29 Haziran 2009 Pazartesi

Cuma Akşamları...


Haftaya Paydos gerçekten çok keyifli gidiyor... Banu'yla her program sonrasında birbirimize bakıp gülümsemeye başlıyoruz. Doğru insan, doğru proje! Daha önce belirtmiştim, bizi radyonun genel çizgisi ya da "başarısı" şu anda çok ilgilendirmiyor, yaptığımız işin hakkını vermeye ve keyif almaya bakıyoruz...
Önümüzdeki hafta Ekşi Sözlük yazarlarını konuk edeceğiz. Benim için çok ilginç olacak, hem tarafsız, hem tarafım... Belki de programı tamamen Banu'ya bırakıp konuk yazarlar tarafına geçebilirim, neden olmasın:) Ama o heyecanın öncesinde hala Cem Adrian rüzgarının etkisindeyiz. Bunun iki sebebi var; birincisi Cem Adrian hayranlarının ona bağlılığı gerçekten çok takdire şayan bir yoğunlukta, ikincisi ise Cem'in gerçekten son derece pozitif, son derece "gerçek" biri olması...
Yaptığımız en keyifli programlardan birisiydi. Benim için de "belli etmeden durumu kurtarma" çalışmalarını sergilediğim anlara sahne oldu:) Şu kadarını söyleyebilirim, programın içinde gayet sakin bir şekilde "o zaman şimdilik bir parça daha dinleyelim, birazdan devam ediyoruz" tadında bir cümle kuruşum, ardından da mikrofonun kapandığı an itibariyle stüdyodaki 5 kişinin birden (ben de dahil elbette!) kahkahalarla yere düştüğü anlar bile oldu... Evet, o derece!...
Cem Adrian'la birlikte onun süper ekibini, yani Erkan Tatoğlu ve Hümeyra Uçan'ı da konuk ettiğimiz ve bizim çok keyif aldığımız bu özel programı Mixcloud sayfamızda dinleyebilirsiniz.

(imeem'in durup dururken kayıtları sadece üyelerin kullanımına açmaya başlaması sebebiyle şu anda dinlenemeyen "Geceyarısı Öyküleri" program kayıtlarını da orada toplamayı planlıyorum, ilgililerin bilgisine:) )

28 Haziran 2009 Pazar

Bir ÇGHB hikayesi...


Hiç şüphesiz bu yıl "show biz" sektöründeki en önemli iş "Çok Güzel Hareketler Bunlar"...
Bu akşam sezon finaliyle tatile giren proje, televizyondaki başarısının yanında, turnelerde Türkiye'de uzun zamandır görülmemiş bir etki ve güç yakaladı. Bir süre önce tek gecelik gösteri için Ankara'ya geldiklerinde gördüğüm manzara gerçekten inanılmazdı. BKM Basın İlişkilerinden sorumlu Selma Semiz'in de söylediği gibi, Tarkan'ın en zirve zamanları da dahil olmak üzere birçok organizasyona şahit olduk, ama böylesine çılgınca bir hayranlık hiç görmedik şimdiye kadar...

Size durumu şöyle özetleyebilirim:
Solda gördüğünüz çanta ve hırka Büşra Pekin'e ait. Anadolu Gösteri Merkezi'nde oyun bittikten sonra ekip hayranlarla buluşacak ve imza dağıtılacak, fotoğraf çekilecek. Öylesine ciddi (ve çılgın) bir kalabalık var ki, oyuncuları onların arasına göndermenin en doğru yolu bulunmaya çalışılıyor. Bazı oyuncular ellerindeki çantaları ne yapacaklarını düşünürken, Selma "O benim arkadaşım, merak etmeyin" diyerek elime birkaç çanta tutuşturuyor. Zaten beni aralarda sahne arkasında da gördükleri için içleri rahat. Kapı aralığından bizim kalabalığı görüyor olmamıza rağmen, bulunduğumuz yer loş olduğu için ben de rahatım, herşey kontrol altında... Oyuncular kapıdan göründüğü an itibariyle belki ancak yıllar önce Elvis'in konsere çıkarken karşılaştığı gibi bir çılgınlık çıkıyor ortaya. Abarttığımı düşünmeyin, orada olsaydınız bana hak verirdiniz. Ben o karambolde sessizce kenara çekilip beklemeye başlıyorum. Derken yanımdan koşarak geçen gruptan bir kız duruyor ve bana bakarak söylenmeye başlıyor:
"Aaaa, inanmıyorummm! Büşra'nın çantasıyla hırkası bu di mi, di mi!!! Yaaa, ben gördüm senii, bu onun hırkasııı! Aman Tanrım!..."
Yani, evet, bu onun çantası ve hırkası, da ne yapabilirim ki?...
Kızlar çantaya ve bana bakıyorlar, ben duymamış ve anlamamış gibi şaşkın şaşkın kafamı tavanda dolaştırıyorum. Hayır, durum da öylesine garip ki, ortada sadece iki seçenek var:
Birincisi, hırka ve çanta bana ait olabilir, ki bu seçeneği düşünmek bile istemiyorum!
İkinci seçenek de, hırka ve çanta kız arkadaşıma ait, ve ben artık kaç yaşında biriyle birlikteysem kız çığlıklar atarak oradaki kalabalığa karışmış! Evet, bu da hiç uygun bir durum değil!
Allahtan şanslı günümdeyim, ben ne yapacağımı ve kutsal emanetleri nasıl koruyacağımı düşünürken yanda Ersin ve kalabalık bir güruh beliriyor, kızlar "Eeersiiiinnn!" diye hedef değiştiriyorlar. Ben de fırsattan istifade hemen kapının kenarına ve karanlık bir bölgeye kaçıyorum. (Ve başıma ne iş açtıklarını unutmamak için Büşra'nın çantası ve hırkasını fotoğraflıyorum!:) )

Devamında ekiple yemek, If Performance Hall'da Bora Uzer izlemeye teşebbüs etmek, kalabalık ve birtakım sarhoş hayranlardan dolayı erkenden çıkmak durumunda kalmak, otel lobisinde geç saate kadar süren keyifli bir sohbet. Ve ekibin neden bu kadar başarılı olduğunu bir kez de "kamera arkası"ndan görmek, o derece yoğun tempoyu idare edebilmelerini ve çalışkanlıklarını takdir etmek...
Birkaç ismi yeri gelmişken yazmam gerek; Büşra, Oğuzhan, Eser, İbrahim, Zeynep ve Gülhan'a özel teşekkürler ve sevgiler samimiyetleri için... (Ve elbette Selma! Her zaman!)
Ve yine yeri gelmişken yapmadan geçmek istemediğim bir de BKM Mutfak eleştirisi; akraba, hemşehri, eş dost kontenjanından ekibe girenlerin (Ersin dışında) aralarında çok eğreti durduğunu düşünüyorum. Gerek sahnede, gerekse sahne arkasında...

Sezon finali yaptılar ama onlar boş durmayacaklar bu arada. Eser ve İbrahim'in öncülüğünde uzun zamandır akıllarında olan senaryoyu yazabilmek için birkaç haftalığına bir sahil kasabasına kapanmayı planlıyorlardı, umarım yapabilirler. Zira bu tempoyu yakalamışken iyi bir senaryoyla o rüzgarı arkalarına alarak kariyerlerinin en büyük adımlarını atmalılar, aksi takdirde ne bu rüzgarı ne de aynı ekip ruhunu bir daha bulamayacaklardır.

Bu durumda bana düşen, 2010'un da onların yılı olmasını dilemek...

25 Haziran 2009 Perşembe

"Gidemem"... "Unut"... "O Kadın"...

Haziran'a çok yakışan "Kırkikindi" yağmurları,
Yağmura çok yakışan "O Kadın" şarkıları...

ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir


SEZEN AKSU - GİDEMEM (O KADIN)

o sevgiler ki yoktular
onlar ümitlerimizdi
ne ümitler yaşlandı gel zaman git zaman


SEZEN AKSU - UNUT (O KADIN)

20 Haziran 2009 Cumartesi

Tarih Yazmak


İlgili aramalar:  galatasaray -  arena

Bir önceki yazımda Galatasaraylılığımın şeklini ve sınırını açıkça belirtmiştim. (Bir çocuk 5-6 yaşında Galasaraylı olmaya karar verdiyse ve 13 yaşına kadar şampiyonluk görmemesine rağmen takımından vazgeçmediyse ne yaptığını biliyor demektir). O yüzden bu videoyu bir fanatik taraftar olarak değil, son derece başarılı bir PR çalışması ürünü ve önemli bir belge olarak buraya eklemek istedim.

(Hagi'nin golünde kale arkasında sevinen top toplayıcı çocuğu tanıdınız mı?)

Fanatik ve Taraftar

tarih: 4 kasım 1992
yer: ali sami yen stadyumu
sebep: galatasaray-eintracht frankfurt karşılaşması

iki kardeş, ikisi de üniversite öğrencisi, ikisi de iyi birer galatasaray taraftarı (ama kör fanatik değil!)
o dönemler avrupa başarıları henüz hayalden bile uzak, dolayısıyla bir alman takımını eleme şansı yakalamış olmak, insanın hayatında bir defa görebileceği bir sahne.
(diye düşünülüyor yani o zamanlar...)
harçlıklar son damlaya kadar biriktiriliyor, okullar bir şekilde asılıyor, trene biniliyor ve soğuk trende ankara-istanbul yolculuğu yapılarak, ardından da hiç vakit harcanmayarak stadyuma gidiliyor.
mahşer günü gibi, inanılmaz bir kalabalık.
maçın başlamasına saatler var, ama biletler bitmiş, bilet alanlar bile içeri girmekte zorlanıyorlar. ama günlerdir kurulmuş bir hayal var, görevliler "bilet kalmadı" diye bağıradursun, inatla sıra yapıyor insanlar gişelerin önünde.
derken bir karaborsacı dolaşmaya başlıyor ortalıkta.
abi kardeş son paralarını çıkartıyorlar, ama iki bilet için yeterli değil para. tüm cepler itinayla kontrol ediliyor, yemek parası da dahil ediliyor, ama hala eksik var...
oflayıp puflayıp ağlamaklı gözlerle boşluğa bakarken iki kardeş, sıranın hemen arkasından bir adam cüzdanını çıkarıyor. cüzdanında görünen son para bilet için gerekli farkı tamamlayacak, ama başka parası yok adamın. kardeşler itiraz ediyorlar, adamın son parasını alamayacaklarını söylüyorlar inatla, ama adam ısrar ediyor.
"ben izmit'ten geldim, siz ta ankara'dan gelmişsiniz bu maça, benim dönüş tren biletim var hem, yemek de yemeyiveririz, noolacak ki" diyor.
gönülsüz, ama çaresiz alınıyor para, ve hasbelkader içeriye girebilen son kişiler oluyor o üç kişi.

saatler geçmek bilmiyor, güneş altında karınlar acıkıyor, bünye su istiyor.
bir süre sonra yukarıdan bir ses duyuluyor "ankaralı, izmitli!... alın şunları kardeşler, afiyet olsun..."
elden ele sandviçler ve içecekler geliyor, yani herkes herşeyin farkında.
yani aslında futbol bahane, insanlık heryerde...

maç başlıyor, henüz 5. dakika. uğur tütüneker gol atıyor, yanda rastgele birilerine sarılıyor kardeşler, tesadüf ya, izmitliyi buluyorlar yine...
gülümsüyorlar...
"kardeş," diyor izmitli mutlulukla,
"ben fenerliyim aslında biliyor musun... ama milli davadır bu, cimbom kazansın biz de seviniriz. hem hikaye bunlar yahu, insanlık öldü mü.."

yıllar geçiyor, insanlar galatasaray fenerbahçe diye salyalar akıtarak birbirlerini bıçaklıyorlar... az önceki hikayenin kahramanı olan sizin gözünüzde sağlam bir galatasaraylı, ama herşeyin öncesinde doğru düzgün bir adam olarak (olmaya çalışarak) yıllar öncesinin izmitli adamı canlanıyor;

"insanlık öldü mü?..."

17 Haziran 2009 Çarşamba

Mikrofon Kardeşliği!

Banu'yla birlikte program yapıyor olmamız, tamamen konuşma üzerine kurulu bir radyoda birbirimize sırtımızı çekinmeden dayayabiliyor olmamız boşuna değil... Programdan aldığımız keyif de, deneyimli konuklarımızdan duyduğumuz övgüler de aslında mikrofonun karşısına doğru insanla çıkmaya, uzun yıllara dayanan iş arkadaşlığına ve dostluğa dayanıyor...

Tozlu yapraklar şahittir:)

Nostalji...


Ocak 2003...

Radyo Mydonose'da 22:00-24:00 arası "Night Fever" isimli bir program yapıyorum. Radyo Mydonose'un çok popüler olduğu, benim de öykülerle dikkat çekmeye başladığım dönemler... Söyleşilerden, röportajlara yoğun bir trafiğimiz var. Gazi Üniversitesi İİBF, internet sitesinde bir online dergi yayınlıyor ve Özlem Şahin benimle röportaj yapmak istediklerini söylüyor. Ben de sanki işi yokuşa sürüp de o kadar nazlanan ben değilmişim gibi uzun uzun cevaplar veriyorum Özlem'in sorularına. (Muhtemelen bunda soruları e-mail yoluyla alıp cevaplamamın etkisi vardır.)

Hiç beklemediğim bir yerden karşıma çıktı bu kayıtlar, ve benim için gerçekten çok ilginç oldu. Bazı bölümleri çıkartmam belki de daha iyi olacaktı, ama aslına sadık kalmakta fayda var. Birkaç dakikalık zaman yolculuğu yapmaktan kimseye zarar gelmez...

* * *
Ve yeni bir yıla merhaba dediğimiz bugünlerde Türkiye'nin en yeni ve daima yeni kalacak olan tek radyo istasyonu Radyo Mydonose’un hiç eskimeyecek ismi Selim Karakaya bu ayki konuğum.

Türkiye'nin en yenisi Radyo Mydonose'da eskiyen gün yerini geceye bırakmaya hazırlanırken dinleyicilerine pozitif bulaştıran gizemli sesinle akşamları daha da keyifli yapanlardansın. Belki de radyoculuğun renginin yansımasıyla iyimser bir kisiliğin olduğu sinyallerini sesindeki gizemden anlayabiliyoruz. Peki evdeki Selim nasıl biri? Selim'in hikayesi nedir?

Klişe bir cevap ama, aslında evdeki Selim yayındakinden çok da farklı değil… Elbette çıkıp da orada yaşamımı anlatmıyorum, ama yayına yansıyan herşey kendi hayatımın yansımaları… Özellikle de hayata bakış açısı olarak… Ben de herkes kadar sorunlarla uğraşıyorum, benim de son ödeme günü bekleyen faturalarım, zaman zaman ağrılarıyla beni çıldırtan bir midem, bir gün söylediğini diğer gün unutan arkadaşlarım ve içinde hüzünler de barındırmış bir geçmişim var; ama hayat birşeylere ya da birilerine kızarak geçmiyor, geçmemeli… Ben kontrolün kesinlikle herkesin kendi elinde olduğuna inanıyorum, ve bunu uygulamaya çalışıyorum hayatımda da, yayınlarımda da…
Çok sevdiğim, yayınlarımda da sık sık tekrarladığım bir söz vardır: "Güzel bakan güzel görebilir, ve ancak güzel görebilen hayatından keyif alabilir…" herşeyin sırrı burada… Hayat her zaman kolay olanı sunmayacak bize, biz ayırdedebilmeyi, ve seçmeyi öğrenebilmeliyiz herşeyden önce… Ben hayatın keyfini çıkarmaya ve canımı sıkanları da görmemeye çalışıyorum, yayına yansıyan da bu aslında.

Radyo tutkusu Selim için ne zaman başladı?
Aslında ben bir mizah yazarı olma niyetindeydim… Bir mizah dergisine duvar yazıları yazdığım sırada dinlediğim radyolara ve programcılara kızarak "Ben bunun daha iyisini yaparım" dememle, "Radyo ODTÜ kuruluyor" afişini görmem aynı zaman rastladı… (O dönemde başvurduğum ve benimle ilgilenmeyen 2 radyodan birinin beni tek sorumlu, bir diğerinin de yüksek bir rakamla program yapımcısı olarak işe almak istediklerini, benim de bir Türk filmi edasıyla "bi zamanlar bi genç vardı…." repliklerini sıraladığımı anlatmalı mıyım acaba?… zamanla birtakım şeyler değişiyor!…)
1994'te Radyo ODTÜ kuruluş çalışmalarına başladı, ve ben de o ekipte kendime bir yer buldum; radyonun aşama aşama kurulmasıyla hayatımın aşama aşama değişmesini eşzamanlı yaşadım… Yani geç kaldığım bir derse yetişmeye çalışırken birilerinin asmaya çalıştıkları ve o sırada yere düşen afişi görmem hayatımın değiştiği andır!…
Sonrasında 1997'de aldığım bir telefonla bu defa Radyo Mydonose'un kuruluş ekibine geçtim. Zaten aslına bakarsanız bir radyonun en yorucu ama en keyifli dönemleri kuruluş zamanlarıdır. Herşeyin tek tek şekillendiğini izlemek ve orada bir rol alıyor olmak dünyanın en güzel şeyi…

ODTÜ Radyo Toplulugunda uzun ve yorucu eğitimden geçenlerdensin, sonrasında topluluk başkanlığı ve gecen yıl topluluk derslerine Banu Tarancı'yla birlikte konuk olarak katıldın. Neler hissettin? -Çok keyifli bir söyleşiydi doğrusu-

ODTÜ Radyo Topluluğu bence bu işi Türkiye'de yapan en iyi "özel" kurum… Orada derslere katılırken sadece radyo yayıncılığı adına değil, hayatımla ilgili de çok fazla şey öğrendim… Belki de bu yüzden hala gönülden bağlıyım, ve bir gün sektörün içindeki çıkmazlardan çok sıkılırsam yeniden oraya dönüp başladığım yerde bu işi bitirmek hep aklımda kalacak… Biz orada bir üniversitede hiç gerçekleşmemiş şeyleri başlattık, ve şimdilerde yeni gelen ekipler bizim yaptıklarımızdan çok daha fazlasını, çok daha iyi bir şekilde yürütüyorlar… Başlangıç noktasını bütün sıkıntılarıyla birlikte yaşamış birisi için şu anki durumu görmek gerçekten gurur verici…
Topluluk her yıl Radyo Dersleri kapsamında derslere konuk ediyor beni, ben de her seferinde bir başka programcı arkadaşımla gerçekten büyük keyif alarak gidiyorum deneyimlerimi paylaşmaya… Çok klasik olacak belki ama, ben o sıralarda otururken en az onlar kadar istekli ve heyecanlıydım, ve o anda benim önümde "bir zamanlar bu sıralarda oturan birisi şimdi orada" ikonu yoktu. O sıralarda oturan yüzlerce kişiden sadece bir tanesinin hayatında bir tek şeyi iyiye götürebilecekse söylediklerim, inanın bana herşeye değer. Aynen yayında söylediklerimle o gece bir tek kişinin bi parça gülümsemesini sağladıysam herşeye değeceği gibi.
Bir de o söyleşilerde şunu belirtmeye çalışıyorum; evet dışarıdan göründüğünden kesinlikle daha zor ve uğraş gerektiren bir meslek bu, ama dünyanın en keyifli, en mutluluk veren işlerinden birisi yayıncılık.

Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinden ODTÜ'den Kimya Mühendisi sıfatıyla mezun olup, farklı bir dünyada yer almak riskli bir karar değil miydi sence de? Risk almayı sevenlerden misin?

İnsanın oturup düşünerek ve isteyerek yapmaya karar verdiği hiç birşey risk değildir bence. Sonunda ne olacağını tahmin edemeyebilirsiniz ama istiyorsanız, denemelisiniz. Denememek daha büyük bir risk aslında.
Dürüst olalım, ben henüz mezun değilim. ODTÜ'nün tarihine geçecek bir öğrenci olma yolunda son basamaktayım. Kimya Mühendisliği yapmayacağımı 2. sınıfa başlarken anladım zaten. Fakat, Türkiye'de yayıncılık anlamında özel sektörü destekleyebilecek bir eğitim veren üniversite ya da bölüm bulamadım o dönem. Şimdilerde üniversitelerde ilgili bölümlerin daha iyi eğitim vermeye başladığını düşünüyorum, ama o zaman şartlar bana uygun değildi. İkincisi de, bu kadar emek verdiğim ve hayatımı bu kadar değiştiren bir okulun mezunu olmak ve diplomasını almak istedim, bu yüzden okula devam ettim.
Zaten bir gün bir şekilde yayıncılıktan vazgeçsem bile fabrikaya kapanmak gibi bir niyetim yok. Ortaokul başlangıcıyla birlikte okulla aynı zamanda sürekli yapmış olduğum işler, ve kazanmış olduğum "mesleki tecrübeler" var, onları şu anda da zaman zaman değerlendiriyorum… Bir kebapçı açarak herşeyden önce para tasarrufu yapabilirim mesela.

Biraz da Night Fever'dan bahsedelim istersen. Hafta içi her akşam 22-24 arası eskiyen gün yerini geceye bırakmaya hazırlanırken iyimser, sıcak sesinle bize özel dakikaları daha da keyifli yapanlardansın. Her akşam anlatığın hüzünlü ya da çarpıcı, bazıları belki başka hiçbir yerde duyamayacağımız, öyküler Night Fever'ın olmazsa olmazlarından. Kendi yazdığın öyküler de var mı?
Başlangıçların ve bitişlerin çok önemli olduğuna inanıyorum. İnsanlar günü "gülümseyerek" bitirebilmeliler, çünkü keyifli uyursanız, güzel uyur, ve keyifli uyanırsınız.
Yanımda sürekli bir not defteri taşımıyorum, ama gün boyunca bana keyifli görünen şeyleri -mutlaka onu "benim anlattığımı" ayrıdettirecek bir yorumla- yayına dahil ediyorum, yani bir anlamda "yaşayan" bir program yapıyorum. Ama marifet gazeteden gündemdeki ilginç bir haberi alıp da okumak, duymayanlara duyurmak değil; onu "sizin yorumladığınızı" insanların aklında bırakabilecek şeyler yapabilmek. Yoksa Türkiye'nin neredeyse tamamı okur-yazar artık. Bu ülkede yaşıyorum, ve bu ülkenin insanlarını ilgilendirecek herşey beni de ilgilendiriyor.
Öykülere gelince… Bu konuda tevazu göstermek istemiyorum, kimse böyle şeylerden haberdar değilken öyküler okuyordum yayınlarımda, şimdilerde sabah programcıları bile dahil etmeye başladılar programlarına. Yine bir fark var ama; elbette bilindik öyküleri de birtakım şeyleri tekrar farkedebilmemiz, yeniden hatırlayabilmemiz adına zaman zaman yeniden okuduğum oluyor, ama genelde yayındaki iki öyküden bir tanesi kendi yazdıklarımdan seçiliyor. (Ve açıkçası bunu duyanların şaşırıyor olması da beni çok keyiflendiriyor.) Bir sır verelim; istisnaları tabi ki vardır, ama ne zaman yayında isim vermeden "yazar demiş ki…." diye başlayan bir anons varsa, Selim'in yazdığı birşeyler geliyor demektir.
Ve en çok sorulan sorulardan birinin cevabı; evet, o öyküleri kitaplaştırmak gibi bir proje var, ama çalışmalar biraz zaman alıyor. Belki de yakında...

Türkiye'nin en yenisinde Radyo Mydonose'da Selim on air... Radyo kanallarını degiştirirken Radyo Mydonose frekansına bakmadan, nerede oldugumuzu anlayabiliyoruz. Sence bunun sebebi ne? Hep aynı çizgide (latin ağırlıklı) müzik yapmak avantaj mı?

Bence istikrar her konuda çok ama çok önemli. Elbette dünyadaki gelişmelere kayıtsız kalınamaz, kalınmamalı, ama her radyonun bir karakteri olmalı. İnsanlar ne olacağını merak etseler de, nasıl şeylerle karşılaşabileceklerini bilmeliler, "kötü" sürprizlere yer olmamalı. Türkiye'de sektör yeni yeni oturuyor, ve yasanın çıkmasıyla birlikte bir doğal seleksiyon başlayacak. Bu işi gerçekten hakkını vererek yapamayan radyolar mecburen kapanacaklar, ve sektör işi bilerek ve hakkını vererek yapanlara kalacak. Ardından da Amerika'da olduğu gibi Türkiye'de de çok yakında sadece belirli müzik türlerinin yayının yapan radyolar oluşacak, bu kaçınılmaz bir gerçek.
Radyo Mydonose bu anlamda zaten bir adım önde gidiyor. Ama dahası, biz Dünyadaki Latin müzik akımın Türkiye'de ilk keşfeden radyo istasyonu olduk ve öncülük yaptık. Aslında Radyo Mydonose "Middle of the Road" tarzında yayın yapıyor, yani her tarzın en iyilerine yer veriliyor yayında, ama latin ağırlıklı olduğumuz da bir gerçek. Sonuçta bu bir seçimdir, ve biz bir Akdeniz ülkesine en çok yakışacak müzik tarzını seçtiğimize ve bunu başarıyla uyguladığımıza inanıyoruz; araştırma sonuçları da bunu gösteriyor…

Peki Selim nelere maydonoz olur?

Son aldığın albüm... St. Germain-Tourist
Son gittiğin film... Elbette Harry Potter (herkes gibi!…) ve Kızıl Ejder
En sevdigin yemek... Bilimum kebaplar ve salatalar, ama annemin biber dolması, ve kız arkadaşımın spesiyal sucuklu yumurtası!…
Favori aktristin... Bir dakika bile düşünmeden Charlize Theron!…
Son okuduğun kitap... Erkekler Dile Gelse - Alon Gratch ve Mutluluk - Livaneli

Peki programlarının kilit noktaları var mı? 'İşte en çok bu anını seviyorum...' dediğin...

Öyküler gerçekten çok ilgi çekiyor ve merakla bekleniyor, öykünün bittiği tam o anda insanların akıllarından neler geçtiğini hayal etmeyi çok seviyorum. Bir de bazı olaylara kimsenin farkedemediği yerlerden baktığım oluyor, o ayrıntıları yayına taşırken gerçekten çok keyifleniyorum.
Ve, yıllar geçmiş olmasına rağmen hala ilk anonsuma girmeden önce kalbim daha hızlı çarpar. Bu heyecanın hiç geçmemesi en büyük dileğim, çünkü o zaman bu işin sonuna gelinmiş demektir…
Bir de kapanış: "amman hiç birşeyin keyfinizi bozmasına izin vermeyin!…"

Sürekli muzikle iç içe olmak ve işin ciddiyetini mesleğin olduğunu hissetmek özel yaşamında muziği hobi olarak dinlemeni de kısıtlıyor mu?

Müzik dinlemekten değil, ama radyo takip etmekten sıkıldığım oluyor, evet… Ama müzikten vazgeçmek mümkün değil. Allah'tan yayın sesime güvenerek şarkı söylemeye çalışmıyorum, ve yanımda müzik üzerine yorumlar paylaşabileceğim arkadaşlarım oluyor.
Ama gerçek müzik zevkimin Radyo Mydonose yayınından bir parça farklı olduğunu da itiraf etmem gerek!…

Herkesin gizli bir bahçesi vardır. Selim'in bahçesinde ne tür umutlar & hayaller besleniyor? İleriye dönük planların neler?
Internet sayfamızdaki seyir defterimde bir yazı var... Başladığım her işe hakkını vererek sıkı sıkı sarılırım kesinlikle; ama hiç bir zaman "star" olmak gibi bir hırsım olmadı, olmayacak da… Örneğin bir gün beni televizyonda program yaparken görürseniz mutlaka inanılmaz bir para teklif etmişler demektir(!), fakat mutlaka arka planda yapımcı, sorumlu, idareci gibi isimlerin arasında rastlayacaksınız.
Gerçekten çok çalıştım, ama çok da şanslıydım; Radyo ODTÜ ve Radyo Mydonose gibi çok çok iyi radyolarda gerçekleştirdim hayallerimi; reddettiğim cazip teklifler için de hiçbir zaman pişman olmadım.
Geriye bir tek şey kalıyor; sağlığım buna izin verdiği sürece yayınlarıma bıkmadan ama yenileyerek devam etmek, yazdıklarımı bir şekilde paylaşmak ve birilerinin de benim gibi hayallerini gerçekleştirebilmesi için onları yönlendirebilecek organizasyonların içinde yer almak…

Radyoların en yenisinin sıcak ses tonu ve sempatisiyle hiç eskimeyecek ismi Radyo Mydonose'un tatlı program yapımcısı & DJ Selim Karakaya'ya keyifli sohbeti, ayırdığı zaman ve ropörtaj için ilk mail attığımda gelen içten, bir o kadar tevazu gösteren sıcak yanıt için teşekkürler...

15 Haziran 2009 Pazartesi

"Yürüyorum Düş Bahçeleri'nde..."

Yüzünüz ne kadar da aşina
Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim
Gözünüz öyle uzak bakmasa
Sizi tanıdığıma yemin ederim

Biraz şımarıklık yapsam, albümü piyasaya çıkmadan dinleyebilen şanslılardanım desem, (muhtemelen siz de bana "ne var ki, kesin internete düşmüştür" deseniz... ve ben susma hakkımı kullansam...),

Ve, bu yaz herkesin ne dinleyeceği, özellikle de gece sohbetlerinde "rakıya meze"nin ne olacağı Sezen Aksu'nun bu albümü dinlenince açıkça anlaşılıyor desem...

Bir de "yüzün ne kadar aşina, avucumun içine alıp öpmüş olabilir miyim?" diye sorsam...
(Bir de not; bu albümü ve piyasaya yeni çıkan birçoklarını herkesten önce "exclusive" olarak gnçplay'de dinleyebilirsiniz. Bu işin "ortaya çıkarıcısı" Özgecim, seninle gurur duyuyorum desem?...)

What Goes Around...

Hayatım boyunca şuna inandım;
Hep iyi olmak gerek hayatta...

Kuru kuruya "ben iyi bir insanım, yaşasın çiçekler, böcekler..." gibi değil.

Gerçekten iyi olmak, iyi niyetli olmak gerek hayatta... Evet, belki yaptığınız tüm iyilikler size bir şekilde geri dönmeyecek, ama emin olun yaptığınız her kötülük size bir şekilde geri dönecek... Belki hayatınıza kötü şeyler katmayacak, ama bir gün aklınızın bir köşesine düşecek, dar bir zamanınızda içinizi sıkacak, suratınızı asacak, peşinizden gelecek...

Hep inandım;
iyi olmak gerek hayatta herkese karşı,
ve kendine karşı...

(Bu fotoğraf Irak Savaşını protesto edenlerin sembolü haline geldi; "what goes around, comes around". Bu kadar...)

7 Haziran 2009 Pazar

Yazma Cesareti...

Bir zamanlar, mizah dergisi Hıbır'da Atilla Atalay'ın yazdığı, Ergün Gündüz'ün çizdiği ayrılık öyküleri yayınlanırdı her hafta...
Onların birinde, bir ayrılık sonrası delikanlının yaşadıkları çarpıcı bir gerçeklikle anlatılmıştı.

Delikanlı, ayrılığın ardından bambaşka birisi oluyor, birden daha önce hiç zaman ayıramadığı şeylerle ilgilenmeye başlıyordu. Yeni hobiler ediniyor, spor yapmaya başlıyor, okulda kimsenin veremediği dersi ilk alışında geçiyor, ağır kitapları bir çırpıda bitiriyor ve insanların zorlandığı her şeyi kısacık süreler içinde çözümleyiveriyordu.Oysa, ayrılık sonrası ilk geliş hiç de öyle olmuyordu...

Delikanlı, evini en ince ayrıntısına kadar "terkeden"i etkileyeceğini umduğu şekilde düzenlemiş, kendisini onun karşısında "yıkılmamış, güçlü ve zevkli" göstermek için ne gerekiyorsa yapmıştı. Fakat son bir görüşme ve son gidişin ardından, o ana kadar görmezden geldiği gerçekle yüzleşiyor ve asıl çöküşü o an yaşıyordu genç adam...

Yazdığı öyküler kadar, öykülerden sonra okuyucuların aklına gelebilecek sorulara da hakim olan yazar, şu cümleyle yapmıştı kapanışı:

Gerçekten başından geçti mi diye sorarsınız öykücüye,
Oysa anlatılanlar sizin hikayelerinizdir hep...

Hiç kimse yalnız değil dünyada, ve sadece bize olduğunu zannettiğimiz her şey, bir başkasının yaşamında da yer buluyor aslında…
Ve, “anlatmazsam, üstesinden gelemem” diye başlananlar, başkalarının öykülerine dönüyor bir süre sonra.
Kelimenin tam anlamıyla “öykü” olmasa da, bir kenarından dokunulmuş yaşam gerçekleriyle karşılaşacaksınız “Geceyarısı Öyküleri”nde. Belki bir hayalden ibaret, belki yazan yaşadı, belki siz, farkına bile varmadan…
(Geceyarısı Öyküleri Giriş bölümünden bir alıntı...)

6 Haziran 2009 Cumartesi

Haftaya Paydos Derken...


5 haftayı geride bıraktık TRT Ankara Radyosunda Haftaya Paydos'ta...
Öncelikle şunu belirtmem gerek, Banu Tarancı'yla program yapmak benim için hem çok keyifli, hem de profesyonellik adına çok büyük bir şans. Yıllara yayılan dostluğun ve hayata bakış açısındaki ortaklığın bir kalıba bürünüyor olmasından ikimiz de çok memnunuz. Sadece kendi işimize bakıyor, programımızı son derece ciddiye alıyor, ve mikrofonda geçirdiğimiz her andan (geride kalan uzun yıllar boyunca hep yaptığımız ve hiç kaybetmediğimiz gibi) keyif almaya çalışıyoruz. En motive edici tarafı da, 5 haftayı geride bırakırken, 5 ayrı konuktan (sektöre çok hakiminden, pek yabancısına kadar) bu "program ortaklığı" için son derece olumlu ve önemli yorumlar duyuyor olmamız. Hayatımızda ilk defa bu tür iltifatlar alıyor değiliz belki, ancak birlikte yapmayı hep istediğimiz bir projenin amacına ulaşıyor olması bizi keyiflendiriyor.
İçimizdeki yayıncı çocuk hala oyunlar oynama hevesinde anlaşılan...

(Fotoğraf Düş Hekimi Yalçın Ergir ve Hayal Ötesi dergisinin genç kahramanlarının konuk olduğu 4. programdan...)

Bunlar sadece iç sesimin bir bölümünün deşifresiydi. Aslında yıllarca radyo yayıncılığının değişik kademelerinde görev yapmış iki insanın bu projeyi neden bu kadar ciddiye aldığını (iç sesleriyle) merak edenlere bir tatlı mesajdı...

Her hafta değişik bir (ya da birkaç, ya da dün akşam olduğu gibi birçok!) konuk alıyoruz Haftaya Paydos'a, ve her hafta yeni şeyler öğreniyor, yeni (ve harika) insanlar tanıyor, tanıdıklarla dostluğumuzu pekiştiriyoruz. Dün akşam programı blog yazarlarına ve internet tutkunlarına ayıralım dedik. Aslında bizim için oldukça riskli bir karardı, zira çoğunlukla güzel yazanların güzel konuşamadığı bir ülkede yaşıyoruz. Ne şanslıyız ki 4 harika blog yazarı ve 2 "gelecek vaadeden" heyecanlı gençle çok keyifli bir program yaptık. Ben de internet kurtlarına ve özellikle FriendFeed'de (tanımadığımız ama samimiyetinden keyif aldığımız tarzlarıyla) bize güzel yorumlar gönderen güzel insanlara onların mecrasından teşekkür göndermek istedim.

Bu arada, Türkiye'de yasal olarak hayata geçen ve sektörde ciddi bir oluşumun temellerini atan İnternet ve Blog Yazarları Derneği'nin kurulmuş olduğunu biliyor musunuz? Şundan eminim, kuru eleştiri yapmaktansa harekete geçenler Türkiye'yi daha ileriye götürecekler, lütfen onlara destek olun...
Halime'nin, Barış'ın, Erkut'un ve Dilara'nın bloglarına göz atın, Ali ve Aykut'un marro.ws projesine kulak verin.

Ve Cuma akşamları Haftaya Paydos'u kaçırmayın...

2 Haziran 2009 Salı

FMK Hareketi



Hadi bir oyun oynayalım:)
Adı da “Faili Meçhul Kıyak” olsun.
Veya “FMK Hareketi!”
Ufak şeylerle insanları mutlu ederek mutlu olmak…
Hem de anonim biri olarak!
Tanımadığımız birilerine ufak bir iyilik yapıyoruz
ve o kişi bunu kimin yaptığını bilmiyor.

Yaklaşık 3 ay önce böyle başlatmıştı Tunç Kılınç FMK Hareketini blogundaki sayfada.
Hep içimizde biryerde yatan, hep açığa çıkmak için gün sayan, ama geri sayımı bir türlü tamamlayamayan yanımıza seslenmişti. Çok dikkat çekti, ama hepimizin katkısıyla hala büyütebileceğimiz bir operasyon bu kesinlikle.

Çok basit aslında yapılan; birine bir iyilik yapıyorsunuz, ama onun sizden haberi olmuyor. Geride iz olarak sadece bir kart bırakıyorsunuz, FMK Hareketi kartını. Yani beklentisizce bir iyilik yapıyorsunuz, sadece onun mutluluğuyla yetiniyorsunuz.
Geçtiğimiz Cuma Banu'yla Haftaya Paydos'ta yeniden gündeme getirince bloguma eklemediğimi farkettim, ve geç kalmak hiç olmamaktan iyidir dedim...

Sistemle ilgili ayrıntılı bilgi ve yorumlar Faili Meçhul Kıyak sayfasında. Bu arada Tunç Kılınç'ın keyifli sayfası Fikir Atölyesi'ne de göz atmayı da ihmal etmeyin.