20 Aralık 2009 Pazar

Hiç Konuşmadan Anlaşabilir Miyiz Acaba?

Baştan söylemem gerek,
Kimselerin sevmediği, duygusal olarak çok yüklü filmlere tutulmakta üzerime yoktur; özellikle de ilişkilerin arka bahçesini gerçek sertliğiyle anlatan filmlere... Closer, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, Moulin Rouge, O Kadın gibi filmleri hayatımı en çok etkileyenler listesinde ilk sıralara almam bundandır.

Sanırım bu yüzden fragmanını izlediğim an vuruldum bu filme. Hatta bu yüzden Cuma yayınımızda herkes gibi biz de Avatar'dan bahsederken, "Evet, haftanın filmi Avatar olabilir, ama ben hayatımda ilk defa izlemeden bir film öneriyorum size... Başka Dilde Aşk, mutlaka izleyin!" gibi iddialı bir cümle kurabildim.


"Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?" diyordu filmin fragmanında. Cevabını çok iyi bildiğim bir soruyla karşılaşmak beni heyecanlandırdı öncelikle aslına bakarsanız... Aşk iletişim kurmaktır derler ya hani, iletişimi çok konuşmak zannederiz hepimiz. Oysa aşkın dili sessizliktir bence; çünkü aşkta en çok konuşmadığımız zamanlarda anlaşır ve aşkta en çok konuşmadığımız zamanlarda kavga ederiz. Aynı evde, yanında onun da olduğunu bilmenin huzuruyla sessiz kalabilmektir aşk kimi zamanlar...

İlişkiler üzerine yine çokça kafa yormaya başladığım günlerde ve bu düşüncelerle izledim Başka Dilde Aşk'ı... Filmler hakkında iddialı sözler söylemek, film önermek hiç tarzım olmasa da -beni anlayabilecek takipçilere ve arkadaşlarıma- kesinlikle görmelisiniz diyorum bu filmi. İnsan ilişkileriyle, hayatla, aşkla ilgili bildiğiniz doğrular ve yanlışlar, iyiler ve kötüler, masumiyet ve suçluluk olanca çıplaklığıyla karşınıza çıkacak. Bu yüzleşmeye hazır değilseniz, bu yazı da, bu film de sizi ilgilendirmiyor kesinlikle... Ama o cesareti gösterecekseniz kayıtsız kalmayın.

Oyuncu kadrosu son derece başarılı, zaten film için ciddi bir hazırlık dönemi geçirdiklerini anlamak hiç de zor değil. Görüntü yönetmenliğinden müziklere kadar her ayrıntı için özenle çalışılmış. Filmin karakterlerinden birinin işitme engelli olmasında yola çıkılarak filmin sinemalarda altyazılı gösterilmesine kadar düşünülmüş ince ama önemli dengeler var. (Altyazılarda dünyadaki örneklerine bakarak şarkı sözlerini yazarken yanına bir nota karakteri koysalardı daha doğru olurdu aslında...)

Ama tüm bunların ötesinde, başroldeki Onur karakterine hayat veren Mert Fırat'a ayrı bir paragraf açmak gerek, çünkü zor bir rolde şapka çıkartılacak bir oyunculuk sergiliyor. Onu izlerken bir gerçekle yüzleşiyorsunuz; konuşabiliyor olmak pek de birşey değiştirmiyor aslında, sen de onun gibi aşık oluyor, sen de onun gibi öfkeleniyor ve sen de onun gibi üzülüyorsun...

Filmin sonuna doğru bir sahne izleyeceksiniz; ve aslında erkeklerin de bazen hayatı, ilişkileri ve sizi, yani sevdikleri kadınları tahmin ettiğinizin, zannettiğinizin de ötesinde önemsediğini, kimilerinin aslında gerçekten sevme yeteneği olabildiğini göreceksiniz...

Filmin son güzel notu da, bilmeyenleri Louis Aragon'la tanıştırması:

Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden
pencerelere doğru akşam üzeri el kol oynatışından
söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan

korkuyorum senden
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşama katlanmam
sevgilim...

16 Aralık 2009 Çarşamba

Ne Hikayeler Var...

kimbilir neler neler geçti başından
kimse böyle yalnız olamaz
anlat birer birer tut ellerimden
kimse böyle küskün olamaz

çizgi çizgi yüzünde
gölgeli gözlerinde
ağır sessizliğinde
neler neler var
ne hikayeler var


En baştan şunu söylemem gerek; bazı isimlerin bende bitmez kredileri vardır... Ne yaptıklarını görmeden de destek olur, yaptıkları iş hayalleri kadar büyük sonuçlar doğuramasa bile en iyiyi yaptıklarını düşünürüm. Şebnem Ferah'ın da benim için o isimlerden biri olduğunu daha önce senfonik albümünden bahsederken anlatmıştım.
İşte tam da bu sebeple, uzun zamandır ilk defa bir albümün piyasaya çıkmasını heyecanla bekledim.

Şebnem Ferah'ın Benim Adım Orman albümü bugün piyasaya çıktı. Albümü dinlemeden önce internet sitelerindeki yorumlara bakarken önyargıların insanlara neler kaybettirebileceğiyle bir kez daha yüzleşmiş oldum. Yorumların arasında son derece negatif eleştiriler vardı. Oysa albüm daha bugün piyasaya çıkmıştı, yani başka hiçbirşeyle uğraşmadan sadece albümü baştan sona dinleyenler bile tüm şarkıları en fazla üçer kez dinleyebilmişken yaftayı yapıştırabiliyorlardı. Kaldı ki, 4.5 yıl aradan sonra piyasaya çıkan, sadece kayıt aşaması bile 6 ay süren bir albümün şarkılarına dinledikçe alışabilecekleri öylesine aşikardı ki...
Albüm birkaç saattir elimde... Ve ben albümü henüz ikinci kez dinleyememişken bile ne kadar yanıldıklarını görebiliyorum. Tüm albümü ikinci kez dinleyemedim, çünkü 3. şarkı "Yalnız"ı geçip diğerlerine devam edemedim henüz.

Eleştirilerin sebebini anlamak güç değil; Benim Adım Orman albümünde ilk bakışta biraz yorgunluk, biraz bezginlik, biraz hayal kırıklığı, biraz da vazgeçmiş bir hava seziliyor. Ancak yaşama en büyük tutunuş aslında zayıflıklarımızla en çok yüzleşebildiğimiz, onları en cesurca ifade edebildiğimiz zamanlar ortaya çıkmıyor mu? Bence Şebnem'in yaptığı tam olarak bu, ve bu albüm bu yüzden yine çok iş yapacak.

Ve dahası, kimileri asla onun kadar cesur olamayacakları için onu bu kadar acımasız eleştirmeye devam edecekler.
Şebnem de aşina olduğumuz en basit kelimelerle yaşamın en ağır yaralarına dokunmaya devam edecek:

uzaklara dalıp gitme
gözlerin de dolmasın
kimse böyle yalnız olmasın