25 Temmuz 2009 Cumartesi

Bir Klip Yapmak, Ve Çok Güzel Yapmak!

Son zamanlarda izlediğim en başarılı prodüksiyon. Üstelik öyle ciddi profesyonel firmaların eline düşmeden, kendi büyüklüğünde bir prodüksiyon... İzleyin, anlayacaksınız:



(Youtube izleyemeyenler için Dailymotion linki: burada).

İzlediğinize göre klibin yapım hikayesini merak etmeye başlamışsınızdır. "kasimzorlu" isimli kullancı twitter'da hikayeyi şöyle anlatmış (yazıyı aynen kopyalıyorum, yazım hataları da yazara aittir!):

"Klibin yönetimi ve prodüksiyonu 2 kişi tarafından yapılmış; Hal Kirkland, Masa Kawamura, Hal ve Masa Bartle Boogle Hegarty NewYork şubesinde reklamcılık yapıyorlar.
Projeye başlarken aşmaları gereken birkaç önemli zorlukla karşılaşmışlar.
1.si 0 bütçe; ellerinde klibi çekmek için hiç para yokmuş.
2. si filmi çekecek yönetmenlerin NewYork'ta olmaları Sour grubu üyelerinin ise Tokyo'da yaşıyor olmaları
3. ve en önemlisi ise Yönetmenlerin BBH de tam zamanlı olarak çok yoğun çalışıyor olmaları.
Yukarıdaki sınırlılıklar klibin çekilmesine engel olması yerine klibin çekileceği ortamı yaratmış ve klibi webcamler aracılığı ile çekmeye karar vermişler. Sour grubunun çok sadık bir üye kitlesine sahip bir forumu bulunuyor. Forumda grubun hayranlarına klip çekiminde gönüllü olmaları için çağrı yapılmış ve dünyanın heryerinden bir sürü hayran gönüllü olmak için sıraya girmiş bunlardan en şaşırtıcı olanı ise Portekiz’in küçük bir kasabasından çekime katılan hayran olmuş.
Takip eden birkaç ay çekimlerle sürmüş 80den fazla insan aktif olarak çekimlere webcamleri aracığı ile katılmış. Herbir bölümle yönetmenler bizzat ilgilenmişler ve kaydetmişler.
Şarkı ise hayatta kendine özgü sesini ve rengini keşfetmeyi ve insanın ancak bireyselliği benimseyerek dünyanın geri kalanının ona sunduklarını anlayabileceğini anlatıyor. Şarkının anlamı ile klibinin çekilme yöntemi ayrıca bir ahenk oluşturmuş."

Son bir not da benden; adamların üretkenliği böyle hayata geçerken, biz Türklerin üretkenliği de onların ürettiklerini yayınlarken ortaya çıkıyor. Grubun adı "Sour", şarkının adı "Hibi no neiro". Bu şarkı Facebook'ta "vay hibinolar, süper video yapmışlar" diye dolaşıyor! Türküz değil mi?...

20 Temmuz 2009 Pazartesi

İlk Defa...

...
Kafası allak bullaktı...
Bir tarafta eğer denemezse asla öğrenemeyeceği bir aşk, diğer yanda o adımı atarsa parmaklarının arasından süzülerek kayboluşunu an be an izleyeceği ve durdurmak için hiçbir şey yapamayacağı, yılların hızla kayboluşuna meydan okuyabilmiş bir dostluk...
Birini kaybetmeyi göze alamazken, diğerinin göz kırpışlarına karşı koyamıyor, adım atmayıp da kaçırma ihtimalinden ölesiye korkuyordu. Ne de olsa, anlatılamamışların, denenememişlerin, hasıraltı edilmişlerin bıraktığı yaralar hep daha derine gidiyor, kabuk bağlayamıyor, iyileşemiyordu bir türlü. Kapanmamış izlerle yaşamaya daha fazla tahammül edemeyeceğini öğreneli de çok fazla olmuyordu açıkçası, malum, yıllar sanki öğrenilmesi gereken tüm gerçeklerin öğretici acılarını tam da mutluluğu yakaladığın anların yanıbaşına serpiştiriyordu itinayla...

Bir insanın asla yapmamalıyım dediği bir hareketin ilk adımını atabilmesi için öyle zannettiğiniz gibi ciddi karar aşamaları yaşanmaz iç dünyalarda. Bir anlığına kontrolü kaçırırsın ve kendini “hayır yapmamalıyım” cümlesini duymazken ve artık çıktığın o yolda durmazken, duramazken bulursun...

“Aslında planladığım birşey değildi bu, hatta şu ana kadar hiç aklımda bile yoktu, belki bedeli çok ağır olacak, ama bunu yapmak zorundayım...” dedi adam.
Sesi titriyor muydu acaba? Hay Allah, oysa bu cümleyi çok kendinden emin bir tonlamayla söylemeliydi, hiç böyle cılız bir sesle konuştuğunu duymamış, böylesine fısıldar gibi cümleler kurmamıştı daha önce.
Geri dönüş yoktu artık. Gözleri ışıl ışıl parlayan kıza yaklaştı, küçücük vücuduna nazire yaparmışçasında dolgun ve şekilli dudaklarını kendi titrek dudaklarıyla buluşturmak üzereydi artık. Ne yaptığından çok da emin değil gibiydi aslında, kelimenin tam anlamıyla korkuyordu!
Haylazlık yaptıktan sonra cezasını öğrenmek üzere eve babasının gelişini bekleyen çocukların ürkekliğinde geçirmişti geride kalan son -sadece- birkaç dakikayi, ona tarihin sil baştan yazıldığı binyıllar gibi gelen birkaç dakikayı. Hayatının en azından son birkaç yılı, o kızla çok çok daha fazlasını hayal etmekle geçmişti geçmesine ama elindekini kaybetmeyi, yani nefes almaktan vazgeçmeyi göze alamıyordu...
Kalp atış ritmleri heyecanla ona gerilim filmlerinin korkutucu fon müziğini yapadursun, kızın gözlerine baktı dudaklarını ona yöneltirken.
İşte tam o anda gülumsediğini farketti kızın. Tüm dünyanın başına yıkıldığını gördü kızın gözlerindeki kendi yansımasında... Evet, alenen gülümsüyordu! O kadar mı uzaktı adamın iç dünyasının hayalleri kızın dünyasına? O kadar mı çocukça, o kadar mı komik görünüyordu acaba karşıdan? Durup geri mi çekilmeliydi? Zararın burasından dönse kar olur muydu, doğru muydu neresinden dönülürse kurtarılacağı efsanesi?
Duramadı, dönemedi,
Ve dudaklar buluştu...
Kız geri çekilmemişti belki ama, pek karşılık vermiş gibi de değildi. Hem aslına bakarsanız, adamın bunu farkedebilme güdüsü yerle bir olalı da asırlar geçmişti; ya da doğrusunu söyleyelim, ona asırlar gibi gelmiş üçbeş saniye daha!

Şimdi hiç hatırlayamadığı o oniki yaşındaki ilk öpücüğünde de böyle birşey olmuş olmalıydı muhtemelen. Ne kendisi farkındaydı ne yaptığının, ne de “öpücük” dediklerinin ne olduğunu tanımlayabilecek durumdaydı. İçi tir tir titriyordu ve belki de bu gerçek olanca çıplaklığıyla farkedilebiliyordu dışarıdan! Bittiğim an dedikleri tam da bu ana yakışan bir kalıpmış demek ki!
O bunları düşünedursun, kızın gülümsemesi büyüdü, ve kız gülümsedikçe küçüldü, küçüldü, kayboldu adam...
Ölüm sessizliğini bozan da o ana kadar tek kelime etmeyen kız oldu zaten:
“Salak,” dedi artık ağız dolusu gülmeye başlamışken, “artık gerçekten bunu yapmaktan vazgeçtiğinden şüphelenmeye başlamıştım!... Ne kadar uzun zamandır bunu beklediğimin hiç farkında değilsin, sana nasıl da tutulduğumla ilgili hiç bir fikrin yok değil mi! Gel buraya!...”
...
Sonunda yazım aşamasına gelebildiğim ikinci kitaptan bir bölüm... (Yazım aşaması demek, önümüzde hala uzun bir vakit olduğu anlamına geliyor. belki de 1 sene kadar, kimbilir...)

11 Temmuz 2009 Cumartesi

United Breaks Guitars!

Son zamanlarda gördüğüm en eğleneceli "tepki", hem de tam anlamıyla "based on a true story"!
Önce Radikal gazetesindeki haber metni:

MONTREAL - Kanadalı müzisyen, gitarını kırdığını iddia ettiği Amerikan havayolu şirketinden hıncını, YouTube’da büyük ses getiren eleştirel şarkısıyla aldı. Dave Carroll adlı müzisyen, klipte United Airlines şirketinin bagaj görevlilerinin geçen sene Chicago Havalimanı’nda 3 bin 500 dolarlık özel gitarına zarar verdiğini alaycı bir dille anlatıyor.
“Grubumuz uçağın kuyruk kısmında oturuyordu. Bizim müzisyen olduğumuzu bilmeyen bir kadının ‘Aaa, gitarları fırlatıyorlar!’ dediğini duyduk. Pencereden bakınca olanları gördük” diyen Carroll, zararının tazmin edilebilmesi için şirketin peşinde dokuz ay koştuğunu fakat bir sonuç alamadığını anlatıyor.
“Ben de ‘United Gitarları Kırıyor’ adını verdiğim şarkıyı yazdım” diyen Carroll’ın siteye koyduğu şarkı, dört günde yarım milyondan fazla kişi tarafından tıklanarak olay yarattı. Televizyonlardan gelen söyleşi taleplerinin ardı arkasının kesilmediğini söyleyen Carroll, internetteki başarısı karşısında kendisini iki kez arayan havayolu şirketiyle konuşmaya ‘fırsat bulamadığını’ söylüyor!

Siz kırdınız, siz düzeltmelisiniz
Bundan mesulsünüz, kabul edin
Başka bir şirketle uçmalıydım
Ya da arabayla gitmeliydim
Çünkü United gitarları kırıyor.

Ve işte o video:


(Youtube izleyemeyenler buraya tıklayarak videoyu Dailymotion'dan izleyebilirler.)

9 Temmuz 2009 Perşembe

Bir "Çalma" Hikayesi...

Bir hevesle başlamıştır herşey....
Hesap kitap tutmadığı halde matematiğinize ihanet eder, ailenizden ayrı bir eve çıkarsınız. Aslında bir 37 ekran televizyon, bir çift kişilik yatak, ve anneden kapılmış birkaç tavadan oluşmaktadır evin ilk eşyaları, ama dünyayı değiştirecek güce sahip olduğunuzu düşünmeye başlamışsınızdır artık. Ne de olsa en kıymetli hazineniz yanınızdadır; yıllar boyu harçlıklarınızı yönlendirdiğiniz yegane kaynak, müzik setiniz ve eşsiz müziklerle dolu arşiviniz... Kimileri special edition, kimisi size özel imzalı, kimisini şimdi almaya kalkışsanız paranız yetmez.

Öyle bir heyecandır ki o ilk günler, sanki hayatınızın her boş anını evde geçmek zorundaymış gibi hissedersiniz.
Bir gün, bir öğlen vakti dışarı çıkar, normalde restaurantta yemek varken güzel güzel, yemekleri paket yaptırır, hevesle eve dönersiniz. Elinizdeki torbalarla binbir manevra yaptıktan sonra tam da anahtarı kapıya doğru uzatırken bir ayrıntı dikkatinizi çeker. Kapının kenarından normalde olması gerektiğinden daha fazla ışık süzülmektedir apartman koridoruna. Filmlerdeki gibi hafifçe itersiniz parmağınızla, ve ağır çekimde açılıverir kapı...
Gözlerinize daha bavuldan çıkartılıp dolaba yerleştirilmemiş olarak bıraktığınız kıyafetleriniz ilişir önce; annenizin ütüsü bozulmasın diye özene bezene katladığı gömleklerinizin üzerinde çamurlu ayak izleri vardır... Sevgilinizin yazdığı mektuplar, hani kokusu kaybolmasın diye binbir özenle sakladığınız mektuplar yırtılıp yerlere saçılmıştır; muhtemelen para aranmış ve bulunamadığı için öfkeye kurban edilmiş şekilde.
Siz henüz şoku üzerinizden atamamışken, gözleriniz tam köşedeki boşluğa ilişir. Müzik seti... Ve müzik arşivi...
Komşular kapıdan kafalarını uzatıp "iyi iyi, aman iyi ki birşey bulamamışlar, aman geçmiş olsun, kaset maset, sidi midi önemli diil" tadında, tatsızlığında cümleler kurarken, siz onların asla anlayamayacağı bir hüzne gömülürsünüz. İki damla gelir tıkanır gözlerinizin ucuna, anlamayacaklar diye tutarsınız kendinizi. Kime inandırıcı gelecektir ki bir insanın her biri için başka hikayeler yüklediği müziklerinin artık kaybolmasının böyle yaralayıcı olabileceği...

Prosedür işler, polis gelir. Evden neyin eksik olduğunu sorar,lar “CD arşivim” dersiniz, cevabınızı duyunca gülümserler, üstüne bir de vakitlerinin gereksiz yere gasp edildiği düşüncesiyle fırça yersiniz. Sözde parmak izleri alınır, o esnada cebinden walkmaninin ucu görünen genç polis yanaşır sessizce;
"Arkadaşım, seni çok iyi anlıyorum ama altın, para filan olmadıkça sen bu işi unut..."
Siz unutmuş, unutacakmış gibi yaparsınız...
Polisler gider, tek demirbaş plastik sandalyeye oturup evi baştan aşağı gözden geçirirsiniz. Gözünüz bir kenara bırakılmış paket içindeki yemeklere ilişir. Poşeti çöp yapar, çamurlu gömlekleri doldurursunuz içine. Keyfiniz alt-üst olmuştur, ama işte tam da öyle anlarda dinlemek istediğiniz, sizi tedavi edecek müzikleriniz de yoktur artık...
Ne yemeğin tadı kalır, ne müziğin, ne de daha bir gün öncesinde hayatınızı değiştirdiğini düşündüğünüz yeni evinizin. Kendi eviniz yabancı olur size, siz küskün hayata.

Derken yatağınızın başucunda, her gece uyumadan önce eşsiz gülümseyişine bakarak uyukladığınız sevdiğinizin fotoğrafı gelir aklınıza. Bir korku, bir heyecan bastırmaya başlar, duvarlar üzerinize gelir, korkarak yönelirsiniz odaya. Ve, ne mutlu ki, onu bütün güzelliğiyle o fotoğrafta yine size gülümseyerek bakarken görürsünüz.
Heyecanınız o anda yavaşça yatışır, yüzünüzde aptal bir gülümseme oluşur.
Bir insana tüm saflığıyla aşık olmanın, bir sevdayı tüm saflığıyla paylaşmanın dünyadaki en sınırsız güç, en büyük keyif olduğunu hatırlarsınız...
Gülümseyerek evdeki demirbaş sandalyeye oturur, elinize lütfedilerek size bırakılmış telefonu alırsınız. Numaraları ezberden çevirirken, yeni arşivinizin ilk şarkısını bulmuşsunuzdur çoktan;
hayat devam ederken tüm güzelliğiyle,
herşeye rağmen...
(son günlerde etrafta çokça konuşulmaya başlanan hırsızlık olayları üzerine yakın geçmişten bir hikaye...)

7 Temmuz 2009 Salı

Gone Too Soon...

born to amuse,
to inspire, to delight
here one day
gone one night.

like a sunset
dying with the rising of the moon
gone too soon...


They keep on talking, 'cause you are a great star,
a great star that they will not see once again...

Whatever they say,
RIP MJ...

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Mojo, In Yer Face ve Dib Sahne

Başlıktaki sıranın tersinden başlayalım.

Dib Sahne:
Başkentten uzak kaldığım yaklaşık 1.5 yıllık sürecin ardından geri döndüğümde (öncesinde ve sonrasındaki "uyum" sürecini de katarsak 2 yıl diyebiliriz aslında) itinalı bir "hayata adaptasyon süreci" yaşamaya başladım. Bu dönemde dikkatimi ilk çeken şey Ankara'daki bilindik mekanların popülaritesini kaybetmesi, ortaya yeni cazibe merkezleri çıkmaya başlamasıydı. Hakkında onca şey duymuş, onca etkinlikte adını görmüş olmama rağmen Dib Sahne'yle bir türlü tanışamamıştım. Mojo gecesi, herşeyden önce mekanı görmemi sağlamış oldu. Ve söyleyebileceğim tek şey var, Tunalı-Esat kesişimindeki o "karanlık" kapıdan içeri girerken böyle bir mekanla karşılaşmak aklınızdan bile geçmiyor. Erdal Beşikçioğlu'nun mekanı küçük olmasına rağmen çok şık olmasının ötesinde, güzel tasarlanmış sahnesi ve son derece başarılı ses sistemi hemen göze çarpıyor.

"In Yer Face" Akımı:
Gündelik yaşamı konu edinen, seyirciyi kullandığı dil ve imgelerle şaşırtan her türlü kötülüğün olasılığını sergileyen, tabuları yıkmayı amaç edinen "dolaysız" tiyatro anlayışı olan In Yer Face (ya da In "Your" Face), adını da "herşeyi seyircinin suratına tokat gibi inen" formatta anlatmasından alıyor. En dikkat çekici özellik ise kayda değer derecede müstehcenlik ve şiddet öğeleri de barındırıyor olması. Kökeni 1960'lı yıllara kadar uzanan bu akım, 80'li yıllardan sonra hızlı bir ivme kazanıyor ve özellikle Avrupa'da dikkat çekici oyunlar ortaya çıkmaya başlıyor.

Mojo:
Jezz Butterworth tarafından yazılan, İlham Yazar'ın yönettiği Nusret Şenay, İnanç Konukçu, Ali Yoğurtçuoğlu, Doruk Nalbantoğlu, Berkan Şal ve Sertaç Teker'in sahne aldığı Mojo için önce klasik bir tanıtım:

Olay Londra Soho’da Atlantic adlı bir gece kulübünde geçer. Sokakta şarkı söylerken keşfedilen 17 yaşındaki Parlak Johnny, Atlantik Klüp’ün sahibi olan Ezra tarafından himaye edilmektedir, ancak giderek büyüyen bir hayran kitlesine sahip olan Johnny için başka kulüp sahiplerinin de planları vardır ve gerektiğinde şiddete baş vurmaktan çekinmezler.
Soho’nun gece hayatına, kaybolmuş umutsuz insanlarına, müziğe, uyuşturucuya, cinselliğe ve şiddete hiç de alışık olmadığımız bir dille yaklaşıyor MOJO.
Dib Sahne'nin tamamının oyun alanı olarak kullanıldığı Mojo, Ankara seyircisine tiyatroyu bambaşka bir açıdan seyretme olanağı tanıyor.

Dürüst olmak gerekirse arsız bir tiyatro tutkunu olmadım hiçbir zaman, ama zaman zaman "show tarafı" kuvvetli yapımları organizasyon gözüyle izlemekten çok keyif aldım. Banu'yla beraber yaptığımız programda sıkça bahsettiğimiz ve mekan sahibi Erdal Beşikçioğlu'yu önümüzdeki haftalarda programda konuk edeceğimiz için oyunu görmek istedik. İlgililere ön bilgi olması açısından şu notu da iletmekte fayda var; ilk gün saat 21:00'da başlayan oyuna 21:02'de gelebildiğimiz için mekana giremedik. Yani, mekanın tamamı oyun sahnesi olarak kullanıldığı için kesinlikle geç kalmamanız gerekiyor. (Kapıdaki görevlilerin bu "içeri alamama" sürecinde son derece pozitif ve nazik davrandıklarını da belirtmemiz gerek. Öte yandan, bu geç kalma durumu sayesinde de yıllar sonra ilk defa eski dost efsane mekan Papsi'de bir akşam geçirme şansını yakaladık!)
İkinci gün tüm program ekibi olarak (Banu, Selim, Tamer, Kurtuluş, Miray) tedbirli ve vaktinde oradaydık elbette. Kısa bir bekleme sürecinin ardından biz de tüm konuklarla beraber koltuklara "paylaştırıldık" ve aslında tüm hikaye orada başladı.

Yukarıda da belirttiğim gibi, bir tiyatro oyununu yorumlayacak ve eleştirecek kapasitem de, lüksüm de, niyetim de yok, ama "sahne arkası" ayrıntılardan birkaç not düşmem gerek.
Oyun döner sandalyelerde izleniyor ve aslında olayın en büyük esprisi burada. Mekanın tamamı kullanıldığı ve değişik sahneler mekanın değişik yerlerinde oynandığı için sandalyenizle sürekli değişik yerlere dönüyor ve oyunu değişik açılardan izliyorsunuz. Yani aslında siz de bir şekilde oyunun interaktivitesinin içine katılıyorsunuz. Oyunda (ve oyuncularda) müthiş bir enerji var. Her sahne, her bölüm öylesine tempolu oynanıyor ki bazen hangi tarafı izleyeceğinizi ya da nerede kaldığınızı takip edemez hale geliyorsunuz (bunu negatif anlamda söylemiyorum). Oyun bittiğinde gerçekten kelimenin tam anlamıyla yorulmuş ve "In Yer Face"in iddialı söyleminde olduğu şekliyle "tokat yemiş gibi" oluyorsunuz. Ama oyun o kadar akıcı ve tempolu ki, izlerken aklınıza başka hiç birşey gelmiyor, elinizdeki içki bardağının hala aynı dolulukta olduğunu farkedip hatırlamanız için bile dakikalar geçmesi gerekiyor.
Kendi adıma eleştirebileceğim tek şey çok ama çok fazla küfür kullanılması. Evet, hem oyunun hem de "in yer face"akımının içinde varolan bir kavram bu, ve hayır ben sütten çıkmış ak kaşık değilim, ancak bazı sahnelerde ve kimi repliklerde küfürler sadece oyunun o havasını güçlendirmek için oraya sıkıştırılmış ve eğreti kalmış gibi görünüyor... Ancak, sonuçta bu da o formatın dahilinda varolan bir kavram, kabullenmek gerek.

Oyunla ilgili en önemli notlardan biri de karşınıza tam anlamıyla bir "prodüksiyon" çıkması. Giriş jeneriğinden, çıkış jeneriğine, arada oyuncular tuvalette birşeyler tartışırlarken "gizli" kameradan görüntülerin ve konuşmaların ekrana yansımasına kadar çok keyifli ayrıntılar var. (Görüntüler deyince aklınıza başka şeyler gelmesin, konuyu zorlamayın lütfen!)

Ve müzikler!... Daha önce söylediğim gibi mekandaki ses sisteminin başarısı, seçilen müziklerin "şahaneliğiyle" bir araya gelince tam bir müzik şöleni çıkıyor ortaya. Yani tam anlamıyla "Rock'n Roll Lives Forever" durumu var.

Bunlar bir anlamda ön gösterimlerdi. Oyun, Eylül'den itibaren mekanda düzenli olarak sahnelenmeye başlanacak. Kesinlikle izleyin, kayıtsız kalmayın. Biz mutlaka bir kez daha izleyeceğiz, size de öneriyoruz...