin arka bahçesini gerçek sertliğiyle anlatan filmlere... Closer, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, Moulin Rouge, O Kadın gibi filmleri hayatımı en çok etkileyenler listesinde ilk sıralara almam bundandır.

Sanırım bu yüzden fragmanını izlediğim an vuruldum bu filme. Hatta bu yüzden Cuma yayınımızda herkes gibi biz de Avatar'dan bahsederken, "Evet, haftanın filmi Avatar olabilir, ama ben hayatımda ilk defa izlemeden bir film öneriyorum size... Başka Dilde Aşk, mutlaka izleyin!" gibi iddialı bir cümle kurabildim.


"Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?" diyordu filmin fragmanında. Cevabını çok iyi bildiğim bir soruyla karşılaşmak beni heyecanlandırdı öncelikle aslına bakarsanız... Aşk iletişim kurmaktır derler ya hani, iletişimi çok konuşmak zannederiz hepimiz. Oysa aşkın dili sessizliktir bence; çünkü aşkta en çok konuşmadığımız zamanlarda anlaşır ve aşkta en çok konuşmadığımız zamanlarda kavga ederiz. Aynı evde, yanında onun da olduğunu bilmenin huzuruyla sessiz kalabilmektir aşk kimi zamanlar...

İlişkiler üzerine yine çokça kafa yormaya başladığım günlerde ve bu düşüncelerle izledim Başka Dilde Aşk'ı... Filmler hakkında iddialı sözler söylemek, film önermek hiç tarzım olmasa da -beni anlayabilecek takipçilere ve arkadaşlarıma- kesinlikle görmelisiniz diyorum bu filmi. İnsan ilişkileriyle, hayatla, aşkla ilgili bildiğiniz doğrular ve yanlışlar, iyiler ve kötüler, masumiyet ve suçluluk olanca çıplaklığıyla karşınıza çıkacak. Bu yüzleşmeye hazır değilseniz, bu yazı da, bu film de sizi ilgilendirmiyor kesinlikle... Ama o cesareti gösterecekseniz kayıtsız kalmayın.

Oyuncu kadrosu son derece başarılı, zaten film için ciddi bir hazırlık dönemi geçirdiklerini anlamak hiç de zor değil. Görüntü yönetmenliğinden müziklere kadar her ayrıntı için özenle çalışılmış. Filmin karakterlerinden birinin işitme engelli olmasında yola çıkılarak filmin sinemalarda altyazılı gösterilmesine kadar düşünülmüş ince ama önemli dengeler var. (Altyazılarda dünyadaki örneklerine bakarak şarkı sözlerini yazarken yanına bir nota karakteri koysalardı daha doğru olurdu aslında...)

Ama tüm bunların ötesinde, başroldeki Onur karakterine hayat veren Mert Fırat'a ayrı bir paragraf açmak gerek, çünkü zor bir rolde şapka çıkartılacak bir oyunculuk sergiliyor. Onu izlerken bir gerçekle yüzleşiyorsunuz; konuşabiliyor olmak pek de birşey değiştirmiyor aslında, sen de onun gibi aşık oluyor, sen de onun gibi öfkeleniyor ve sen de onun gibi üzülüyorsun...

Filmin sonuna doğru bir sahne izleyeceksiniz; ve aslında erkeklerin de bazen hayatı, ilişkileri ve sizi, yani sevdikleri kadınları tahmin ettiğinizin, zannettiğinizin de ötesinde önemsediğini, kimilerinin aslında gerçekten sevme yeteneği olabildiğini göreceksiniz...

Filmin son güzel notu da, bilmeyenleri Louis Aragon'la tanıştırması:

Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden
pencerelere doğru akşam üzeri el kol oynatışından
söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan

korkuyorum senden
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşama katlanmam
sevgilim...

16 Aralık 2009 Çarşamba

Ne Hikayeler Var...

kimbilir neler neler geçti başından
kimse böyle yalnız olamaz
anlat birer birer tut ellerimden
kimse böyle küskün olamaz

çizgi çizgi yüzünde
gölgeli gözlerinde
ağır sessizliğinde
neler neler var
ne hikayeler var


En baştan şunu söylemem gerek; bazı isimlerin bende bitmez kredileri vardır... Ne yaptıklarını görmeden de destek olur, yaptıkları iş hayalleri kadar büyük sonuçlar doğuramasa bile en iyiyi yaptıklarını düşünürüm. Şebnem Ferah'ın da benim için o isimlerden biri olduğunu daha önce senfonik albümünden bahsederken anlatmıştım.
İşte tam da bu sebeple, uzun zamandır ilk defa bir albümün piyasaya çıkmasını heyecanla bekledim.

Şebnem Ferah'ın Benim Adım Orman albümü bugün piyasaya çıktı. Albümü dinlemeden önce internet sitelerindeki yorumlara bakarken önyargıların insanlara neler kaybettirebileceğiyle bir kez daha yüzleşmiş oldum. Yorumların arasında son derece negatif eleştiriler vardı. Oysa albüm daha bugün piyasaya çıkmıştı, yani başka hiçbirşeyle uğraşmadan sadece albümü baştan sona dinleyenler bile tüm şarkıları en fazla üçer kez dinleyebilmişken yaftayı yapıştırabiliyorlardı. Kaldı ki, 4.5 yıl aradan sonra piyasaya çıkan, sadece kayıt aşaması bile 6 ay süren bir albümün şarkılarına dinledikçe alışabilecekleri öylesine aşikardı ki...
Albüm birkaç saattir elimde... Ve ben albümü henüz ikinci kez dinleyememişken bile ne kadar yanıldıklarını görebiliyorum. Tüm albümü ikinci kez dinleyemedim, çünkü 3. şarkı "Yalnız"ı geçip diğerlerine devam edemedim henüz.

Eleştirilerin sebebini anlamak güç değil; Benim Adım Orman albümünde ilk bakışta biraz yorgunluk, biraz bezginlik, biraz hayal kırıklığı, biraz da vazgeçmiş bir hava seziliyor. Ancak yaşama en büyük tutunuş aslında zayıflıklarımızla en çok yüzleşebildiğimiz, onları en cesurca ifade edebildiğimiz zamanlar ortaya çıkmıyor mu? Bence Şebnem'in yaptığı tam olarak bu, ve bu albüm bu yüzden yine çok iş yapacak.

Ve dahası, kimileri asla onun kadar cesur olamayacakları için onu bu kadar acımasız eleştirmeye devam edecekler.
Şebnem de aşina olduğumuz en basit kelimelerle yaşamın en ağır yaralarına dokunmaya devam edecek:

uzaklara dalıp gitme
gözlerin de dolmasın
kimse böyle yalnız olmasın

24 Kasım 2009 Salı

Eymir

(Ankara The Best, Yaz-Sonbahar 2009 sayısından...)
Başkentin en yükseklerinde, yeni yeni oluşmaya başlayan o yüksek evlerden birinin modern terasında, gözlerini ışıldatan şehrin gece ışıklarını süzüyordu sessizce… Gözlerinin parlaması ıslaklığındandı aslında. Kimileri o eşsiz yeşilini ortaya çıkarırken damlaların, kimisi yanaklarına doğru ilerleyen rimel izleri bırakmıştı.

Kim bilir kaçıncı kez bozuyordu “artık ne olursa olsun ağlamayacağım” yeminini. Hatta bir defasında, Bestekar sokaktaki o neredeyse herkesin herkesi tanıdığı mekanlardan birinde, yine böyle bir gecede, ve yine yanaklarında bu tanıdık izler varken gülümsemiş, “bu makyaj bir daha böyle bozulmayacak, görürsünüz siz!” diye söylenmişti, ”hadi bakalım, oturmaya mı geldik!” diye şakımadan önce.
Nasıl olsa kimse yoktu şimdi yanında ve nasıl olsa yanaklardaki izleri de gören olmayacaktı. Hala sözünün arkasında durduğunu söyleyebilirdi herkese, yarın sabah hiç birşey olmamış gibi “günaydın güzellikler!” derken…

Geceyarısını geride bırakıp da gecenin zifiri karanlığıyla buluşmaya çok kalmamıştı. Kaç saattir böyleydi acaba? Yani, “başkentin şerefine” diye kadeh kaldırışlarının üzerinden ne kadar geçmişti ki? Peki ya, o kadehi “sen ne zaman bana güvenmeyi öğreneceksin!” diyerek yere savurmasının üzerinden? Sahi, bir kadehin kaderi nasıl da bu kadar çabuk değişebilmişti?

Aşk böyledir zaten… Her bir harekete, sıradan mimiklere anlamlar yükleyerek başlar her şey, etrafınızdaki cisimlerle konuşmaya çalışıyorsunuzdur sona gelindiğinde…

“Sana da hiç güvenilmezmiş yani” diye mırıldandı birden. Duvarın dibindeki ufalanmış cam parçalarından biri, daha iriceydi diğerlerine göre. Bir ayna gibi kendi silüeti görünüyordu yansımasından. Camın üzerinde, uzun dalgalı saçları omuzlarının üzerinden bir kenara toplanmış, yüz hatları çok hafif bir makyajla belirginleştirilmiş, üzerindeki kısa elbisesiyle hiç de otuzları karşılamak üzere gibi görünmeyen alımlı bir genç kız vardı. Alımlı, ama yüzü düşmüş, mutsuz bir genç kız…
Camdan cevap alamayacağını anlaması için çok beklemesi gerekmedi. Uzaklarda, kayarak uzaklaşan bir minik kırmızı ışığa takıldı gözleri. Bu saatte bir uçak, olsa olsa yurtdışına gidiyordu kesinlikle. Çok değil, sadece birkaç hafta önce onlar da bu saatlerde evden çıkmış, sessiz havaalanı yolundaki yıkık camilerin ayakta bırakılmış minarelerini süzerek yol almış, modern havaalanında yıllar önceki ilk seyahatlerini konuşarak kahkahalarla uçuş saatini beklemişlerdi. Öyle çiftlerdendi işte onlar, gecenin bir saatinde de gülmek için sebep bulabilirlerdi.
“Aslında bu şehir yaptı bizi böyle farkında mısın?” demişti sevgilisi o gece, “elinde hiç birşey olmadığını zannettiğin zamanlarda da eğlenmeyi bileceksin! Çünkü yok zannettiklerin, vardır aslında.” Gerçi, okuldan sonra vakit geçirmeden İstanbul’a yerleşen arkadaşları onlar kadar gece çıkmıyor, onlar kadar eğlenceye fırsat bulamıyorlardı, ama yine de idareli olmayı öğrenmişlerdi bu şehirde.

İkisi de yabancısıydı aslında başkentin… Okullarının en başarılı öğrencileri olarak ODTÜ’yü kazanmış, endişeli bir bekleyişin ardından Ankara’ya gelmiş, okulun tanıtım turunda Eymir’de karşılaşmışlardı ilk kez…
O anda ilginç bir ayrıntıyı fark etti. Ayrı bölümlerdelerdi, ve o ayrı gruplar tesadüfen aynı otobüsle götürülmüştü Eymir’e. Yan gruptaki bermudalı, karışık saçlı, sakal olamamış tüylerle dolu yanaklı toy delikanlının sürekli ona baktığını fark etmiş, önceleri görmezden gelmeye çalışmış, ama sonunda dayanamayıp “Ne var, ne bakıyorsun öyle ters ters!” diye kızmıştı. Birbirleriyle ilk karşılaştıkları anda kurulan o ilk cümlenin, bu geceki son cümle olduğunu anladığında ürperdi. Duvarlar üzerine geliyor gibiydi, daha fazla duramayacaktı orada. Dışarı çıktı, arabasını çalıştırdı ve fazla hız yapmadan ilerlemeye başladı.

Adı büyükşehir olsa da, aslında hiç de adı gibi olmadığını, aslında küçücük bir şehir olduğunu düşündü Ankara’nın… Her sokakta tanıdık izler vardı. Işıkları görünen Kocatepe’nin hemen altındaki sinemaya gitmek için buluşmuşlardı ilk defa, güzel sanat filmlerini bir tek Kızılırmak Sineması oynatırdı o zamanlar çünkü.
Atakule bütün ihtişamıyla şehri süzüyordu uzaktan. Bir gün Atakule’nin meşhur kumpircilerinden paket yaptırmış, görevliye çaktırmadan asansörle kuleye çıkarmış, şehri tepeden izleyerek manzara eşliğinde yemeklerini yemişlerdi. Döner restorana verecek paraları olmasa kaç yazardı ki!
Anıtkabir’in ışıklarının hala sönmemiş, sönememiş, söndürülememiş olması içini ısıttı bir an. Bir 10 Kasım’da, inatla sınav yapmaya kalkışan hocaya karşı nasıl da tüm sınıfı kışkırtmışlardı. Onların bölümde olmayan sevgilisi herkese birer bayrak getirmiş, Anıtkabir’e gitmeye ikna etmişti hepsini. Üzerlerinde kırmızı tişörtleri, ellerinde bayraklarıyla aslanlı yolda çekilmiş fotoğrafları salonun hemen girişinde, en çok görünen yerde asılıydı.
Şu “A” otelle ne dalga geçmişlerdi başlarda, acaba harfler devam edecek miydi? Sonra bir gün çalıştıkları ofiste kullanılacak saksıların sadece orada olduğunu ve orada görmeleri gerektiğini öğrenince utana sıkıla içeri girmiş, kendilerini gülmemek için tutmaya çabalayarak, zor bela dışarı atmışlardı. Başka bir şehir bu kadar anı saklayabilir miydi acaba? Bu şehrin her köşesinden tarihe not düşülmüş fotoğrafları vardı, ve fotoğraflarla kayıtlara geçilen anıları. Sakarya caddesindeki çiçekçiler, Karanfildeki bankta oturan metalden yapılma ayakkabıcı, ODTÜ’nün girişindeki amblem, Ulus’taki Atatürk heykeli (atın bütün ayaklarının yerde olduğunu kanıtlayacak açıdan çekilmiş şekilde!), Karum’un kenarındaki merdivenler, trafiğe kapalı olduğu zamanlarda Tunalı Hilmi caddesinin tam ortasında bağdaş kurmuş okul arkadaşları, Kızılay’ın merkezinde metro inşaatı sırasında getirilmiş vagon cafeler, Ahlatlıbel’de tam da oturma bölümünün sonundaki büyük kayalar, ve Eymir…

Ne çok aşkın başlangıcına tanıklık etmiştir aslında Eymir... Şehir hayatının o kadar dışında, ama yaşam coşkusunun bu kadar içinde, büyülü bir tapınak. İlk karşılaşma, ilk elele tutuşma, ilk öpücük, ortak hayata dair ilk planlar, bir kadının gözlerine anne, bir adamın gözlerine baba olmasını ister gibi ilk bakışlar…
Aracını neden Eymir’e yönlendirdiğini anlamak hiç de zor değildi yani. Yine usta bir manevrayla kapıdaki görevliye selam gönderip hızlıca devam etti yoluna. Geç saatte geldiklerinde böyle yaparlardı hep. Anlaşılan artık tanınıyorlardı, peşlerine takılan olmadığına göre. Bir iki park alanını geçtikten sonra yol ikiye ayrıldı, sağdan biraz daha yukarıya çıkıp da tam tepeye yakın bir noktaya geldiğinde arabasını soldaki boşluğa çekecek, biraz müziğin sesini açarak eşsiz göl manzarasını izleyecekti. Hava böyle açık olduğu zamanlarda ayın yansıması gölde kendini gösterir, özellikle loş bir ışık verilmiş gibi olağanüstü bir görsel şölen haline gelirdi Eymir’i oradan izlemek. Öylesine sahiplenmişlerdi ki o kuytu köşeyi, başkalarının da oraya gelmeye başladığını görünce bozulmuşlardı fena halde. Şimdi kimse olmamalıydı, bu akşam yaşadıklarından sonra sadece biraz yalnızlık ve huzur istiyordu. Biraz da anıları katsa yalnızlığına ne olurdu ki sanki? Hem bilinçaltı ona bir oyun oynayıp da onu sevgilisiyle en mutlu olduğu yere getiriyorsa kime neydi ki!

Kıvrılan Eymir yolu tepeye yaklaştığında orada bir araba silüeti gördü. Canı sıkıldı, ama dönme şansı yoktu artık. Yaklaştıkça arabanın yanında ayakta duran biri ortaya çıkmaya başladı… Ve, yaklaştıkça, onu oraya neyin sürüklediğini anladığını fark etti.
Hayat ne kadar ilginç sürprizleri sahneliyor aslında, kendinizi bir anda o çok dalga geçip, çok güldüğünüz Türk filmlerindeki sahnenin içinde buluveriyorsunuz!
Yan yana geldiklerinde ikisi de aynı anda aynı cümleye başlamaya yeltendiler, oysa kimsenin kimseden özür dilemesi gerekmiyordu. Konuşmaya vakit yoktu, bir an durakladılar, ve sımsıkı sarıldılar, yıllar önce burada ilk defa sarıldıkları gibi…

“Bu şehri seviyorum ben yahu” dedi adam, “kendini atıyorsun dışarı, şehrin yolları bir dostun kolları oluveriyor, seni kucaklayıp tam da olman gereken yere bırakıveriyor…”
Kim bilir kuruluşundan bu yana kaçıncı aşk acısına arabuluculuk yapıyordu Eymir, sanki üzerine vazifeymiş gibi!

* * *

Başkentin en yükseklerinde yeni yeni oluşmaya başlayan o yüksek evlerden birinin modern terasında, gözlerini ışıldatan şehrin gece ışıklarını süzüyor genç kadın sessizce. Yanında, hayat onları nereye savurursa savursun hep en yakınında olmaya söz verdiği hayat arkadaşı var... Tam da bugün kaçıncı yıldönümü Eymir’de ilk karşılaştıkları ve kızın “Ne var, ne bakıyorsun öyle ters ters!” diye çocuğu tersleyişinin bilinmez, ama ikisi de farkındalar hayatlarının en büyük güzelliğini bu gri şehre borçlu olduklarının.

“Başkentin şerefine” diye kaldırdıkları kadehlerinin camına Ankara’nın yalnız gölgeleri yansıyor. Bir yanda Atakule, bir diğer tarafta Anıtkabir göz kırpıyor… Birazdan Ankara’nın tüm güzelliklerini, her sokağına işlenmiş anılarını unutacak, sonradan pişman olacakları bir tartışmanın içine girecekler. Ama bu şehirde bütün yollar yine onlara çıkacak, çünkü Ankara tüm misafirlerine yaptığını onlara da yapacak, yaşamdaki öncelikli değerlerini fark edebilmeleri için bir şans sunacak, hata yapan gururunu bir kenara bırakacak, hesap tutmaya gerek duymadan geri adım atacak…

Evet, belki söyledikleri gibi, bu şehrin merkezindeki yaşam öykülerin rengi kolay kolay grinin ötesine geçemeyecek, ama denizsiz Ankara’nın Eymir’i varoldukça, okyanuslara sığmayacak hikayeler onun patika yollarında renk bulmaya devam edecek.

(Eymir fotoğrafı: Aykut Erda)

17 Kasım 2009 Salı

Dip.....


Dibe vurursun bazen...
Evet, gerçekten “bazen”, “zaman zaman” der gibi yani. Öyle hayatında bir kere yaşayıp, sıranı savıp yürüdüğün bir “nefessizlik arası” değildir dibe vurmak! Ve aslına bakarsan, öyle senin başarınla, başarısızlığınla, becerinle, beceriksizliğinle, yalnızlığınla, kalabalıklığınla ilgili değildir. Hatta, aslına bakarsan, tam da “sonunda hayatımda herşey yolunda gidiyor, başardım galiba” dediğin an çıkar karşına dip canavarı!
Sersem anında yakalandığın için anlamazsın önce, algılamaya başladığında inkar süreci başlar... İnkardan kabule geçmen çok zaman almaz.

İlk kez yaşıyorsan, daha ötesi olmadığını düşünüyorsundur, bu yüzden o kadar unutulmaz bir acıdır belki de. Sonrasındakilerde ise öğrenmiş olursun, en acısı bile sırasını savıp gidiyordur bir şekilde. Hayat efendi bazen yapar bunu sana ve kısa ya da uzun, kafasına göre bir süre belirler, sen ne yaparsan yap o süreyi ne uzatabilirsin ne de kısaltabilirsin; yaşarsın ve biter.
Çamurla dolu bir birikintiye düşmek gibidir biraz, efendice beklersen vakti geldiğinde biri çeker çıkarır seni, emin ol çıkacaktır elini tutacak biri, bir eski dost ya da yeni bir ten... Ama çok debelenirsen olduğun yerde, biraz daha saplanırsın çamur deryasında dibe, seni çekmeye gelecek olanların işini zorlaştırırsın en fazla; hem emin ol çıkacaktır elini tutacak biri, bir eski dost ya da yeni bir ten...
Betimlemeler sıkıcıdır aslına bakarsan, ben sana çamura batmak derken senin ruhun daralıyor olabilir. Ama dibe vurmak da işte tam bu ruh halidir. Kalbin sıkışır, etrafındaki herşey, bomboş gökyüzü bile üzerine üzerine bastırır... Bütün dünya üstüne gelir, her şey ters gider, kimseye güvenemez, kimseye gülümseyemezsin. Yüzüne yakışmayan, kalıbı oturmayan sahte gülücükler seni senin kadar önemseyenleri ikna edemez.
“Seni senin kadar önemseyenler!”
Öyle birilerinin varolduğuna inanınca ya da aslında varlığını hatırlayınca çıkmıyor muydun zaten dipten?

Dibe vurursun bazen...
Evet, gerçekten “bazen”, “zaman zaman” der gibi yani. Öyle hayatında bir kere yaşayıp, sıranı savıp yürüdüğün bir “nefessizlik arası” değildir dibe vurmak. Ve aslına bakarsan, öyle senin başarınla, başarısızlığınla, becerinle, beceriksizliğinle, yalnızlığınla, kalabalıklığınla ilgili değildir. Hatta, aslına bakarsan, tam da “sonunda hayatımda her şey yolunda gidiyor, başardım galiba” dediğin an çıkar karşına dip canavarı!

Ama yıllarla öğrenirsin ki geçer, o da geçer... Belki hayata karşı eskisi kadar coşku dolu bakmaz, belki hayatın ucundan o kadar sıkı tutmaz olursun, ama yürümeyi öğrenmişsindir işte... Ağır adımlarla... Bir adım at, durakla sağa sola bak, devam, bir adım daha, durakla, önüne bak, devam, bir adım daha, yavaşla, yanındakinin çelmesini kontrol et, devam, bir adım daha, yavaşla, sırtını dayadığın destek hala orada mı, devam, bir adım daha, yavaşla, nefes al, nefes al, nefes al, biliyorum zorlanacaksın ama nefes al, devam.....

8 Ekim 2009 Perşembe

2 Ekim 2009 Cuma

Nick Vujijic: "I love living life, I am happy!..."

Hayatın size en acımasız davrandığı (yani aslında sizin öyle zannettiğiniz) anlarda Nick Vujijic'i hatırlayın:



(Türkçe altyazılı versiyonu için buraya tıklayın.)

Sonra da onun web sitesini ziyaret ederek bizim "tüm sahip olduklarımız"la yaptıklarımızı onun "eksiklikleri" ile yaptıklarının yanına koyun...
Sonra biraz daha düşünün...

29 Eylül 2009 Salı

Gemi Beklemek

Bundan uzun yıllar önce (1999 diyelim), henüz sadece sürücü ehliyeti sahibi ama sürücü becerisi yoksunu bir heyecanlı gençken, bir araba almak üzere yola çıkmıştık. Önümüzde iki seçenek vardı, Peugeot 106 ya da Fiat Palio arasında seçim yapmaya çalışıyordum. Peugeot biraz ağır bassa da hayatımda ilk defa duyduğum bir kavram, kararımı yeniden gözden geçirmek zorunda bırakmıştı beni:
"Kusura bakmayın, sizden şimdi peşinat almam gerek ama arabanın elinize geçmesi 1 ayı bulur. Gemi bekliyoruz şu anda..."
Hiç anlam verememiş, hatta kapıdan girdiğimiz andan itibaren son derece ilgisiz davranan "tok satıcı"nın bizi sallamaya çalıştığını, "gemi beklemek" gibi komik bir kavramın gerçek gerekçe olamayacağını düşünmüştüm...
Kimse içime sinmeyen bir şeyi yapmam için ikna edemez beni! Üstüne bir de diğer taraftan bize son derece uygun fiyatlı bir seçenek sunulunca hemen kararımızı vermiştik ve bir anda bir Palio sahibi olmuştum...

O gemiye uzaktan el sallayışımızın üzerinden 10 yıl geçti...
Askerlik dönüşü bir geçici mobillik dönemim vardı, onu tazelemek de tam planladığım gibi sonbahara, yani 2010 model araçların piyasaya çıkış dönemine rast geldi. Birtakım seçenekler değerlendirildi (ki ben bu araştırma sürecinin uzamasından gerçekten çok rahatsız oluyorum, keşke hemen olsa bitse hızlıca her şey!) ve sonunda bir modele karar kılındı. Bir yandan da ÖTV indirimini yakalama çabasında olduğum için, ben tüm işlemleri hızlıca tamamlamaya niyetlenmişken yine o sihirli cümleyle karşılaştım:

"İşlemleri yapalım, indirimi de yakalayalım, ama arabanın gelişi ay sonunu bulur. Gemi bekliyoruz..."


"Hayat aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamaktan ibarettir aslında..." gibi bir özlü söz var mı acaba? Yoksa da artık oldu! Muhtemelen o an odada bulunan hiç kimse benim neden gülümsediğimi anlamamıştır, en fazla 3 hafta nasıl bekleyeceğimi düşündüğüm gelmiştir akıllarına... Oysa hayatın tam ortasında hep karşımıza çıkan "dejavu" diye bir kavram var, ben de bir kez daha onunla yüzleşiyorum işte.
3 haftanın dolmasına birkaç gün kaldı. Eğer yolda batmadıysa, gemi limana yanaşmış olmalı! Emin değilim ama büyük ihtimalle şimdi de "tırlara yüklendi, yoldalar" süreci vardır... Bekleyelim ve görelim bakalım...

Bir de son not; hayatınızın her anında (ya da herhangi bir anında) küçük ya da büyük farketmez, bir şeyler isterken dikkatli olun, gerçek olabilirler!

(Fotoğraflar: Gemi yolculuğunu tamamlayarak karayla buluşan New Ford Fiesta'lar...)

22 Eylül 2009 Salı

Bayram Sabahları...

Kimine yaşamın en önemli günleri, kimine sadece kısa bir tatilken,
birçoğumuza iki nesil ortasında, arada derede kalmaktır, bazen de aidiyet yoksunluğudur aslında bayramlar ve özellikle de bayram sabahları…
Çocukluk masumiyetiyle sabah ne giyeceğine akşamdan karar vermek, sabah erkenden kalkıp duş almak, traş olmak,
ama baba sabah namazına camiye giderken kaytarmaktır...

Ramazan sonrası ilk kahvaltıya heyecanla oturmak, koca bir ay boyunca her gece senden önce uyanıp senden sonra uyuyan annene çay koymak,
ama sevgilinin mesajıyla kahvaltı masasında onu yalnız bırakıp konuşmak için kuytu odaya kaçmaktır...

Bayram gelenekleriyle abinin elini öpüp, şaka olsun diye ondan beş lira harçlık almak,
ama yeğenine cebindeki son yirmi lirayı verirken, arkadaşlarla buluştuğunda cebindeki "abi beş lirasıyla" rezil olmadan ne içebileceğini hesap etmektir...

Yıllar boyunca koca sülalenin gururla senden mühendislik, doktorluk, öğretmenlik beklemesinin karşılığını veremediğin halde hep "iyi evlat" olarak sunulmaktan keyif almak, bayram ziyaretlerinin gözbebeği olmak,
ama onların hiç kabullenemeyeceği, anlayamayacağı bir işte hasbelkader iyi yerlere geldiğini anlatamayacağın için erkenden evden kaçmaya çalışmaktır...

Ev baklavasıyla, yaprak sarmasıyla, dişlerine yapışıp bir türlü çıkmayan bayram şekerleriyle dünyada aslında güzel ve masum şeylerin de hala varolabildiğini hatırlamak,
ama o masumiyet üzerine yapıştığı için saçma salak dünyada ne kadar çok ezildiğini, kimse için kötülük düşünmemenin sana nasıl da ağır bedellerle geri döndüğünü farketmektir...

Birbiriyle uyumsuz, yamalı ama tertemiz bayramlık kıyafetleriyle akraba, eş dost ziyaretine giden "sözde varoş"u imrenerek izlemek, çocukluğuna geri dönmek istemek, herşeyi en baştan yaşamaya yeltenmek, bayram harçlığıyla lunaparka gitmek, sinemada ne zamandır beklenen filmi izlemek, hesapsız arkadaşlarla bir kola eşliğinde bilmemkaç saat kafede oturmak, bayram gününe mahsus "akşam ezanından sonra da dışarıda kalabilme" lüksünü sömürmek, eve döndüğünde amcanın dizlerine oturup gözlükleriyle oynamak, akraba ziyaretinden dönerken dolmuşun arka koltuğunda babanın kucağında uyuyakalmaktır...

Ve hafızan sana tüm bu eski ama eskimemesi gereken ayrıntıları hatırlatırken, cep telefonun hiç susmazken, ardarda aynı cümlelerle mesafeli, birbirinin aynı, soğuk bayram kutlama mesajları gelirken, gerçekten samimi bir "nice bayramlara" özlemine hasret olduğunu fark etmektir artık bayram sabahları…

Nice bayramlara…

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Rock Star!


Sorarım kendime;

Acaba bir gün böyle bir durumla karşılaşma ihtimali görebilseydim, mühendislikten vazgeçmeyi göze alabilir miydim?



Youtube izleyemeyenler ya da daha iyi görüntü kalitesi isteyenler Intel'in Sponsors of Tomorrow sayfasını ziyaret edebilirler...

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Yeniden Aşık Olabilmek...

Selim yazdı, Banu canlı yayında okudu:



önceleri farketmediğin, ihtimal vermediğin, ya da aslında görmezden gelmeye çalıştığındır,
sonra aşama aşama kendindeki değişimleri izlerken fark edersin yeniden aşık olduğunu…

onunla aynı ortamda bulunduğunda elin ayağın birbirine dolanmaya başlar. saçma sapan konuşur, ortaya ilgisiz laflar atar, hep dikkatini sana vermesini sağlamaya çalışırsın. güzel cümleler kurma yeteneğine sahip olan sen gider, diplerde saklanan utangaç insan ortaya çıkar. heyecanlanırsın, hızlı konuşursun, cümlelerin yarısına gelmeden tonlamaların bitmeye başlar. kaldı ki, belki o zaten seni dinliyordur, ama hep gözüne batmaya çabalarsın işte...
kılık kıyafetin bambaşka bir düzene bürünmeye başlar. pantalonlarınla tişörtlerin uyumlu, gömleklerin temiz olmasına her zamankinden daha çok dikkat etmeye, sabahları evden çıkmadan önce ayna karşısında daha fazla zaman geçirmeye başlarsın. kıyafetler akşamdan seçilir, ama yine de sabah üçüncü, dördüncü denemeyi bulduğun olur. dişlerini fırçalama alışkanlığın pekişir, bitip birikmiş parfüm şişelerini yenileriyle değiştirirsin. büyük iş toplantılarına bile geniş kargo pantalonunla, dağınık saçlarınla katılmayı kabullendirtmişken patronuna, gönüllü bakımlılık giriverir ansızın hayatına. berbere, kuaföre gitme sıklığı artar, giyim kuşam alışverişin yükselir, kendini sık sık gözucuyla son trendleri takip ederken yakalarsın...
onunla aynı ortamlarda daha fazla zaman geçirmek için taklalar atmaya başlarsın. günde 15 dakikacık görüyorsundur belki, onu 20 dakika yapabilmek için koşturursun çoğu zaman. yüzüne şımarık gülümsemeni takınarak girdiğin ortamda onunla gözgöze gelirsin, yüz kasların sana ihanet etmeye başlar, gergin misin, mutlu musun anlayamazsın, yüzün şekilden şekile girer. hem zaten ona da fazla bakamazsın o saatten sonra. gözgöze gelirseniz açık vereceğinden korkuyorsundur.
heyecanla gidip de onu göremediğin zamanlarda bir ağırlık çöküverir üzerine, hem de ne ağırlık! dünya durdu zannedersin, ve bir daha hiç dönmeyeceğine inanırsın. insanlar birşeyler söyler birşeyler anlatırlar, ama sen o hikayenin içinden yavaşça çekilip uzaklaştırılan filmin esas kahramanı gibisindir. ne söylediklerini duyabilirsin, ne de seslenmelerine bakabilirsin. gelmişsindir, görememişsindir ve bitmiştir, sen oracıkta kaybolmuşsundur artık.
ilgisiz görünüp, tesadüf taklaları atarak ortamlar oluşturmaya çabalarsın. tesadüfen telefon numarasını alır, tesadüfen aynı projede buluşur, tesadüfen aynı arkadaş grubuyla eğlenceye çıkar, tesadüfen onunla yanyana oturur, tesadüfen onunla başbaşa kalırsın. gel gör ki, için sana uçsuz bucaksız çığlıklar atarken "seviyorsun, seviyorsun işte!" diye, sen onun yanıbaşındaki "yeni tanışılan iyi arkadaş" rolünde ödüle gidersin. kimbilir, belki oradan da seni heyecanlandıracak mesajlar giriyordur aralara, ama korkaklığın cesaretine açık ara üstünlük sağlamıştır. reddedilmeyi erteliyorsundur aslında kendi kafanda, insanın kendine en ama en güvensiz olduğu süreçtir çünkü içine düştüğün, kimsenin uyandıramadığı, kimsenin cesaretlendiremediği...
kendi eksiklerini keşfetmeye başlar, kendi suratına çarparsın hatalarını. yalancılığınla yüzleşirsin en çok. karşı koyamadığın heyecanını inkar eder, üzerine oturmayacak kılıflarla süsleyip kapatırsın benliğini. hep bir kavga vardır iç dünyanda. en kendinden kaçabildiğin anlarda, en onunla yüzleşebildiğin anları yakalarsın. internet sitelerinde onun adına komik yorumlar yapar, telefonuna dostane mesajlar yazar, hasbelkader eline ulaşan fotoğraflarını süzmeye başlarsın. liseli saf aşıklar gibi fotoğrafla konuşurken bulursun kendini, kimse farketmeden kendine geldiğin için şükredersin. gülümseyerek poz verdiği fotoğraflarına bakarken heyecenlanır, onun mekanlarına onunla gittiğinizi hayal edersin. kolkola girdiği arkadaşlarına burun kıvırır, elini omzuna atan karşı cinslere sinir olursun. sanki onu umursamıyormuş gibi, onunla ilgisi yokmuş gibi, ama aslında tamamen ona hitaben mesajlar yazarsın iletilerine. hem ilgilenmiyor görünüp, hem de delicesine dikkatini çekme çabasına girersin. onlarca satır yazışırsınız, aradan cımbızla çekip çıkarttığın bir cümleyi yorgan yaparsın gecelerine. belki karşılık bulursun bir an, ondan sana doğru yarım adım gelir, inanmaz, sen kaçmaya başlarsın bu defa. sen de değişirsin o süreçte, hep sorgular, hep korkak yanının ardına saklanır bir insana dönmüşsündür çünkü.onunla yaşamayı istediğin hayallerin yönetmeye başlar hayatını. güne onun gülümseyen fotoğrafıyla başlar, günü arabanda onun adını haykırarak bitirirsin. çocukça bir meraktır işte, onun adı senin sesine yakışıyor mu, duymak istersin.
yakışır, gülümsersin...

şansın varsa, yolun bir gün gerçekten ona çıkar, ve şansın varsa o yolun ucunda en baştan bu yana seni bekleyen insan sana kucak açar.yok eğer hayal gücün çok fazla girdiyse yaşam yoluna, suratını asar, hayatın sıkıcı, durağan temposuna geri dönersin. yaşadıkların yanına kar kalır, yeniden aşık olabildiğini, duygularının sana yeniden aynı heyecanı yaşatabildiğini, yediğin kazıkların seni hiç de hayattan koparamadığını farketmenin keyfini yaşarsın. yüzüne aptal bir gülümseme yapıştırır, yoluna devam edersin. "ya olsaydı" diye mırıldanır, sadece o ihtimali hissetmeye bile değdiğini söylersin kendine.
çünkü önceleri farketmediğin, ihtimal vermediğin, ya da aslında görmezden gelmeye çalıştığındır, ama nefes alabildiğini hatırlamanı sağlayandır yeniden aşık olmaya başlayabildiğini farketmek...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Bir Klip Yapmak, Ve Çok Güzel Yapmak!

Son zamanlarda izlediğim en başarılı prodüksiyon. Üstelik öyle ciddi profesyonel firmaların eline düşmeden, kendi büyüklüğünde bir prodüksiyon... İzleyin, anlayacaksınız:



(Youtube izleyemeyenler için Dailymotion linki: burada).

İzlediğinize göre klibin yapım hikayesini merak etmeye başlamışsınızdır. "kasimzorlu" isimli kullancı twitter'da hikayeyi şöyle anlatmış (yazıyı aynen kopyalıyorum, yazım hataları da yazara aittir!):

"Klibin yönetimi ve prodüksiyonu 2 kişi tarafından yapılmış; Hal Kirkland, Masa Kawamura, Hal ve Masa Bartle Boogle Hegarty NewYork şubesinde reklamcılık yapıyorlar.
Projeye başlarken aşmaları gereken birkaç önemli zorlukla karşılaşmışlar.
1.si 0 bütçe; ellerinde klibi çekmek için hiç para yokmuş.
2. si filmi çekecek yönetmenlerin NewYork'ta olmaları Sour grubu üyelerinin ise Tokyo'da yaşıyor olmaları
3. ve en önemlisi ise Yönetmenlerin BBH de tam zamanlı olarak çok yoğun çalışıyor olmaları.
Yukarıdaki sınırlılıklar klibin çekilmesine engel olması yerine klibin çekileceği ortamı yaratmış ve klibi webcamler aracılığı ile çekmeye karar vermişler. Sour grubunun çok sadık bir üye kitlesine sahip bir forumu bulunuyor. Forumda grubun hayranlarına klip çekiminde gönüllü olmaları için çağrı yapılmış ve dünyanın heryerinden bir sürü hayran gönüllü olmak için sıraya girmiş bunlardan en şaşırtıcı olanı ise Portekiz’in küçük bir kasabasından çekime katılan hayran olmuş.
Takip eden birkaç ay çekimlerle sürmüş 80den fazla insan aktif olarak çekimlere webcamleri aracığı ile katılmış. Herbir bölümle yönetmenler bizzat ilgilenmişler ve kaydetmişler.
Şarkı ise hayatta kendine özgü sesini ve rengini keşfetmeyi ve insanın ancak bireyselliği benimseyerek dünyanın geri kalanının ona sunduklarını anlayabileceğini anlatıyor. Şarkının anlamı ile klibinin çekilme yöntemi ayrıca bir ahenk oluşturmuş."

Son bir not da benden; adamların üretkenliği böyle hayata geçerken, biz Türklerin üretkenliği de onların ürettiklerini yayınlarken ortaya çıkıyor. Grubun adı "Sour", şarkının adı "Hibi no neiro". Bu şarkı Facebook'ta "vay hibinolar, süper video yapmışlar" diye dolaşıyor! Türküz değil mi?...

20 Temmuz 2009 Pazartesi

İlk Defa...

...
Kafası allak bullaktı...
Bir tarafta eğer denemezse asla öğrenemeyeceği bir aşk, diğer yanda o adımı atarsa parmaklarının arasından süzülerek kayboluşunu an be an izleyeceği ve durdurmak için hiçbir şey yapamayacağı, yılların hızla kayboluşuna meydan okuyabilmiş bir dostluk...
Birini kaybetmeyi göze alamazken, diğerinin göz kırpışlarına karşı koyamıyor, adım atmayıp da kaçırma ihtimalinden ölesiye korkuyordu. Ne de olsa, anlatılamamışların, denenememişlerin, hasıraltı edilmişlerin bıraktığı yaralar hep daha derine gidiyor, kabuk bağlayamıyor, iyileşemiyordu bir türlü. Kapanmamış izlerle yaşamaya daha fazla tahammül edemeyeceğini öğreneli de çok fazla olmuyordu açıkçası, malum, yıllar sanki öğrenilmesi gereken tüm gerçeklerin öğretici acılarını tam da mutluluğu yakaladığın anların yanıbaşına serpiştiriyordu itinayla...

Bir insanın asla yapmamalıyım dediği bir hareketin ilk adımını atabilmesi için öyle zannettiğiniz gibi ciddi karar aşamaları yaşanmaz iç dünyalarda. Bir anlığına kontrolü kaçırırsın ve kendini “hayır yapmamalıyım” cümlesini duymazken ve artık çıktığın o yolda durmazken, duramazken bulursun...

“Aslında planladığım birşey değildi bu, hatta şu ana kadar hiç aklımda bile yoktu, belki bedeli çok ağır olacak, ama bunu yapmak zorundayım...” dedi adam.
Sesi titriyor muydu acaba? Hay Allah, oysa bu cümleyi çok kendinden emin bir tonlamayla söylemeliydi, hiç böyle cılız bir sesle konuştuğunu duymamış, böylesine fısıldar gibi cümleler kurmamıştı daha önce.
Geri dönüş yoktu artık. Gözleri ışıl ışıl parlayan kıza yaklaştı, küçücük vücuduna nazire yaparmışçasında dolgun ve şekilli dudaklarını kendi titrek dudaklarıyla buluşturmak üzereydi artık. Ne yaptığından çok da emin değil gibiydi aslında, kelimenin tam anlamıyla korkuyordu!
Haylazlık yaptıktan sonra cezasını öğrenmek üzere eve babasının gelişini bekleyen çocukların ürkekliğinde geçirmişti geride kalan son -sadece- birkaç dakikayi, ona tarihin sil baştan yazıldığı binyıllar gibi gelen birkaç dakikayı. Hayatının en azından son birkaç yılı, o kızla çok çok daha fazlasını hayal etmekle geçmişti geçmesine ama elindekini kaybetmeyi, yani nefes almaktan vazgeçmeyi göze alamıyordu...
Kalp atış ritmleri heyecanla ona gerilim filmlerinin korkutucu fon müziğini yapadursun, kızın gözlerine baktı dudaklarını ona yöneltirken.
İşte tam o anda gülumsediğini farketti kızın. Tüm dünyanın başına yıkıldığını gördü kızın gözlerindeki kendi yansımasında... Evet, alenen gülümsüyordu! O kadar mı uzaktı adamın iç dünyasının hayalleri kızın dünyasına? O kadar mı çocukça, o kadar mı komik görünüyordu acaba karşıdan? Durup geri mi çekilmeliydi? Zararın burasından dönse kar olur muydu, doğru muydu neresinden dönülürse kurtarılacağı efsanesi?
Duramadı, dönemedi,
Ve dudaklar buluştu...
Kız geri çekilmemişti belki ama, pek karşılık vermiş gibi de değildi. Hem aslına bakarsanız, adamın bunu farkedebilme güdüsü yerle bir olalı da asırlar geçmişti; ya da doğrusunu söyleyelim, ona asırlar gibi gelmiş üçbeş saniye daha!

Şimdi hiç hatırlayamadığı o oniki yaşındaki ilk öpücüğünde de böyle birşey olmuş olmalıydı muhtemelen. Ne kendisi farkındaydı ne yaptığının, ne de “öpücük” dediklerinin ne olduğunu tanımlayabilecek durumdaydı. İçi tir tir titriyordu ve belki de bu gerçek olanca çıplaklığıyla farkedilebiliyordu dışarıdan! Bittiğim an dedikleri tam da bu ana yakışan bir kalıpmış demek ki!
O bunları düşünedursun, kızın gülümsemesi büyüdü, ve kız gülümsedikçe küçüldü, küçüldü, kayboldu adam...
Ölüm sessizliğini bozan da o ana kadar tek kelime etmeyen kız oldu zaten:
“Salak,” dedi artık ağız dolusu gülmeye başlamışken, “artık gerçekten bunu yapmaktan vazgeçtiğinden şüphelenmeye başlamıştım!... Ne kadar uzun zamandır bunu beklediğimin hiç farkında değilsin, sana nasıl da tutulduğumla ilgili hiç bir fikrin yok değil mi! Gel buraya!...”
...
Sonunda yazım aşamasına gelebildiğim ikinci kitaptan bir bölüm... (Yazım aşaması demek, önümüzde hala uzun bir vakit olduğu anlamına geliyor. belki de 1 sene kadar, kimbilir...)

11 Temmuz 2009 Cumartesi

United Breaks Guitars!

Son zamanlarda gördüğüm en eğleneceli "tepki", hem de tam anlamıyla "based on a true story"!
Önce Radikal gazetesindeki haber metni:

MONTREAL - Kanadalı müzisyen, gitarını kırdığını iddia ettiği Amerikan havayolu şirketinden hıncını, YouTube’da büyük ses getiren eleştirel şarkısıyla aldı. Dave Carroll adlı müzisyen, klipte United Airlines şirketinin bagaj görevlilerinin geçen sene Chicago Havalimanı’nda 3 bin 500 dolarlık özel gitarına zarar verdiğini alaycı bir dille anlatıyor.
“Grubumuz uçağın kuyruk kısmında oturuyordu. Bizim müzisyen olduğumuzu bilmeyen bir kadının ‘Aaa, gitarları fırlatıyorlar!’ dediğini duyduk. Pencereden bakınca olanları gördük” diyen Carroll, zararının tazmin edilebilmesi için şirketin peşinde dokuz ay koştuğunu fakat bir sonuç alamadığını anlatıyor.
“Ben de ‘United Gitarları Kırıyor’ adını verdiğim şarkıyı yazdım” diyen Carroll’ın siteye koyduğu şarkı, dört günde yarım milyondan fazla kişi tarafından tıklanarak olay yarattı. Televizyonlardan gelen söyleşi taleplerinin ardı arkasının kesilmediğini söyleyen Carroll, internetteki başarısı karşısında kendisini iki kez arayan havayolu şirketiyle konuşmaya ‘fırsat bulamadığını’ söylüyor!

Siz kırdınız, siz düzeltmelisiniz
Bundan mesulsünüz, kabul edin
Başka bir şirketle uçmalıydım
Ya da arabayla gitmeliydim
Çünkü United gitarları kırıyor.

Ve işte o video:


(Youtube izleyemeyenler buraya tıklayarak videoyu Dailymotion'dan izleyebilirler.)

9 Temmuz 2009 Perşembe

Bir "Çalma" Hikayesi...

Bir hevesle başlamıştır herşey....
Hesap kitap tutmadığı halde matematiğinize ihanet eder, ailenizden ayrı bir eve çıkarsınız. Aslında bir 37 ekran televizyon, bir çift kişilik yatak, ve anneden kapılmış birkaç tavadan oluşmaktadır evin ilk eşyaları, ama dünyayı değiştirecek güce sahip olduğunuzu düşünmeye başlamışsınızdır artık. Ne de olsa en kıymetli hazineniz yanınızdadır; yıllar boyu harçlıklarınızı yönlendirdiğiniz yegane kaynak, müzik setiniz ve eşsiz müziklerle dolu arşiviniz... Kimileri special edition, kimisi size özel imzalı, kimisini şimdi almaya kalkışsanız paranız yetmez.

Öyle bir heyecandır ki o ilk günler, sanki hayatınızın her boş anını evde geçmek zorundaymış gibi hissedersiniz.
Bir gün, bir öğlen vakti dışarı çıkar, normalde restaurantta yemek varken güzel güzel, yemekleri paket yaptırır, hevesle eve dönersiniz. Elinizdeki torbalarla binbir manevra yaptıktan sonra tam da anahtarı kapıya doğru uzatırken bir ayrıntı dikkatinizi çeker. Kapının kenarından normalde olması gerektiğinden daha fazla ışık süzülmektedir apartman koridoruna. Filmlerdeki gibi hafifçe itersiniz parmağınızla, ve ağır çekimde açılıverir kapı...
Gözlerinize daha bavuldan çıkartılıp dolaba yerleştirilmemiş olarak bıraktığınız kıyafetleriniz ilişir önce; annenizin ütüsü bozulmasın diye özene bezene katladığı gömleklerinizin üzerinde çamurlu ayak izleri vardır... Sevgilinizin yazdığı mektuplar, hani kokusu kaybolmasın diye binbir özenle sakladığınız mektuplar yırtılıp yerlere saçılmıştır; muhtemelen para aranmış ve bulunamadığı için öfkeye kurban edilmiş şekilde.
Siz henüz şoku üzerinizden atamamışken, gözleriniz tam köşedeki boşluğa ilişir. Müzik seti... Ve müzik arşivi...
Komşular kapıdan kafalarını uzatıp "iyi iyi, aman iyi ki birşey bulamamışlar, aman geçmiş olsun, kaset maset, sidi midi önemli diil" tadında, tatsızlığında cümleler kurarken, siz onların asla anlayamayacağı bir hüzne gömülürsünüz. İki damla gelir tıkanır gözlerinizin ucuna, anlamayacaklar diye tutarsınız kendinizi. Kime inandırıcı gelecektir ki bir insanın her biri için başka hikayeler yüklediği müziklerinin artık kaybolmasının böyle yaralayıcı olabileceği...

Prosedür işler, polis gelir. Evden neyin eksik olduğunu sorar,lar “CD arşivim” dersiniz, cevabınızı duyunca gülümserler, üstüne bir de vakitlerinin gereksiz yere gasp edildiği düşüncesiyle fırça yersiniz. Sözde parmak izleri alınır, o esnada cebinden walkmaninin ucu görünen genç polis yanaşır sessizce;
"Arkadaşım, seni çok iyi anlıyorum ama altın, para filan olmadıkça sen bu işi unut..."
Siz unutmuş, unutacakmış gibi yaparsınız...
Polisler gider, tek demirbaş plastik sandalyeye oturup evi baştan aşağı gözden geçirirsiniz. Gözünüz bir kenara bırakılmış paket içindeki yemeklere ilişir. Poşeti çöp yapar, çamurlu gömlekleri doldurursunuz içine. Keyfiniz alt-üst olmuştur, ama işte tam da öyle anlarda dinlemek istediğiniz, sizi tedavi edecek müzikleriniz de yoktur artık...
Ne yemeğin tadı kalır, ne müziğin, ne de daha bir gün öncesinde hayatınızı değiştirdiğini düşündüğünüz yeni evinizin. Kendi eviniz yabancı olur size, siz küskün hayata.

Derken yatağınızın başucunda, her gece uyumadan önce eşsiz gülümseyişine bakarak uyukladığınız sevdiğinizin fotoğrafı gelir aklınıza. Bir korku, bir heyecan bastırmaya başlar, duvarlar üzerinize gelir, korkarak yönelirsiniz odaya. Ve, ne mutlu ki, onu bütün güzelliğiyle o fotoğrafta yine size gülümseyerek bakarken görürsünüz.
Heyecanınız o anda yavaşça yatışır, yüzünüzde aptal bir gülümseme oluşur.
Bir insana tüm saflığıyla aşık olmanın, bir sevdayı tüm saflığıyla paylaşmanın dünyadaki en sınırsız güç, en büyük keyif olduğunu hatırlarsınız...
Gülümseyerek evdeki demirbaş sandalyeye oturur, elinize lütfedilerek size bırakılmış telefonu alırsınız. Numaraları ezberden çevirirken, yeni arşivinizin ilk şarkısını bulmuşsunuzdur çoktan;
hayat devam ederken tüm güzelliğiyle,
herşeye rağmen...
(son günlerde etrafta çokça konuşulmaya başlanan hırsızlık olayları üzerine yakın geçmişten bir hikaye...)

7 Temmuz 2009 Salı

Gone Too Soon...

born to amuse,
to inspire, to delight
here one day
gone one night.

like a sunset
dying with the rising of the moon
gone too soon...


They keep on talking, 'cause you are a great star,
a great star that they will not see once again...

Whatever they say,
RIP MJ...

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Mojo, In Yer Face ve Dib Sahne

Başlıktaki sıranın tersinden başlayalım.

Dib Sahne:
Başkentten uzak kaldığım yaklaşık 1.5 yıllık sürecin ardından geri döndüğümde (öncesinde ve sonrasındaki "uyum" sürecini de katarsak 2 yıl diyebiliriz aslında) itinalı bir "hayata adaptasyon süreci" yaşamaya başladım. Bu dönemde dikkatimi ilk çeken şey Ankara'daki bilindik mekanların popülaritesini kaybetmesi, ortaya yeni cazibe merkezleri çıkmaya başlamasıydı. Hakkında onca şey duymuş, onca etkinlikte adını görmüş olmama rağmen Dib Sahne'yle bir türlü tanışamamıştım. Mojo gecesi, herşeyden önce mekanı görmemi sağlamış oldu. Ve söyleyebileceğim tek şey var, Tunalı-Esat kesişimindeki o "karanlık" kapıdan içeri girerken böyle bir mekanla karşılaşmak aklınızdan bile geçmiyor. Erdal Beşikçioğlu'nun mekanı küçük olmasına rağmen çok şık olmasının ötesinde, güzel tasarlanmış sahnesi ve son derece başarılı ses sistemi hemen göze çarpıyor.

"In Yer Face" Akımı:
Gündelik yaşamı konu edinen, seyirciyi kullandığı dil ve imgelerle şaşırtan her türlü kötülüğün olasılığını sergileyen, tabuları yıkmayı amaç edinen "dolaysız" tiyatro anlayışı olan In Yer Face (ya da In "Your" Face), adını da "herşeyi seyircinin suratına tokat gibi inen" formatta anlatmasından alıyor. En dikkat çekici özellik ise kayda değer derecede müstehcenlik ve şiddet öğeleri de barındırıyor olması. Kökeni 1960'lı yıllara kadar uzanan bu akım, 80'li yıllardan sonra hızlı bir ivme kazanıyor ve özellikle Avrupa'da dikkat çekici oyunlar ortaya çıkmaya başlıyor.

Mojo:
Jezz Butterworth tarafından yazılan, İlham Yazar'ın yönettiği Nusret Şenay, İnanç Konukçu, Ali Yoğurtçuoğlu, Doruk Nalbantoğlu, Berkan Şal ve Sertaç Teker'in sahne aldığı Mojo için önce klasik bir tanıtım:

Olay Londra Soho’da Atlantic adlı bir gece kulübünde geçer. Sokakta şarkı söylerken keşfedilen 17 yaşındaki Parlak Johnny, Atlantik Klüp’ün sahibi olan Ezra tarafından himaye edilmektedir, ancak giderek büyüyen bir hayran kitlesine sahip olan Johnny için başka kulüp sahiplerinin de planları vardır ve gerektiğinde şiddete baş vurmaktan çekinmezler.
Soho’nun gece hayatına, kaybolmuş umutsuz insanlarına, müziğe, uyuşturucuya, cinselliğe ve şiddete hiç de alışık olmadığımız bir dille yaklaşıyor MOJO.
Dib Sahne'nin tamamının oyun alanı olarak kullanıldığı Mojo, Ankara seyircisine tiyatroyu bambaşka bir açıdan seyretme olanağı tanıyor.

Dürüst olmak gerekirse arsız bir tiyatro tutkunu olmadım hiçbir zaman, ama zaman zaman "show tarafı" kuvvetli yapımları organizasyon gözüyle izlemekten çok keyif aldım. Banu'yla beraber yaptığımız programda sıkça bahsettiğimiz ve mekan sahibi Erdal Beşikçioğlu'yu önümüzdeki haftalarda programda konuk edeceğimiz için oyunu görmek istedik. İlgililere ön bilgi olması açısından şu notu da iletmekte fayda var; ilk gün saat 21:00'da başlayan oyuna 21:02'de gelebildiğimiz için mekana giremedik. Yani, mekanın tamamı oyun sahnesi olarak kullanıldığı için kesinlikle geç kalmamanız gerekiyor. (Kapıdaki görevlilerin bu "içeri alamama" sürecinde son derece pozitif ve nazik davrandıklarını da belirtmemiz gerek. Öte yandan, bu geç kalma durumu sayesinde de yıllar sonra ilk defa eski dost efsane mekan Papsi'de bir akşam geçirme şansını yakaladık!)
İkinci gün tüm program ekibi olarak (Banu, Selim, Tamer, Kurtuluş, Miray) tedbirli ve vaktinde oradaydık elbette. Kısa bir bekleme sürecinin ardından biz de tüm konuklarla beraber koltuklara "paylaştırıldık" ve aslında tüm hikaye orada başladı.

Yukarıda da belirttiğim gibi, bir tiyatro oyununu yorumlayacak ve eleştirecek kapasitem de, lüksüm de, niyetim de yok, ama "sahne arkası" ayrıntılardan birkaç not düşmem gerek.
Oyun döner sandalyelerde izleniyor ve aslında olayın en büyük esprisi burada. Mekanın tamamı kullanıldığı ve değişik sahneler mekanın değişik yerlerinde oynandığı için sandalyenizle sürekli değişik yerlere dönüyor ve oyunu değişik açılardan izliyorsunuz. Yani aslında siz de bir şekilde oyunun interaktivitesinin içine katılıyorsunuz. Oyunda (ve oyuncularda) müthiş bir enerji var. Her sahne, her bölüm öylesine tempolu oynanıyor ki bazen hangi tarafı izleyeceğinizi ya da nerede kaldığınızı takip edemez hale geliyorsunuz (bunu negatif anlamda söylemiyorum). Oyun bittiğinde gerçekten kelimenin tam anlamıyla yorulmuş ve "In Yer Face"in iddialı söyleminde olduğu şekliyle "tokat yemiş gibi" oluyorsunuz. Ama oyun o kadar akıcı ve tempolu ki, izlerken aklınıza başka hiç birşey gelmiyor, elinizdeki içki bardağının hala aynı dolulukta olduğunu farkedip hatırlamanız için bile dakikalar geçmesi gerekiyor.
Kendi adıma eleştirebileceğim tek şey çok ama çok fazla küfür kullanılması. Evet, hem oyunun hem de "in yer face"akımının içinde varolan bir kavram bu, ve hayır ben sütten çıkmış ak kaşık değilim, ancak bazı sahnelerde ve kimi repliklerde küfürler sadece oyunun o havasını güçlendirmek için oraya sıkıştırılmış ve eğreti kalmış gibi görünüyor... Ancak, sonuçta bu da o formatın dahilinda varolan bir kavram, kabullenmek gerek.

Oyunla ilgili en önemli notlardan biri de karşınıza tam anlamıyla bir "prodüksiyon" çıkması. Giriş jeneriğinden, çıkış jeneriğine, arada oyuncular tuvalette birşeyler tartışırlarken "gizli" kameradan görüntülerin ve konuşmaların ekrana yansımasına kadar çok keyifli ayrıntılar var. (Görüntüler deyince aklınıza başka şeyler gelmesin, konuyu zorlamayın lütfen!)

Ve müzikler!... Daha önce söylediğim gibi mekandaki ses sisteminin başarısı, seçilen müziklerin "şahaneliğiyle" bir araya gelince tam bir müzik şöleni çıkıyor ortaya. Yani tam anlamıyla "Rock'n Roll Lives Forever" durumu var.

Bunlar bir anlamda ön gösterimlerdi. Oyun, Eylül'den itibaren mekanda düzenli olarak sahnelenmeye başlanacak. Kesinlikle izleyin, kayıtsız kalmayın. Biz mutlaka bir kez daha izleyeceğiz, size de öneriyoruz...

29 Haziran 2009 Pazartesi

Cuma Akşamları...


Haftaya Paydos gerçekten çok keyifli gidiyor... Banu'yla her program sonrasında birbirimize bakıp gülümsemeye başlıyoruz. Doğru insan, doğru proje! Daha önce belirtmiştim, bizi radyonun genel çizgisi ya da "başarısı" şu anda çok ilgilendirmiyor, yaptığımız işin hakkını vermeye ve keyif almaya bakıyoruz...
Önümüzdeki hafta Ekşi Sözlük yazarlarını konuk edeceğiz. Benim için çok ilginç olacak, hem tarafsız, hem tarafım... Belki de programı tamamen Banu'ya bırakıp konuk yazarlar tarafına geçebilirim, neden olmasın:) Ama o heyecanın öncesinde hala Cem Adrian rüzgarının etkisindeyiz. Bunun iki sebebi var; birincisi Cem Adrian hayranlarının ona bağlılığı gerçekten çok takdire şayan bir yoğunlukta, ikincisi ise Cem'in gerçekten son derece pozitif, son derece "gerçek" biri olması...
Yaptığımız en keyifli programlardan birisiydi. Benim için de "belli etmeden durumu kurtarma" çalışmalarını sergilediğim anlara sahne oldu:) Şu kadarını söyleyebilirim, programın içinde gayet sakin bir şekilde "o zaman şimdilik bir parça daha dinleyelim, birazdan devam ediyoruz" tadında bir cümle kuruşum, ardından da mikrofonun kapandığı an itibariyle stüdyodaki 5 kişinin birden (ben de dahil elbette!) kahkahalarla yere düştüğü anlar bile oldu... Evet, o derece!...
Cem Adrian'la birlikte onun süper ekibini, yani Erkan Tatoğlu ve Hümeyra Uçan'ı da konuk ettiğimiz ve bizim çok keyif aldığımız bu özel programı Mixcloud sayfamızda dinleyebilirsiniz.

(imeem'in durup dururken kayıtları sadece üyelerin kullanımına açmaya başlaması sebebiyle şu anda dinlenemeyen "Geceyarısı Öyküleri" program kayıtlarını da orada toplamayı planlıyorum, ilgililerin bilgisine:) )

28 Haziran 2009 Pazar

Bir ÇGHB hikayesi...


Hiç şüphesiz bu yıl "show biz" sektöründeki en önemli iş "Çok Güzel Hareketler Bunlar"...
Bu akşam sezon finaliyle tatile giren proje, televizyondaki başarısının yanında, turnelerde Türkiye'de uzun zamandır görülmemiş bir etki ve güç yakaladı. Bir süre önce tek gecelik gösteri için Ankara'ya geldiklerinde gördüğüm manzara gerçekten inanılmazdı. BKM Basın İlişkilerinden sorumlu Selma Semiz'in de söylediği gibi, Tarkan'ın en zirve zamanları da dahil olmak üzere birçok organizasyona şahit olduk, ama böylesine çılgınca bir hayranlık hiç görmedik şimdiye kadar...

Size durumu şöyle özetleyebilirim:
Solda gördüğünüz çanta ve hırka Büşra Pekin'e ait. Anadolu Gösteri Merkezi'nde oyun bittikten sonra ekip hayranlarla buluşacak ve imza dağıtılacak, fotoğraf çekilecek. Öylesine ciddi (ve çılgın) bir kalabalık var ki, oyuncuları onların arasına göndermenin en doğru yolu bulunmaya çalışılıyor. Bazı oyuncular ellerindeki çantaları ne yapacaklarını düşünürken, Selma "O benim arkadaşım, merak etmeyin" diyerek elime birkaç çanta tutuşturuyor. Zaten beni aralarda sahne arkasında da gördükleri için içleri rahat. Kapı aralığından bizim kalabalığı görüyor olmamıza rağmen, bulunduğumuz yer loş olduğu için ben de rahatım, herşey kontrol altında... Oyuncular kapıdan göründüğü an itibariyle belki ancak yıllar önce Elvis'in konsere çıkarken karşılaştığı gibi bir çılgınlık çıkıyor ortaya. Abarttığımı düşünmeyin, orada olsaydınız bana hak verirdiniz. Ben o karambolde sessizce kenara çekilip beklemeye başlıyorum. Derken yanımdan koşarak geçen gruptan bir kız duruyor ve bana bakarak söylenmeye başlıyor:
"Aaaa, inanmıyorummm! Büşra'nın çantasıyla hırkası bu di mi, di mi!!! Yaaa, ben gördüm senii, bu onun hırkasııı! Aman Tanrım!..."
Yani, evet, bu onun çantası ve hırkası, da ne yapabilirim ki?...
Kızlar çantaya ve bana bakıyorlar, ben duymamış ve anlamamış gibi şaşkın şaşkın kafamı tavanda dolaştırıyorum. Hayır, durum da öylesine garip ki, ortada sadece iki seçenek var:
Birincisi, hırka ve çanta bana ait olabilir, ki bu seçeneği düşünmek bile istemiyorum!
İkinci seçenek de, hırka ve çanta kız arkadaşıma ait, ve ben artık kaç yaşında biriyle birlikteysem kız çığlıklar atarak oradaki kalabalığa karışmış! Evet, bu da hiç uygun bir durum değil!
Allahtan şanslı günümdeyim, ben ne yapacağımı ve kutsal emanetleri nasıl koruyacağımı düşünürken yanda Ersin ve kalabalık bir güruh beliriyor, kızlar "Eeersiiiinnn!" diye hedef değiştiriyorlar. Ben de fırsattan istifade hemen kapının kenarına ve karanlık bir bölgeye kaçıyorum. (Ve başıma ne iş açtıklarını unutmamak için Büşra'nın çantası ve hırkasını fotoğraflıyorum!:) )

Devamında ekiple yemek, If Performance Hall'da Bora Uzer izlemeye teşebbüs etmek, kalabalık ve birtakım sarhoş hayranlardan dolayı erkenden çıkmak durumunda kalmak, otel lobisinde geç saate kadar süren keyifli bir sohbet. Ve ekibin neden bu kadar başarılı olduğunu bir kez de "kamera arkası"ndan görmek, o derece yoğun tempoyu idare edebilmelerini ve çalışkanlıklarını takdir etmek...
Birkaç ismi yeri gelmişken yazmam gerek; Büşra, Oğuzhan, Eser, İbrahim, Zeynep ve Gülhan'a özel teşekkürler ve sevgiler samimiyetleri için... (Ve elbette Selma! Her zaman!)
Ve yine yeri gelmişken yapmadan geçmek istemediğim bir de BKM Mutfak eleştirisi; akraba, hemşehri, eş dost kontenjanından ekibe girenlerin (Ersin dışında) aralarında çok eğreti durduğunu düşünüyorum. Gerek sahnede, gerekse sahne arkasında...

Sezon finali yaptılar ama onlar boş durmayacaklar bu arada. Eser ve İbrahim'in öncülüğünde uzun zamandır akıllarında olan senaryoyu yazabilmek için birkaç haftalığına bir sahil kasabasına kapanmayı planlıyorlardı, umarım yapabilirler. Zira bu tempoyu yakalamışken iyi bir senaryoyla o rüzgarı arkalarına alarak kariyerlerinin en büyük adımlarını atmalılar, aksi takdirde ne bu rüzgarı ne de aynı ekip ruhunu bir daha bulamayacaklardır.

Bu durumda bana düşen, 2010'un da onların yılı olmasını dilemek...

25 Haziran 2009 Perşembe

"Gidemem"... "Unut"... "O Kadın"...

Haziran'a çok yakışan "Kırkikindi" yağmurları,
Yağmura çok yakışan "O Kadın" şarkıları...

ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir


SEZEN AKSU - GİDEMEM (O KADIN)

o sevgiler ki yoktular
onlar ümitlerimizdi
ne ümitler yaşlandı gel zaman git zaman


SEZEN AKSU - UNUT (O KADIN)

20 Haziran 2009 Cumartesi

Tarih Yazmak


İlgili aramalar:  galatasaray -  arena

Bir önceki yazımda Galatasaraylılığımın şeklini ve sınırını açıkça belirtmiştim. (Bir çocuk 5-6 yaşında Galasaraylı olmaya karar verdiyse ve 13 yaşına kadar şampiyonluk görmemesine rağmen takımından vazgeçmediyse ne yaptığını biliyor demektir). O yüzden bu videoyu bir fanatik taraftar olarak değil, son derece başarılı bir PR çalışması ürünü ve önemli bir belge olarak buraya eklemek istedim.

(Hagi'nin golünde kale arkasında sevinen top toplayıcı çocuğu tanıdınız mı?)

Fanatik ve Taraftar

tarih: 4 kasım 1992
yer: ali sami yen stadyumu
sebep: galatasaray-eintracht frankfurt karşılaşması

iki kardeş, ikisi de üniversite öğrencisi, ikisi de iyi birer galatasaray taraftarı (ama kör fanatik değil!)
o dönemler avrupa başarıları henüz hayalden bile uzak, dolayısıyla bir alman takımını eleme şansı yakalamış olmak, insanın hayatında bir defa görebileceği bir sahne.
(diye düşünülüyor yani o zamanlar...)
harçlıklar son damlaya kadar biriktiriliyor, okullar bir şekilde asılıyor, trene biniliyor ve soğuk trende ankara-istanbul yolculuğu yapılarak, ardından da hiç vakit harcanmayarak stadyuma gidiliyor.
mahşer günü gibi, inanılmaz bir kalabalık.
maçın başlamasına saatler var, ama biletler bitmiş, bilet alanlar bile içeri girmekte zorlanıyorlar. ama günlerdir kurulmuş bir hayal var, görevliler "bilet kalmadı" diye bağıradursun, inatla sıra yapıyor insanlar gişelerin önünde.
derken bir karaborsacı dolaşmaya başlıyor ortalıkta.
abi kardeş son paralarını çıkartıyorlar, ama iki bilet için yeterli değil para. tüm cepler itinayla kontrol ediliyor, yemek parası da dahil ediliyor, ama hala eksik var...
oflayıp puflayıp ağlamaklı gözlerle boşluğa bakarken iki kardeş, sıranın hemen arkasından bir adam cüzdanını çıkarıyor. cüzdanında görünen son para bilet için gerekli farkı tamamlayacak, ama başka parası yok adamın. kardeşler itiraz ediyorlar, adamın son parasını alamayacaklarını söylüyorlar inatla, ama adam ısrar ediyor.
"ben izmit'ten geldim, siz ta ankara'dan gelmişsiniz bu maça, benim dönüş tren biletim var hem, yemek de yemeyiveririz, noolacak ki" diyor.
gönülsüz, ama çaresiz alınıyor para, ve hasbelkader içeriye girebilen son kişiler oluyor o üç kişi.

saatler geçmek bilmiyor, güneş altında karınlar acıkıyor, bünye su istiyor.
bir süre sonra yukarıdan bir ses duyuluyor "ankaralı, izmitli!... alın şunları kardeşler, afiyet olsun..."
elden ele sandviçler ve içecekler geliyor, yani herkes herşeyin farkında.
yani aslında futbol bahane, insanlık heryerde...

maç başlıyor, henüz 5. dakika. uğur tütüneker gol atıyor, yanda rastgele birilerine sarılıyor kardeşler, tesadüf ya, izmitliyi buluyorlar yine...
gülümsüyorlar...
"kardeş," diyor izmitli mutlulukla,
"ben fenerliyim aslında biliyor musun... ama milli davadır bu, cimbom kazansın biz de seviniriz. hem hikaye bunlar yahu, insanlık öldü mü.."

yıllar geçiyor, insanlar galatasaray fenerbahçe diye salyalar akıtarak birbirlerini bıçaklıyorlar... az önceki hikayenin kahramanı olan sizin gözünüzde sağlam bir galatasaraylı, ama herşeyin öncesinde doğru düzgün bir adam olarak (olmaya çalışarak) yıllar öncesinin izmitli adamı canlanıyor;

"insanlık öldü mü?..."

17 Haziran 2009 Çarşamba

Mikrofon Kardeşliği!

Banu'yla birlikte program yapıyor olmamız, tamamen konuşma üzerine kurulu bir radyoda birbirimize sırtımızı çekinmeden dayayabiliyor olmamız boşuna değil... Programdan aldığımız keyif de, deneyimli konuklarımızdan duyduğumuz övgüler de aslında mikrofonun karşısına doğru insanla çıkmaya, uzun yıllara dayanan iş arkadaşlığına ve dostluğa dayanıyor...

Tozlu yapraklar şahittir:)

Nostalji...


Ocak 2003...

Radyo Mydonose'da 22:00-24:00 arası "Night Fever" isimli bir program yapıyorum. Radyo Mydonose'un çok popüler olduğu, benim de öykülerle dikkat çekmeye başladığım dönemler... Söyleşilerden, röportajlara yoğun bir trafiğimiz var. Gazi Üniversitesi İİBF, internet sitesinde bir online dergi yayınlıyor ve Özlem Şahin benimle röportaj yapmak istediklerini söylüyor. Ben de sanki işi yokuşa sürüp de o kadar nazlanan ben değilmişim gibi uzun uzun cevaplar veriyorum Özlem'in sorularına. (Muhtemelen bunda soruları e-mail yoluyla alıp cevaplamamın etkisi vardır.)

Hiç beklemediğim bir yerden karşıma çıktı bu kayıtlar, ve benim için gerçekten çok ilginç oldu. Bazı bölümleri çıkartmam belki de daha iyi olacaktı, ama aslına sadık kalmakta fayda var. Birkaç dakikalık zaman yolculuğu yapmaktan kimseye zarar gelmez...

* * *
Ve yeni bir yıla merhaba dediğimiz bugünlerde Türkiye'nin en yeni ve daima yeni kalacak olan tek radyo istasyonu Radyo Mydonose’un hiç eskimeyecek ismi Selim Karakaya bu ayki konuğum.

Türkiye'nin en yenisi Radyo Mydonose'da eskiyen gün yerini geceye bırakmaya hazırlanırken dinleyicilerine pozitif bulaştıran gizemli sesinle akşamları daha da keyifli yapanlardansın. Belki de radyoculuğun renginin yansımasıyla iyimser bir kisiliğin olduğu sinyallerini sesindeki gizemden anlayabiliyoruz. Peki evdeki Selim nasıl biri? Selim'in hikayesi nedir?

Klişe bir cevap ama, aslında evdeki Selim yayındakinden çok da farklı değil… Elbette çıkıp da orada yaşamımı anlatmıyorum, ama yayına yansıyan herşey kendi hayatımın yansımaları… Özellikle de hayata bakış açısı olarak… Ben de herkes kadar sorunlarla uğraşıyorum, benim de son ödeme günü bekleyen faturalarım, zaman zaman ağrılarıyla beni çıldırtan bir midem, bir gün söylediğini diğer gün unutan arkadaşlarım ve içinde hüzünler de barındırmış bir geçmişim var; ama hayat birşeylere ya da birilerine kızarak geçmiyor, geçmemeli… Ben kontrolün kesinlikle herkesin kendi elinde olduğuna inanıyorum, ve bunu uygulamaya çalışıyorum hayatımda da, yayınlarımda da…
Çok sevdiğim, yayınlarımda da sık sık tekrarladığım bir söz vardır: "Güzel bakan güzel görebilir, ve ancak güzel görebilen hayatından keyif alabilir…" herşeyin sırrı burada… Hayat her zaman kolay olanı sunmayacak bize, biz ayırdedebilmeyi, ve seçmeyi öğrenebilmeliyiz herşeyden önce… Ben hayatın keyfini çıkarmaya ve canımı sıkanları da görmemeye çalışıyorum, yayına yansıyan da bu aslında.

Radyo tutkusu Selim için ne zaman başladı?
Aslında ben bir mizah yazarı olma niyetindeydim… Bir mizah dergisine duvar yazıları yazdığım sırada dinlediğim radyolara ve programcılara kızarak "Ben bunun daha iyisini yaparım" dememle, "Radyo ODTÜ kuruluyor" afişini görmem aynı zaman rastladı… (O dönemde başvurduğum ve benimle ilgilenmeyen 2 radyodan birinin beni tek sorumlu, bir diğerinin de yüksek bir rakamla program yapımcısı olarak işe almak istediklerini, benim de bir Türk filmi edasıyla "bi zamanlar bi genç vardı…." repliklerini sıraladığımı anlatmalı mıyım acaba?… zamanla birtakım şeyler değişiyor!…)
1994'te Radyo ODTÜ kuruluş çalışmalarına başladı, ve ben de o ekipte kendime bir yer buldum; radyonun aşama aşama kurulmasıyla hayatımın aşama aşama değişmesini eşzamanlı yaşadım… Yani geç kaldığım bir derse yetişmeye çalışırken birilerinin asmaya çalıştıkları ve o sırada yere düşen afişi görmem hayatımın değiştiği andır!…
Sonrasında 1997'de aldığım bir telefonla bu defa Radyo Mydonose'un kuruluş ekibine geçtim. Zaten aslına bakarsanız bir radyonun en yorucu ama en keyifli dönemleri kuruluş zamanlarıdır. Herşeyin tek tek şekillendiğini izlemek ve orada bir rol alıyor olmak dünyanın en güzel şeyi…

ODTÜ Radyo Toplulugunda uzun ve yorucu eğitimden geçenlerdensin, sonrasında topluluk başkanlığı ve gecen yıl topluluk derslerine Banu Tarancı'yla birlikte konuk olarak katıldın. Neler hissettin? -Çok keyifli bir söyleşiydi doğrusu-

ODTÜ Radyo Topluluğu bence bu işi Türkiye'de yapan en iyi "özel" kurum… Orada derslere katılırken sadece radyo yayıncılığı adına değil, hayatımla ilgili de çok fazla şey öğrendim… Belki de bu yüzden hala gönülden bağlıyım, ve bir gün sektörün içindeki çıkmazlardan çok sıkılırsam yeniden oraya dönüp başladığım yerde bu işi bitirmek hep aklımda kalacak… Biz orada bir üniversitede hiç gerçekleşmemiş şeyleri başlattık, ve şimdilerde yeni gelen ekipler bizim yaptıklarımızdan çok daha fazlasını, çok daha iyi bir şekilde yürütüyorlar… Başlangıç noktasını bütün sıkıntılarıyla birlikte yaşamış birisi için şu anki durumu görmek gerçekten gurur verici…
Topluluk her yıl Radyo Dersleri kapsamında derslere konuk ediyor beni, ben de her seferinde bir başka programcı arkadaşımla gerçekten büyük keyif alarak gidiyorum deneyimlerimi paylaşmaya… Çok klasik olacak belki ama, ben o sıralarda otururken en az onlar kadar istekli ve heyecanlıydım, ve o anda benim önümde "bir zamanlar bu sıralarda oturan birisi şimdi orada" ikonu yoktu. O sıralarda oturan yüzlerce kişiden sadece bir tanesinin hayatında bir tek şeyi iyiye götürebilecekse söylediklerim, inanın bana herşeye değer. Aynen yayında söylediklerimle o gece bir tek kişinin bi parça gülümsemesini sağladıysam herşeye değeceği gibi.
Bir de o söyleşilerde şunu belirtmeye çalışıyorum; evet dışarıdan göründüğünden kesinlikle daha zor ve uğraş gerektiren bir meslek bu, ama dünyanın en keyifli, en mutluluk veren işlerinden birisi yayıncılık.

Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinden ODTÜ'den Kimya Mühendisi sıfatıyla mezun olup, farklı bir dünyada yer almak riskli bir karar değil miydi sence de? Risk almayı sevenlerden misin?

İnsanın oturup düşünerek ve isteyerek yapmaya karar verdiği hiç birşey risk değildir bence. Sonunda ne olacağını tahmin edemeyebilirsiniz ama istiyorsanız, denemelisiniz. Denememek daha büyük bir risk aslında.
Dürüst olalım, ben henüz mezun değilim. ODTÜ'nün tarihine geçecek bir öğrenci olma yolunda son basamaktayım. Kimya Mühendisliği yapmayacağımı 2. sınıfa başlarken anladım zaten. Fakat, Türkiye'de yayıncılık anlamında özel sektörü destekleyebilecek bir eğitim veren üniversite ya da bölüm bulamadım o dönem. Şimdilerde üniversitelerde ilgili bölümlerin daha iyi eğitim vermeye başladığını düşünüyorum, ama o zaman şartlar bana uygun değildi. İkincisi de, bu kadar emek verdiğim ve hayatımı bu kadar değiştiren bir okulun mezunu olmak ve diplomasını almak istedim, bu yüzden okula devam ettim.
Zaten bir gün bir şekilde yayıncılıktan vazgeçsem bile fabrikaya kapanmak gibi bir niyetim yok. Ortaokul başlangıcıyla birlikte okulla aynı zamanda sürekli yapmış olduğum işler, ve kazanmış olduğum "mesleki tecrübeler" var, onları şu anda da zaman zaman değerlendiriyorum… Bir kebapçı açarak herşeyden önce para tasarrufu yapabilirim mesela.

Biraz da Night Fever'dan bahsedelim istersen. Hafta içi her akşam 22-24 arası eskiyen gün yerini geceye bırakmaya hazırlanırken iyimser, sıcak sesinle bize özel dakikaları daha da keyifli yapanlardansın. Her akşam anlatığın hüzünlü ya da çarpıcı, bazıları belki başka hiçbir yerde duyamayacağımız, öyküler Night Fever'ın olmazsa olmazlarından. Kendi yazdığın öyküler de var mı?
Başlangıçların ve bitişlerin çok önemli olduğuna inanıyorum. İnsanlar günü "gülümseyerek" bitirebilmeliler, çünkü keyifli uyursanız, güzel uyur, ve keyifli uyanırsınız.
Yanımda sürekli bir not defteri taşımıyorum, ama gün boyunca bana keyifli görünen şeyleri -mutlaka onu "benim anlattığımı" ayrıdettirecek bir yorumla- yayına dahil ediyorum, yani bir anlamda "yaşayan" bir program yapıyorum. Ama marifet gazeteden gündemdeki ilginç bir haberi alıp da okumak, duymayanlara duyurmak değil; onu "sizin yorumladığınızı" insanların aklında bırakabilecek şeyler yapabilmek. Yoksa Türkiye'nin neredeyse tamamı okur-yazar artık. Bu ülkede yaşıyorum, ve bu ülkenin insanlarını ilgilendirecek herşey beni de ilgilendiriyor.
Öykülere gelince… Bu konuda tevazu göstermek istemiyorum, kimse böyle şeylerden haberdar değilken öyküler okuyordum yayınlarımda, şimdilerde sabah programcıları bile dahil etmeye başladılar programlarına. Yine bir fark var ama; elbette bilindik öyküleri de birtakım şeyleri tekrar farkedebilmemiz, yeniden hatırlayabilmemiz adına zaman zaman yeniden okuduğum oluyor, ama genelde yayındaki iki öyküden bir tanesi kendi yazdıklarımdan seçiliyor. (Ve açıkçası bunu duyanların şaşırıyor olması da beni çok keyiflendiriyor.) Bir sır verelim; istisnaları tabi ki vardır, ama ne zaman yayında isim vermeden "yazar demiş ki…." diye başlayan bir anons varsa, Selim'in yazdığı birşeyler geliyor demektir.
Ve en çok sorulan sorulardan birinin cevabı; evet, o öyküleri kitaplaştırmak gibi bir proje var, ama çalışmalar biraz zaman alıyor. Belki de yakında...

Türkiye'nin en yenisinde Radyo Mydonose'da Selim on air... Radyo kanallarını degiştirirken Radyo Mydonose frekansına bakmadan, nerede oldugumuzu anlayabiliyoruz. Sence bunun sebebi ne? Hep aynı çizgide (latin ağırlıklı) müzik yapmak avantaj mı?

Bence istikrar her konuda çok ama çok önemli. Elbette dünyadaki gelişmelere kayıtsız kalınamaz, kalınmamalı, ama her radyonun bir karakteri olmalı. İnsanlar ne olacağını merak etseler de, nasıl şeylerle karşılaşabileceklerini bilmeliler, "kötü" sürprizlere yer olmamalı. Türkiye'de sektör yeni yeni oturuyor, ve yasanın çıkmasıyla birlikte bir doğal seleksiyon başlayacak. Bu işi gerçekten hakkını vererek yapamayan radyolar mecburen kapanacaklar, ve sektör işi bilerek ve hakkını vererek yapanlara kalacak. Ardından da Amerika'da olduğu gibi Türkiye'de de çok yakında sadece belirli müzik türlerinin yayının yapan radyolar oluşacak, bu kaçınılmaz bir gerçek.
Radyo Mydonose bu anlamda zaten bir adım önde gidiyor. Ama dahası, biz Dünyadaki Latin müzik akımın Türkiye'de ilk keşfeden radyo istasyonu olduk ve öncülük yaptık. Aslında Radyo Mydonose "Middle of the Road" tarzında yayın yapıyor, yani her tarzın en iyilerine yer veriliyor yayında, ama latin ağırlıklı olduğumuz da bir gerçek. Sonuçta bu bir seçimdir, ve biz bir Akdeniz ülkesine en çok yakışacak müzik tarzını seçtiğimize ve bunu başarıyla uyguladığımıza inanıyoruz; araştırma sonuçları da bunu gösteriyor…

Peki Selim nelere maydonoz olur?

Son aldığın albüm... St. Germain-Tourist
Son gittiğin film... Elbette Harry Potter (herkes gibi!…) ve Kızıl Ejder
En sevdigin yemek... Bilimum kebaplar ve salatalar, ama annemin biber dolması, ve kız arkadaşımın spesiyal sucuklu yumurtası!…
Favori aktristin... Bir dakika bile düşünmeden Charlize Theron!…
Son okuduğun kitap... Erkekler Dile Gelse - Alon Gratch ve Mutluluk - Livaneli

Peki programlarının kilit noktaları var mı? 'İşte en çok bu anını seviyorum...' dediğin...

Öyküler gerçekten çok ilgi çekiyor ve merakla bekleniyor, öykünün bittiği tam o anda insanların akıllarından neler geçtiğini hayal etmeyi çok seviyorum. Bir de bazı olaylara kimsenin farkedemediği yerlerden baktığım oluyor, o ayrıntıları yayına taşırken gerçekten çok keyifleniyorum.
Ve, yıllar geçmiş olmasına rağmen hala ilk anonsuma girmeden önce kalbim daha hızlı çarpar. Bu heyecanın hiç geçmemesi en büyük dileğim, çünkü o zaman bu işin sonuna gelinmiş demektir…
Bir de kapanış: "amman hiç birşeyin keyfinizi bozmasına izin vermeyin!…"

Sürekli muzikle iç içe olmak ve işin ciddiyetini mesleğin olduğunu hissetmek özel yaşamında muziği hobi olarak dinlemeni de kısıtlıyor mu?

Müzik dinlemekten değil, ama radyo takip etmekten sıkıldığım oluyor, evet… Ama müzikten vazgeçmek mümkün değil. Allah'tan yayın sesime güvenerek şarkı söylemeye çalışmıyorum, ve yanımda müzik üzerine yorumlar paylaşabileceğim arkadaşlarım oluyor.
Ama gerçek müzik zevkimin Radyo Mydonose yayınından bir parça farklı olduğunu da itiraf etmem gerek!…

Herkesin gizli bir bahçesi vardır. Selim'in bahçesinde ne tür umutlar & hayaller besleniyor? İleriye dönük planların neler?
Internet sayfamızdaki seyir defterimde bir yazı var... Başladığım her işe hakkını vererek sıkı sıkı sarılırım kesinlikle; ama hiç bir zaman "star" olmak gibi bir hırsım olmadı, olmayacak da… Örneğin bir gün beni televizyonda program yaparken görürseniz mutlaka inanılmaz bir para teklif etmişler demektir(!), fakat mutlaka arka planda yapımcı, sorumlu, idareci gibi isimlerin arasında rastlayacaksınız.
Gerçekten çok çalıştım, ama çok da şanslıydım; Radyo ODTÜ ve Radyo Mydonose gibi çok çok iyi radyolarda gerçekleştirdim hayallerimi; reddettiğim cazip teklifler için de hiçbir zaman pişman olmadım.
Geriye bir tek şey kalıyor; sağlığım buna izin verdiği sürece yayınlarıma bıkmadan ama yenileyerek devam etmek, yazdıklarımı bir şekilde paylaşmak ve birilerinin de benim gibi hayallerini gerçekleştirebilmesi için onları yönlendirebilecek organizasyonların içinde yer almak…

Radyoların en yenisinin sıcak ses tonu ve sempatisiyle hiç eskimeyecek ismi Radyo Mydonose'un tatlı program yapımcısı & DJ Selim Karakaya'ya keyifli sohbeti, ayırdığı zaman ve ropörtaj için ilk mail attığımda gelen içten, bir o kadar tevazu gösteren sıcak yanıt için teşekkürler...

15 Haziran 2009 Pazartesi

"Yürüyorum Düş Bahçeleri'nde..."

Yüzünüz ne kadar da aşina
Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim
Gözünüz öyle uzak bakmasa
Sizi tanıdığıma yemin ederim

Biraz şımarıklık yapsam, albümü piyasaya çıkmadan dinleyebilen şanslılardanım desem, (muhtemelen siz de bana "ne var ki, kesin internete düşmüştür" deseniz... ve ben susma hakkımı kullansam...),

Ve, bu yaz herkesin ne dinleyeceği, özellikle de gece sohbetlerinde "rakıya meze"nin ne olacağı Sezen Aksu'nun bu albümü dinlenince açıkça anlaşılıyor desem...

Bir de "yüzün ne kadar aşina, avucumun içine alıp öpmüş olabilir miyim?" diye sorsam...
(Bir de not; bu albümü ve piyasaya yeni çıkan birçoklarını herkesten önce "exclusive" olarak gnçplay'de dinleyebilirsiniz. Bu işin "ortaya çıkarıcısı" Özgecim, seninle gurur duyuyorum desem?...)

What Goes Around...

Hayatım boyunca şuna inandım;
Hep iyi olmak gerek hayatta...

Kuru kuruya "ben iyi bir insanım, yaşasın çiçekler, böcekler..." gibi değil.

Gerçekten iyi olmak, iyi niyetli olmak gerek hayatta... Evet, belki yaptığınız tüm iyilikler size bir şekilde geri dönmeyecek, ama emin olun yaptığınız her kötülük size bir şekilde geri dönecek... Belki hayatınıza kötü şeyler katmayacak, ama bir gün aklınızın bir köşesine düşecek, dar bir zamanınızda içinizi sıkacak, suratınızı asacak, peşinizden gelecek...

Hep inandım;
iyi olmak gerek hayatta herkese karşı,
ve kendine karşı...

(Bu fotoğraf Irak Savaşını protesto edenlerin sembolü haline geldi; "what goes around, comes around". Bu kadar...)

7 Haziran 2009 Pazar

Yazma Cesareti...

Bir zamanlar, mizah dergisi Hıbır'da Atilla Atalay'ın yazdığı, Ergün Gündüz'ün çizdiği ayrılık öyküleri yayınlanırdı her hafta...
Onların birinde, bir ayrılık sonrası delikanlının yaşadıkları çarpıcı bir gerçeklikle anlatılmıştı.

Delikanlı, ayrılığın ardından bambaşka birisi oluyor, birden daha önce hiç zaman ayıramadığı şeylerle ilgilenmeye başlıyordu. Yeni hobiler ediniyor, spor yapmaya başlıyor, okulda kimsenin veremediği dersi ilk alışında geçiyor, ağır kitapları bir çırpıda bitiriyor ve insanların zorlandığı her şeyi kısacık süreler içinde çözümleyiveriyordu.Oysa, ayrılık sonrası ilk geliş hiç de öyle olmuyordu...

Delikanlı, evini en ince ayrıntısına kadar "terkeden"i etkileyeceğini umduğu şekilde düzenlemiş, kendisini onun karşısında "yıkılmamış, güçlü ve zevkli" göstermek için ne gerekiyorsa yapmıştı. Fakat son bir görüşme ve son gidişin ardından, o ana kadar görmezden geldiği gerçekle yüzleşiyor ve asıl çöküşü o an yaşıyordu genç adam...

Yazdığı öyküler kadar, öykülerden sonra okuyucuların aklına gelebilecek sorulara da hakim olan yazar, şu cümleyle yapmıştı kapanışı:

Gerçekten başından geçti mi diye sorarsınız öykücüye,
Oysa anlatılanlar sizin hikayelerinizdir hep...

Hiç kimse yalnız değil dünyada, ve sadece bize olduğunu zannettiğimiz her şey, bir başkasının yaşamında da yer buluyor aslında…
Ve, “anlatmazsam, üstesinden gelemem” diye başlananlar, başkalarının öykülerine dönüyor bir süre sonra.
Kelimenin tam anlamıyla “öykü” olmasa da, bir kenarından dokunulmuş yaşam gerçekleriyle karşılaşacaksınız “Geceyarısı Öyküleri”nde. Belki bir hayalden ibaret, belki yazan yaşadı, belki siz, farkına bile varmadan…
(Geceyarısı Öyküleri Giriş bölümünden bir alıntı...)

6 Haziran 2009 Cumartesi

Haftaya Paydos Derken...


5 haftayı geride bıraktık TRT Ankara Radyosunda Haftaya Paydos'ta...
Öncelikle şunu belirtmem gerek, Banu Tarancı'yla program yapmak benim için hem çok keyifli, hem de profesyonellik adına çok büyük bir şans. Yıllara yayılan dostluğun ve hayata bakış açısındaki ortaklığın bir kalıba bürünüyor olmasından ikimiz de çok memnunuz. Sadece kendi işimize bakıyor, programımızı son derece ciddiye alıyor, ve mikrofonda geçirdiğimiz her andan (geride kalan uzun yıllar boyunca hep yaptığımız ve hiç kaybetmediğimiz gibi) keyif almaya çalışıyoruz. En motive edici tarafı da, 5 haftayı geride bırakırken, 5 ayrı konuktan (sektöre çok hakiminden, pek yabancısına kadar) bu "program ortaklığı" için son derece olumlu ve önemli yorumlar duyuyor olmamız. Hayatımızda ilk defa bu tür iltifatlar alıyor değiliz belki, ancak birlikte yapmayı hep istediğimiz bir projenin amacına ulaşıyor olması bizi keyiflendiriyor.
İçimizdeki yayıncı çocuk hala oyunlar oynama hevesinde anlaşılan...

(Fotoğraf Düş Hekimi Yalçın Ergir ve Hayal Ötesi dergisinin genç kahramanlarının konuk olduğu 4. programdan...)

Bunlar sadece iç sesimin bir bölümünün deşifresiydi. Aslında yıllarca radyo yayıncılığının değişik kademelerinde görev yapmış iki insanın bu projeyi neden bu kadar ciddiye aldığını (iç sesleriyle) merak edenlere bir tatlı mesajdı...

Her hafta değişik bir (ya da birkaç, ya da dün akşam olduğu gibi birçok!) konuk alıyoruz Haftaya Paydos'a, ve her hafta yeni şeyler öğreniyor, yeni (ve harika) insanlar tanıyor, tanıdıklarla dostluğumuzu pekiştiriyoruz. Dün akşam programı blog yazarlarına ve internet tutkunlarına ayıralım dedik. Aslında bizim için oldukça riskli bir karardı, zira çoğunlukla güzel yazanların güzel konuşamadığı bir ülkede yaşıyoruz. Ne şanslıyız ki 4 harika blog yazarı ve 2 "gelecek vaadeden" heyecanlı gençle çok keyifli bir program yaptık. Ben de internet kurtlarına ve özellikle FriendFeed'de (tanımadığımız ama samimiyetinden keyif aldığımız tarzlarıyla) bize güzel yorumlar gönderen güzel insanlara onların mecrasından teşekkür göndermek istedim.

Bu arada, Türkiye'de yasal olarak hayata geçen ve sektörde ciddi bir oluşumun temellerini atan İnternet ve Blog Yazarları Derneği'nin kurulmuş olduğunu biliyor musunuz? Şundan eminim, kuru eleştiri yapmaktansa harekete geçenler Türkiye'yi daha ileriye götürecekler, lütfen onlara destek olun...
Halime'nin, Barış'ın, Erkut'un ve Dilara'nın bloglarına göz atın, Ali ve Aykut'un marro.ws projesine kulak verin.

Ve Cuma akşamları Haftaya Paydos'u kaçırmayın...

2 Haziran 2009 Salı

FMK Hareketi



Hadi bir oyun oynayalım:)
Adı da “Faili Meçhul Kıyak” olsun.
Veya “FMK Hareketi!”
Ufak şeylerle insanları mutlu ederek mutlu olmak…
Hem de anonim biri olarak!
Tanımadığımız birilerine ufak bir iyilik yapıyoruz
ve o kişi bunu kimin yaptığını bilmiyor.

Yaklaşık 3 ay önce böyle başlatmıştı Tunç Kılınç FMK Hareketini blogundaki sayfada.
Hep içimizde biryerde yatan, hep açığa çıkmak için gün sayan, ama geri sayımı bir türlü tamamlayamayan yanımıza seslenmişti. Çok dikkat çekti, ama hepimizin katkısıyla hala büyütebileceğimiz bir operasyon bu kesinlikle.

Çok basit aslında yapılan; birine bir iyilik yapıyorsunuz, ama onun sizden haberi olmuyor. Geride iz olarak sadece bir kart bırakıyorsunuz, FMK Hareketi kartını. Yani beklentisizce bir iyilik yapıyorsunuz, sadece onun mutluluğuyla yetiniyorsunuz.
Geçtiğimiz Cuma Banu'yla Haftaya Paydos'ta yeniden gündeme getirince bloguma eklemediğimi farkettim, ve geç kalmak hiç olmamaktan iyidir dedim...

Sistemle ilgili ayrıntılı bilgi ve yorumlar Faili Meçhul Kıyak sayfasında. Bu arada Tunç Kılınç'ın keyifli sayfası Fikir Atölyesi'ne de göz atmayı da ihmal etmeyin.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Yalçın Ergir

"Geceyarısı Öyküleri"nin alt başlığı "Her küçük iz, büyük bir öyküdür aslında..."nın bir anlamda çıkış noktasıdır Yalçın Ergir. Çünkü beni hayatım boyunca en çok etkileyen sözlerden birinin sahibidir:
"İnsanın vücuduna toplu iğne batsa izi kalır, ve senin göremiyor olman orada iz olmadığı anlamına gelmez!..."
Ve işte onu neden bu kadar çok sevdiğimizin kanıtı:

http://www.ergir.com/2009/konuk.htm

Bir davet ancak bu kadar şık, bu kadar zarif kabul edilebilirdi...