30 Aralık 2010 Perşembe

Ete Kurttekin ve "Temiz" Rock!


Seksenlerin çocuklarındanım ben. O dönemin çocuklarının çok ortak noktası vardır, anıları çok  yerde kesişir. Çünkü o dönem hayatınıza dahil edebileceğiniz "heyecan"lar kısıtlıdır. Müzik gibi... Çoğunluk aynı şarkıları dinlemiştir, çünkü çoğunlukla aynı şarkılar sunulmuştur. Alternatifler hem şu anda olduğu kadar çoğalamamış, çoğalsa da bulmak şimdiki kadar kolay olamamıştır.
Seksenlerin ikinci, doksanların ilk yarısı, özellikle Ankara gençliği için çok ortak müzik zevki barındırıyor. Dorian Gray'dan A Bar'a geçiş, Grafitti, Manhattan, belki biraz farklı olsa da Roadhouse, Nickys her akşam birbirini tanıyan, bilen aynı çevredeki insanların biraraya geldiği mekanlardı bir dönem. Ve o mekanlardan Türkiye'nin "iyi" müziğini yöneten, yönlendiren isimler çıktı piyasaya. Hala da, özellikle sözkonusu rock olduğunda en kayda değer isimler Ankara'dan çıkıyor, gurur verici bir ayrıntı.
O dönemde herkesin tanıdığı bazı isimler vardı ve Ete de onlardan biriydi. Herşeyden önce farklı ismiyle aklınızda kalırdı, sahnede izlediğinizde de unutmazdınız zaten. Harika bas çalan, sahneye çok yakışan bir isimdi Ete.
İşte o Ete, Ete Kurttekin "çok beklenmiş, biz beklerken iyice demlenmiş" albümü Suyun Üstüne'yi sonunda piyasaya çıkardı. Bir aksilik olmazsa 2011 başı itibariyle albümü müzikmarketlerde görmeye başlayacaksınız. Şanslı azınlığın arasındayım. Ete'yi, Banu'yla hazırladığımız programımız Haftaya Paydos'a konuk ettiğimiz 26 Kasım tarihli programımıza gelirken bize albümün bir kopyasını getirmişti. Ve ben geride kalan yaklaşık bir aylık süre içinde neredeyse sürekli onun albümünü dinledim. Garip gelecektir muhtemelen ama benim iyi albüm kriterim şu olmaya başladı: Akşam evime girerken arabadaki CD'yi evde de dinleme isteğiyle yanıma alıyorsam o albüme yıldızlı puanlar veriyorum! Ete'nin albümü tam olarak öyle. En başta, albüm o kadar uzun zamanda son halini bulmuş ki, tüm şarkılara dinledikçe daha çok ısınıyorsunuz. Ve tam da bu sebeple bana başlıktaki tanımı hissettiriyor: Temiz rock var bu albümde. Yani net, anlaşılır, yormayan ama aynı zamanda basit olmaktan uzak. Hani üzerinde çok ayrıntılı çalışıldığı için iyi bir ses sistemiyle dinlendiğinde kendini daha iyi belli eden şarkılar vardır ya (yüksek sesten bahsetmiyorum), Suyun Üstüne tam da böyle şarkılardan oluşan bir albüm.
Benim favorim Senden Uzak, özellikle de şarkının ikinci yarısı itibariyle. Peter Pan, Sorunum Var en çok tekrar ettiklerim. Ve elbette ilk klip şarkısı İçtim.
Onu eskiden bu yana tanıyanlar, başka birinin bas çaldığı, Ete'nin şarkı söylediği sahneleri garipseyecekler ama çabuk alışacaklar. Ve bu albümün keyfini çıkartacaklar.
Ete Kurttekin'i tam olarak nereden çıkardığını hatırlamaya çalışan "yeni nesil"e Av Mevsimi filmindeki "Benden Adam Olmaz"ı hatırlatıyor ve bu albümü mutlaka edinmenizi öneriyorum. O, bu ilgiyi fazlasıyla hak ediyor...

(Ete Kurttekin'i konuk ettiğimiz programın da bulunduğu Haftaya Paydos kayıtları için Mixcloud sayfamızı ziyaret edbeilirsiniz.)

29 Aralık 2010 Çarşamba

Biten Yılın Düz Hesabı...

Bakmayın siz bu blogun adının “Ben Bunu Yaptım” olduğuna (bu yazı yazıldığında blogumun adı 'Ben Bunu Yaptım' idi), aslında kendimle ilgili hikayeleri anlatmaktan ölesiye çekinen bir adamım ben. Burada “ben” diye anlatılanlar da genelde ya “ben” çerçevesinde tanıklık edilen tarihi bilgiler, ya da bir albümü, kitabı, siteyi, mekanı anlatmak için konu mankeni gerektiren durumlardır. Aslında daha kişisel olanları özgürce Ekşi Sözlük’te yazardım eskiden ama biraz deşifre olmak biraz da sözlükten artık eski tadı alamamam sonucu oraya da yaklaşık bir yıldır yazmıyorum. Dahası, geçen hafta bir hışımla eski entry’lerimin yaklaşık yarısını sildim. Çok kişisellerdi çünkü.

Böyle başlamamın bir sebebi var. Kısa bir muhasebe, bir iç dökümü yazısı olacak bu. Sizden önce kendime şunun garantisini verebilirim ki, yine çok az anlatabileceğim. Denemek, başlamak gerek. Malum, yıl sonu değerlendirmesi yapmalıyım ben de.

Yılbaşılarını hatırlamaya çalışıyorum. Medya çalışanlarının kaderidir bu zaten, hayatımın son 15 yılında yılbaşıları hep çalışarak geçti. (Ben buna tam da çalışmak demem aslında. Bir yılbaşı partisinde sahnedeki DJ kabininde, yılbaşı geri sayımını başlatman için tamamı sana bakan binlerce gözü izlemek müthiştir sözgelimi. Ya da tüm ekibin bir arada hem eğlendiği hem de yayını götürdüğü yılbaşı radyo partileri bazen çok keyifli olabilir.) Yakın geçmişe bakacağım ben. Benim hayatımda 2006-2007 müthiştir, Radyo Mydonose’da hep hayalini kurduğum bir pozisyonda hep hayalini kurduğum şeyleri yapma ve sonuçlarını alabilme fırsatım oldu. Yılbaşılarında biryerlerde çalıyordum o senelerde. 2008 yaşanmamış bir yıldır, zira yılın tamamında askerdim. O yılbaşında gece santralcisi olarak telefon başındaydım ve komutanlara düzenlenen kutlamadan doğan telefon trafiğiyle uğraşıyordum. 2009 başında askerden dönünce, bana çok stresler yaşatan ama hayatımdaki en önemli iş deneyimlerini bu sayede öğrenmemi sağlayan patronum yeni bir yol çizdi. Radyoya ara verip, aynı gruba bağlı MyBilet’te çalışmamı teklif etti. Tam da o sıralarda TRT fikri ortaya çıktığı için ve aynı zamanda yayına da devam edebileceğim için keyifle kabul ettim ve hayatımda yeni bir sektörde yeni bir dönem başlattım. Koşturmacayla ve algılama çabasıyla geçen bir yılın ardından o yılbaşını 4 kişilik kalabalık bir ekip olarak(!) bir arkadaşımızın evinde karşıladık. Hoş, böyle garip bir seneye öyle bir yılbaşı yakışırdı zaten!...

Ve 2010… Bu yıl her şey ama her şey harika gitti. Geriye dönüp baktığımda “şöyle olsa ne şahane olurdu” dediklerimin tek tek sıralandığını izledim. Radyoda her şey yoluna girdi ve daha iyi para kazandım. Çok sevdiğim dostum Banu ile müthiş keyif aldığım programlar yaptım, o programlar sayesinde “celebrity” denen insanlarla yeniden iletişim kurabilmeye başladım, harika insanlar tanıdım, askerden önceki çevremi yeniden oluşturabildim. Dinç ve Altuğ ile birlikte TRT FM’de değişik isimlerle Adam Gibi’yi hayata geçirdik, bir süreliğine İsmail ve Can’ın yanında “Berk” oldum, Türkiye’nin en uç noktalarından insanların hayatlarına dokunma fırsatı yakalayabildim. İşimde (göz ardı edebileceğim kronik aksaklıklar dışında) heyecan verici yeni şeyler öğrendim. Yeniden evimi kurdum. Askerdeyken gözüme kestirdiğim arabayı alabildim. Sevdiğim arkadaşlarımla daha çok görüşebilmeye başladım. Hayalimin şehri Londra’yı her türlü hava koşulunda görebildim (hayatımda yaptığım ilk 4 yurtdışı seyahatimin 3’ünün Londra’ya olması??), buna bir iki seyahat daha ekledim. U2 ve The Cranberries başta olmak üzere “ölmeden izlenmesi gerekenler” listemden harika konserlere katıldım. Birikmiş filmlerimi izlemeye başlayabildim (kitaplara da sıra gelecek umarım)… Bu liste böyle devam edebilir, size sıradan görünenler benim için hayati önem taşıyor olabilir sözgelimi. Hiç şikayet etmedim, hep şükrettim. Gerçekten… Bazen sağlık sorunları yaşadım ama o anlarda bile durup dururken kendime ne kadar şanslı olduğumu hatırlattım. Zaten hak ettiğim şeyler bana sunuluyor olsa da, bunun özel bir fırsat olduğunu hiç aklımdan çıkartmamaya gayret ettim.
Ta ki, Kasım sonuna kadar… Hayatımdaki birçok şey aniden tersine dönmeye başladı. Sanırım gerçekten öyle, saçlarımdaki ilk beyaz telle tanıştım bu ay. İyileri anlatmayı severim, kötüler bana kalsın. Sadece aradan üç başlığı kısaca geçmek isterim.
TRT’deki programlarımız sona erdi. Bu konuda bir açıklama yapmalıyım; yolu bir şekilde TRT Radyolarından “Dış Yapımcı” olarak geçen herkes bilir, orada işler yönetimin iki dudağı arasındadır. Yönetim değişiklikleri, yeni planlamalar, başka projelerin hayata geçmesi gibi birçok sebepten dolayı size teşekkür ederek yayınınızı bitirebilirler. Bunu eleştirmek için söylediğimi düşünmeyin, tüm Dış Yapımcılar bunu bilirler, bilerek çalışırlar. Bitiş talepleriyle bazen gerçekten projenin işlememesi ya da yetersiz olduğunuz için karşılaşabilirsiniz ama bazen de “aslında iyi olduğunuz” herkesçe kabul görmekteyken başka sebeplerle vedalaşırsınız. TRT Ankara Kent Radyosu projesi yeni yönetimin kararıyla sonlandırıldı. Bu zaten beklediğimiz bir sondu, kararı elbette saygıyla karşıladık. TRT FM’de yaptığımız da zaten bir senelik bir programdı. Yıl bitti, programa veda ettik. Ben genelde konuklarımızı ve programla ilgili gelişmeleri paylaştığım için bu bitişleri de sosyal ortamlarda dile getirdim. Elbette samimiyetine sonuna kadar inandığım dostlarımdan güzel tepkiler ve dilekler aldım. Ama ne oldu biliyor musunuz, hiç tahmin etmediğim bir “arkadaş” grubu, “iyi oldu” diyen iç seslerini “acıma” dışa vurumuna çevirdi. Biz halen başka işlerimize devam ederken ve –ne mutlu ki- ayaktayken bizi koymaya çalıştıkları kılıfları görmek ilginç oldu. Yine de bu durumla yüzleşmekten de çok kazançlı çıktığımı düşünüyorum. Yeni tablolar, büyük resimleri daha iyi çözümleyebilmeyi öğretiyor insana. Bu konuda itiraf edebileceğim tek şey şudur; hayatımda ilk defa hiç yayın yapmayacağım bir döneme giriyorum. Buna alışık değilim ve kendimi bundan dolayı biraz kötü hissedeceğimi tahmin ediyorum ama hiç bilinmez, belki de bu ara dönem bana iyi gelecektir, hiçbir fikrim yok. Ya da belki de tahmin ettiğim gibi bir süreç olmaz, kısa sürede yeni projelere başlarız, hayat sürprizlerle dolu…

Bahsettiğim üç başlıktan ikincisi; yediğim çok sağlam dost kazıklarına yeni birini ekledim. Her seferinde bu kadar şaşırmam ve bu kadar üzülmem de enteresan. Tarihime kayıt düşülmüş iki kişi vardı, yanlarına birini daha eklemek durumunda kaldım. Hiçbir darbe, hayati bir karar alıp ona destek olmak amacıyla yanında yürüdüğün birinin “küçük taktikleri” kadar üzmüyor insanı. Ve emin olun, hiçbir darbe ama hiçbir büyük darbe, insana “çok yakın” zannettiklerinin vurduğu minik fiskeler kadar acıtmıyor… O acıyı atamıyorsun, silemiyorsun, yarası kapanmıyor. Aslında tam da kapanacağı zaman çocukluğundan kalma alışkanlıkla kabuklarını soyuyorsun yaranın ve yeniden aynı süreç başlıyor. İyi oluyor aslında, unutmamalı bazı şeyleri, hep akılda tutmalı belki de.

Ve sağlık… Ailemizin bir bireyinin sağlık sorunlarıyla mücadele ediyoruz bir süredir. Siz bu satırları okurken biz –sanırım- sonuçları öğrenebilmiş olacağız. Anladım ki, bekleme süreci hepsinden betermiş. Ve anladım ki, kendi kalp ağrılarım bu kadar canımı acıtmamış. Kimsenin haberi olmadan ölümün kıyısından çevrildim iki kez ama bu kadar önemsememiştim. Şimdi anlıyorum ki, insanın kendini –herhangi bir anlamda- yeterince önemsememesi, ciddiye almaması en tedavi edilmez rahatsızlık. Kimse seni, senin onları önemsemediğin kadar ciddiye almıyor aslında. Dedikleri gibi, herkesin elmasında kendi diş izleri var ve sen farkında değilsin. Değilsin, çünkü sen kendi elmanı da başkalarına vermişsin…

Elbette dahası da var ama daha özel şeyleri yazmam, yazamam buraya. Anlatmam, anlatamam kimseye. “Geceyarısı Öyküleri”nin son hikayesi (ki itiraf ediyorum, kitapta başından sonuna kadar tamamen kendimi anlattığım yegane yazıdır o) “bir acıların çocuğu hikayesi değil bu” diye başlar. Bu da değil, emin olun. Niyetim o olsa, size kendi üzerimden çok sağlam “acıların çocuğu” hikayeleri anlatabilirim, bakakalırsınız, şaşırırsınız, inanamazsınız. Ama bir acıların çocuğu hikayesi değil bu. Yarın sabah yine gülümseyerek çıkacağım evden, içimdeki fırtınanın kulağını bükeceğim, acıtacağım bir parça, “hayat da güzel bea!” diyerek yoluma devam edeceğim. Ve inancımı biraz kaybettiğimde, hayatı iki minik yeğenimin gözlerinde bulacağım yine. Ne de olsa hepimiz onlar kadar masumduk bir zamanlar aslında...

Şimdi etrafımdaki herkes yılbaşı gecesi planlarına dalmışken, ben bir düz hesap yapıyorum. 2010 geride kalıyor ve ben geriye dönüp baktığımda harika 11 ayın karşısında dimdik duran berbat bir Aralık ayı görüyorum. Ne oluyor yani bu durumda, 11-1 galip miyim 2010 yılına karşı?
Peh!...

Matematiğim çok iyidir ama bazen 1, 11’den büyük olur inanın bana!...

21 Aralık 2010 Salı

Gökkuşağı...


Sevgili, gökkuşağı gibidir aslında çoğunlukla...

Hiç beklenmedik anlarda, ve hep "yağmur"dan sonra çıkar.
Sen yaklaştığını sandıkça uzaklaşır,
uzaklaştıkça güzelleşir,
yakaladığını düşündüğündeyse bütün güzelliğiyle kaybolmuştur artık...

İşte orada neye yanacağına karar veremezsin;
uzaktan bakmakla yetinmemek mi hataydı,
boşuna yanına koşup da yorulmak mı...

Oysa gökkuşağı gibidir sevgili;
hep gözünden kaçırır pişmanlıklarla ardından bakarken insan,
oysa "yağmur"un dindiğini haber vermiştir gökkuşağı çoktan...

17 Aralık 2010 Cuma

Avustralya SBS Radyosundaydım.

Avustralya devlet radyosu SBS, günün belirli saatlerinde Türkçe yayınlar yapıyor. Bu güzel yayınları da harika bir ekip hazırlıyor. İşte o ekipten Evrim Günçe benimle önce radyo, sonra da kitap üzerine iki röportaj yaptı.
Onların ilki yayınlandı, Evrim'in başlığıyla "O Bir Radyo Tutkunu":


Röportajın Geceyarısı Öyküleri ile ilgili olan ikinci bölümü burada.

Edit: Kayıtları yüklediğim site telif sorunları sebebiyle Türkiye'de yayın yapamıyor artık. Başka bir mecraya yeniden yüklediğimde burada paylaşacağım.

15 Aralık 2010 Çarşamba

ODTÜ, Polis ve Pas Geçilen Gençlik...

1995 yılıydı. ODTÜ'deki 3.yılıma girerken okula adapte olmaya çalışmaktansa radyonun tadını çıkarıyordum. Ayaklarımız pek yere basmıyordu açıkçası, ODTÜ'nin radyosu kurulmuştu, orada yayın yapıyorduk ve kampüste tanındıkça küçük çaplı "celebrity"ler olmaya başlamıştık. Elbette beğeniler kadar eleştiriler de vardı. Kimse çalınan müzikten şikayetçi değildi ama azımsanmayacak bir kısım ODTÜ'nün kurduğu bir radyonun "popüler kültürün bir öğesi" olmasını hazmedemiyordu. Eminim bu tartışmalar halen devam ediyordur çünkü ODTÜ bu kimliğini en sessizleştiği anlarda bile ortaya çıkarmayı sever.
Biz o ikilemlerin içinde kendi formatımızı oturtmaya çalışırken beklenmedik bir ziyaret dengeleri karıştırdı. Dünya üzerinde hala en etkili dönemlerindeyken Gorbaçov ODTÜ'ye geldi. Anımsadığım kadarıyla bir anlamda komünizm efsanesinin sonunu hazırlayan Gorbaçov'a sorular sormak isteyen öğrenciler konferansa alınmamışlardı ve spor salonu önünde tepkilerini belirtiyorlardı. Biz radyo binasında olduğumuz için (yalan söylüyorum, bina yerine EBİ yurdunun altındaki minik yayın odamız ve dışarıdaki "container" demeliyim!) gelişmelerden haberdar değildik ama oradan gelen arkadaşlarımız Gorbaçov'a yumurta atıldığını anlattılar. Biz anlatılanlara gülüp Gorbaçov'un kafasındaki iz ve yumurta ilişkisi üzerine yorumlar yaparken ikinci bir haber geldi. Aslında Jandarma'nın kontrolünde olan ODTÜ'de gruba çevik kuvvetin müdahelesi eklenmişti. Ve işte asıl olaylar ondan sonra patlak verdi.
Olanları göremiyorduk ama haberler bize de ulaşıyordu. Gorbaçov'un konuşması ODTÜ adına tarihi bir etkinlik olduğu için konuşma Radyo ODTÜ'den de kısa bir süre gecikmeli olarak yayınlanıyordu. Masa başında konuşmayı takip ederken (doğrudan rektörlükten ya da jandarmadan olduğunu tam hatırlayamıyorum) gelen telefonla konuşmayı kesip müziğe dönmem istendi. Söylendiğine göre kalabalık bir grup, konuşma canlı yayınlandığı için radyoyu hedef almıştı ve bizim tüm kapıları kapatmamız, içeride kalmamız gerekiyordu.
Sonuçta bu anlamda korkulan olmadı. Öğrenciler radyoya değil, yurtlar bölgesine gittiler, 1.yurt "işgal edildi", Jandarma kontrolündeki Yüzüncü Yıl kapısında ateşler yakıldı, geç saatlere kadar halaylar çekildi. Biz de sessiz sedasız devam ettirdiğimiz yayınımızın ardından evlerimize dağıldık.
Resmi bilgilerden haberdar değilim ancak olayların ardından 100'den fazla öğrencinin önce gözaltına alındığı ardından da okuldan atıldığı söylendi.
Bu yaşananlar ve devamında rastladığım birkaç olay, ODTÜ'de o dönemler Jandarmanın kabul gördüğünü ancak polise kimsenin tahammülü olmadığını göstermişti. Bir defasında üçlü amfinin karşısındaki çimlik alanda oturan birinin pantalonunun kenarında bir silah görünmesiyle birlikte insanların bir anda nasıl üzerine çullandıklarını, cebinden polis kimliğini bulup çıkardıklarını, neredeyse linç edeceklerken birilerinin müdahele ederek kalabalığı sakinleştirdiğini ve sivil polisi jandarmaya teslim ettiklerini an be an izlemiştim.

Hafızamın bir köşesinde bu sahneler tozlanadursun, bu sabah ODTÜ Teknokent'teki ofisime doğru yol alırken gördüğüm TOMA araçları ve onlarca polis önce şaşırttı beni, sonra da fena halde keyfimi kaçırdı. Aslında, Teknokent'te çalışan kitlenin apolitik duruşunu çok iyi bildiğim için kendimce muziplik yaparak Twitter'a "ODTU Teknokent'te polisler ve TOMA araçları... Niye ki, çok burjuvayız, olaya karışmayız biz aslında(!)?" yazdım. Derken olaylar gelişmeye başladı ve devamını herkes biliyor.
Açık olmak gerekirse, tepkilere ve eleştirilere neden bu kadar tahammülsüz olunduğunu aklım asla almıyor. Eleştiriyi dinler, tepkiyi gözlersin. Haksız olduklarını düşünüyorsan "Eyvallah" der, yoluna devam edersin. Tepkiyi abartırsan, sadece kahramanlar yaratır, karşındaki kalabalığı çoğaltırsın.
Aşağıdaki görüntüleri öyle çok da fazla kanalda göremediniz. Çünkü zamane Türkiye'sinde kimse iktidarı eleştirme cesaretini gösteremiyor. Karikatürlere bile tahammül edilememesi de bana normal gelmiyor. Kimseye haksızlık etme, kimseleri de yanlışlarını gözardı edip ilahlaştırma niyetinde değilim ama ülkeyi yönetenlerin gözüyle bakarsam da karşıma en iyi ihtimalle şu kavram çıkıyor: "Haklıyken haksız durumunda düşmek!" (Haklı olduklarını düşünmüyorum, o ayrı...)
Yolumun bir şekilde ODTÜ'den geçmesinden gurur duymama sebep aşağıdaki görüntülerdir. Tepki göstermenin, ince mesajlar vermenin çok zekice yolları da vardır. Polis barikatını yastık yapıp uzun eşek oynarsan, yastığa çok şey anlatıyorsundur aslında... Biliyorum, o aşamaya gelmesi senin tercihin değil belki ama taş atıp, yumruklayarak ya da biber gazı ve jop yiyerek anlattığından çok daha fazlasını hem de!



Keşke herşey burada bitseydi. Yani öğrenciler bunu yapıp eylemi bitirebilseydi, polis sessizce izlemeye devam edebilseydi.

Son haftalarda öğrenci eylemleri artmaya başladı. Bunun bazen amacını yitirip bir moda haline dönüşmeye başladığını da düşünüyorum açıkçası. Ama asıl meselenin bu eylemlere "orantısız" tepki gösterilmesinin, tahammülsüzlüğün ayarının kaçmasının ülkenin en önemli sorunlarından birisi olduğunu anlamak hiç de zor değil. Ülkeyi yönetenlerden başlayın, işyerinizdeki patronunuza, okuldaki öğretmeninizden bazen anne babanıza kadar karşı karşıya kaldığınız "anlaşılmama" durumunu bu olaylardan sadece bir gün önce Yılmaz Özdil müthiş bir tespitle anlattı. Yukarıda yazdığım tüm satırları pas geçip sadece aşağıdaki yazıyı okusanız da aklımdakileri anlamış olursunuz.
Ne de olsa geçmişimde "her iki taraf"ca da "öteki"leştirilmişliğim var, bu satırların altına aynen imzamı atmak hakkımdır.

***

Gençlik insanın başına hayatta bi kere gelir... (Yılmaz Özdil)

Hazır ortalık sakinledi... Sakin sakin konuşalım.
59 yaşındaki YÖK Başkanı, koltuğa oturur oturmaz, ilk iş ne yaptı biliyor musunuz?
Motosiklet aldı.
İçinde ukteymiş.

Çünkü, sağ-sol, ideoloji meselesi filan değildir aslında yaşananlar... “Gençliğini yaşayamamış insanlar” tarafından yönetiliyor Türkiye... Gençleri anlamama sebepleri bu.

Hani, üniversite yıllarından suratını hayal meyal hatırladığınız, varlığıyla yokluğu bir, hafızanızı zorlasanız bile ismini çıkaramadığınız tipler vardır ya... İşte onlar yönetiyor.

Elbette onlar da 20 yaşında, 25 yaşında oldular, ama, hiç genç olmadılar. Vazgeçtik kafelerde yan yana oturup laflamayı, fakülte kantininde bile kızlı-erkekli ortamlarda bulunmadılar.

Gençliğin adeta uzvudur mesela, gitar... Ne kadar uzak onlara... Plajda yakılan romantik bir ateşin etrafı, dağcılık kulübünün kurduğu kampın çadırı, amfide şamata, kampustaki şenlikte mırıldanan aşk şarkıları veya yılbaşı partisi, belki alt tarafı bi bira... Ne kadar uzak.

Dar çevrelerinin Çin Seddi gibi eşiklerine esir büyüdüler maalesef... Kanları kaynamıştır, istemişlerdir mutlaka. Aşamadılar. Aşanlara kızmaları ondan... Halbuki, hayatında bi kere olsun dağıtmadan, nasıl toparlanır insan? Hangi sınırdan bahsedebilirsin, özgürlüğü tatmadan?

İnanmazsanız, açın özgeçmişlerini... Hayat baharının en güzel dört senesi “şu üniversiteyi bitirdi” diye geçiştirilen, kupkuru üç kelimeyle özetlenmiştir. Anaları babaları, ilkokul dönemi, sonra zart diye atlar, siyaset sahnesindeki binlerce fotoğraf... Arası boştur! Üniversite yıllarına dair hatıra fotoğrafı olabilmesi için, hatıra olması lazım öncelikle... Yoktur.

Sorsalar bana, king bilmeyeni milletvekili bile yapmamak lazım... Ki, briçi kumar zannedip, spor olduğunu kavrayamadan mezun oldular. Zaten, spor ayakkabı giymeden emekli oldu çoğu... Apo’nun bile Bekaa’da kız militanlarla voleybol oynarken fotoğrafı var, bunların var mı? Güya kültür dersi veriyorlar bize, hangisinin halkoyunu oynarken fotoğrafı var? Tiyatro?

Mayo giymeden büyüdüler, mayo... Bülent Arınç, Beşir Atalay... Aileleriyle şezlongda güneşlenirken düşünebilir misiniz? Bırak düşünmeyi, Allah bilir, mahkemeye bile verebilirler beni... Bu kadar normal bir insan davranışı üzerinden kendilerini örnek verdiğim için.

(Bakın, peşin peşin söyleyeyim, mahkemeye verirseniz, Kürşad Tüzmen’i şahit gösteririm... Çünkü, mayo giymeyi anormallik kabul etmeyen Kürşad Tüzmen’e gidin sorun, yumurta fırlatan gençlerin heyecanını da anlıyordur, sahillerin AKP’ye neden oy vermediğini de.)

İyi yönetilen devlet, iyi yönetilen üniversite, iyi yönetilen gazete, iyi yönetilen banka, hepsini inceleyin... Hepsinin başında, gençliğinin hakkını vererek yaşamış yöneticiler görürsünüz.

En vahim gençlik hatası...
Gençliğini yaşamamaktır.

Türkiye’nin durumu vahimdir.

***
Ek: Bir arkadaşım bu yazıdan sonra mail gönderdi. "Olayları sadece Zaman'dan mı takip ettin?" ile "AKP yandaşı mısın?" cümle/imaları arasında gidip gelen sorular sordu. Önce "Amanın!!..." dedim. Sonra durumu farkettim; demek ki, burayı her okuyanın alt metinleri, anlatılanları, "taraf"ımı ve iyi niyetimi anlayamaması ihtimalini de kabullenmeliyim. Ona verdiğim cevabın bir cümlesini buraya da ekleyerek, onun dışında da böyle düşünenler varsa, yazılanları biraz daha dikkatli okumalarını salık vermem gerekiyor.
Ben genelde "Seni Seviyorum"u "Seviyorum" kelimesini kullanmadan anlatmayı sevenlerdenim...

8 Kasım 2010 Pazartesi

Ekmek Peşinde...

bir pazar akşamüzeri...
başkent ankara, kızılay'da güvenpark önündeki otobüs durakları, bir anlamda türkiye'nin merkezindeyiz yani.
ekmeğimizin peşindeyiz, iş gereği bulunmamız gereken bir etkinlik var; servisimiz bizi oradan alacak, geç kalan arkadaşımızı bekliyoruz.

o sırada önümüzde bir halk otobüsü duruyor. orta kapıdan inen birkaç kişilik grup yeniden kalabalıkla birlikte otobüse binmeye yöneliyor. bir terslik olduğunu fark ediyoruz ve tam önümüzde gerçekleşmeye başlayan gariplikler dizisini film izler gibi takip etmeye başlıyoruz.

adam cüzdanından para çıkarıp hazırlanıyor gibi yapıyor, ama gözü otobüse binmek için birbirini iteleyen sekiz-on kişilik kalabalıkta. sessizce yaklaşıyor, öndeki orta yaşlı amcanın tişörtünü hafifçe yukarı kaldırarak arka cebine bakıyor, tam elini uzatacakken yaşlı amca sıradan çıkıyor.
bizim "meraklı" adam bu sefer önde bir omuz çantası kestiriyor gözüne. elini uzatıyor, o kalabalığın arasında hiç çekinmeden elini çantaya uzatıyor, yavaşça fermuarı açıyor.
biz şaşkınlıkla izlemeye devam ediyoruz. insan sadece saniyeler içinde gerçekleşen bu olayın öylesine etkisinde kalıyor ki, silkinmek için biraz vakit geçmesi gerekiyor. tam uyanmışken, ve uyarmak üzere elimi arabanın kapısına uzatmışken açık camın kenarında bir adam beliriyor.
aslında kurduğu cümle zararsız ve yumuşak, ama tonlaması buram buram tehdit kokuyor:

"abi sesini çıkartma, bak herkes ekmeğinin peşinde!..."

* * *

zaman duruyor, 2 yıl öncesine dönüyorum...

yılbaşı gecesi, ekmeğimin peşindeyim.
herkes eğlence planları yapmışken, ben evime yabancı kentin merkezinde koşturuyorum. işim gereği o gece iki ayrı mekan arasında gidip geliyorum sürekli, ve sürekli telefonla konuşmak durumundayım. kariyerim açısından çok önemli bir gece, eğer herşey aksamadan giderse öğrenim hayatımı feda etmiş olmama değecek herşey; tam bir dönüm noktası yani, yıllarca verilmiş emeğin karşılığı ve ekmeğimin peşinde koşturuyorum.

taksim'den hızla geçerken bir anda birinin kafama vurduğunu hissediyorum.
sonradan öğreneceğim, taksim'de telefonla o şekilde konuşmanın dart tahtası olmaktan pek bir farkı olmadığını (canının herşeyden kıymetli olduğunu da öğreneceğim gibi.).
kafama vurulmasıyla birlikte telefon elimden gidiyor. önce bir tanıdıkla karşılaştığımı varsayıyorum. ancak geri dönüp elinde telefonumla koşan bir çocuğu görünce aklım başıma geliyor. bir anda senaryolar akmaya başlıyor gözümün önünden. telefonu bilmemnekadar paraya aldığım umurumda bile değil o anda, bütün önemli numaralar orada kayıtlı ve yılbaşı gecesi hiç kimse aksaklığa tahammül etmez! herkes bana oradan ulaşacak, bittim ben...
muhtemelen o hırsla peşine takılıyorum çocuğun, ve muhtemelen o hırsla onu tam yakalamak üzereyken ben, o bir parka dalıyor. onu tam orada kuytu bir köşede sıkıştırıyorum, birden duruyor ve geri dönüp bir bıçak savurmaya başlıyor. gerginim, başka şansım yok, gözüme kestiriyorum onu, bıçağı kapabileceğimi tahmin ediyorum, gözüm kararmış.
işte o anda anlıyorum yavaşlamasının ve oraya dalmasının aslında hiç tesadüf olmadığını, herşeyin planın bir parçası olduğunu. çünkü ben ona doğru korkmadan bir adım atınca iki kenarda çalılıkların arasından ellerinde sallamalarla gözü dönmüş iki kişi çıkıyor, "başımızı derde mi sokacan lan!..." diye bağırarak üzerime yürüyorlar. savrulan sallamalardan biri gözlerimin önünden geçince ve rüzgarını hissedince anlıyorum işin ciddiyetini; kendimi parktan dışarıya, kalabalığın arasına atabilmek için var gücümle koşmaya başlıyorum. ben caddeye çıkınca onlar peşimi bırakıyorlar.
yanımda birisi beliriyor, "abi bak otelin orada polis vardır, hemen oraya gidelim" diyerek benimle koşuyor. garipsiyorum, ama o anki şaşkınlığımla "ben de 2 gün önce kaptırdım çantamı, ondan yardım ediyorum" demesi, gerçekten polisle karşılaşıp da onu gözden kaybedinceye kadar inandırıcı geliyor bana.
yılbaşı gecesinde, taksim'in göbeğinde gerçekten bir polisle karşılaşabilmem dakikaları buluyor zaten. onlara durumu anlatıyorum, nerede saklandıklarını söylüyorum, ama tek öğrenebildiğim karakola gidip ifade vermem gerektiği oluyor.
adamın biri göz göre göre hırsızlık yapıyor, canıma kastediliyor, hayatımla ve hayallerimle oynanıyor, ve benim elimden hiçbirşey gelmiyor...
sinirlerim bozuluyor, elim ayağım titremeye başlıyor. içimden bağırmak çağırmak geliyor, ama o anda koşturmam gereken işlerim olduğunu hatırlıyorum. o gece artık herşey daha zor, ama nasıl olursa olsun çözmeliyim, işimi aksatmadan yürütmeliyim.
sıradan bir insan olmanın verdiği çaresizliğin ezilmişliğiyle işime yürümeye başlıyorum. gözlerim doluyor, ama ağlamıyorum; üzgün değil, kızgınım çünkü... belki de sadece birkaç gün sonra arka arkaya göreceğim iki haberi o andan biliyor gibiyim:
- kapkaççılar taksim'de eski sat komandosunu bıçaklayarak öldürdüler.
- sosyetenin ünlü isimlerinden bilmemkimin kapkaççılar tarafından çalınan cep telefonu 1 saat içinde karakola teslim edildi.

oysa ben sadece bu ülkenin sıradan bir insanıyım, elimden daha fazlasının gelmiyor olması beni gerdikçe geriyor. ama duramam, yürümek zorundayım,
durmamalıyım,
malum;

herkes ekmeğinin peşinde...

* * *

"abi sesini çıkartma, bak herkes ekmeğinin peşinde!..."

zaman duruyor, 2 yıl öncesini hatırlıyorum.
öfkeleniyorum...
adamın tehditkar cümlesi çok da umurumda değil, benim yanımda bunu yapamazlar!. ve bunu hiç korkmadan söyleyeceğim ona!

bir anda kopan bir çığlıkla bakışlarımız otobüse yöneliyor.
çantası karıştırılan adam durumu fark ediyor, bağırmasıyla birlikte sıranın kenarında duran üç kişi birden sille tokat adama girişiyorlar. birinin elinde kesici bir alet var, ne olduğunu seçemiyorum, ama adamın yüzüne doğru savurduklarını farkediyorum. o sırada kurban adam elini beline atıyor, oradaki silahın görünmesiyle birlikte ekip elemanları ani bir manevrayla koşarak kalabalığın arasına yöneliyorlar ve kaçmaya başlıyorlar. çantası karıştırılan adam ve yanındaki arkadaşı silahlarını çekip peşlerinden hareketleniyorlar. çığlıklar duyuluyor, "kaçma lan, vururum bak!..." bağrışları araya karışıyor. ama ekip kalabalığın arasına karışıyor, bizim yanımızdaki adam da kayboluyor.
silahlı adamlardan birinin gözünün üzerinden kanlar akıyor, etraftakiler ona yardım etmeye çalışırken o hala öfkeyle sağa sola bakıyor.
biz o karmaşayı algılamaya çalışırken insanların arasında çantayı karıştıran esas adamı görüyoruz. adam son derece sakin, kalabalığın arasında sessiz adımlarla dolaşıyor, eli cebinde yavaş yavaş metro girişine doğru yürüyor. adamı görüyoruz, ama o anda tetiği hala çekili silahla etrafına bakınan adamın öfkesi gözümüzü korkutuyor, çünkü etraf gerçekten çok kalabalık.
gözümün önünde başımdan geçenler canlanıyor, arkadaşlarıma olayı anlatırken "insan öylesine öfkeleniyor ki, elinde silah olsa herhalde sağı solu düşünmeden ateş açarsın çocuğa..." deyişimi hatırlıyorum.
tüm bunların ardarda sıralandığı -ve bana uzun mu uzun görünen- üç-beş saniye içinde adam ortadan kayboluyor, polis geliyor.

kalabalık dağılmaya başlıyor, ama kenardan olayları izleyen birkaç kişinin bizi ters gözlerle süzmesi sinirlerimizi bozuyor, zaten logolu bir araçla kolay bir hedef olduğumuzu biliyorum, ve onların gözükaralıkta nasıl sınır tanımadıklarını.
"gidelim," diyorum şoförümüze, "burada fazla kalmamakta fayda var..."

"bu ülke ne zaman böyle oldu" diye geçiriyorum aklımdan, "söyledikleri gibi, namusluların da namussuzlar kadar cesur olabilme şansı var mı acaba?..."

"gidelim," diye devam ediyorum çaresiz,
"iş bizi bekler, herkes ekmeğinin peşinde..."

20 Eylül 2010 Pazartesi

Show Business!...

Bu görüntüleri izler, "kadın güzel söylemiş, insanlar da ne güzel eşlik etmişler." der, devam edebilirsiniz...
Ya da, başka bir gözle bakmayı becerir, Lara Fabian'ın bakışlarındaki hikayeleri okursunuz. Şarkıcıların, bestecilerin, tiyatrocuların, sinemacıların, yazarların, organizatörlerin, televizyoncuların, radyocuların ve "show business" sektöründeki insanların neden onca mücadeleye rağmen işlerinden vazgeçemediklerini, neden hayat yollarında karşılarına çıkan o "bol kazançlı" fırsatları hiç düşünmeden ellerinin tersiyle ittiklerini anlarsınız... Evet, gerçekten bakmak isterseniz görebilir, görürseniz onları tanırsınız...

19 Eylül 2010 Pazar

Gidiş...


Bir şarkı yayılıyor odaya müzik çalardan…

Böyle şarkılar radyoda pek çalmaz zaten, dolayısıyla çok iyi biliyorum ne zaman duyacağımı. Yani hesapsızca birden vurma şansı yok insanı; bile bile vuruluyorsun, sen ayarlıyorsun her şeyi ne de olsa!

Neden hep geçmişten hesap sorar ki insan?
Geleceğin bedelini ödetmek gerek aslında birilerine, bilmiyorsun aslında ama bana yaptıkların benim geleceğimi bitirdi, umutlarımı yerle bir etti.
Senden kalanlara anlam yüklemeye çalışmakla geçiyor hala hayatım.
Aynaya bakıyorum uzun uzun, yüzümdeki çizgilerin aslında senden kalma öyküler olduğunu fark ediyorum hep.
Sensizlik soluk alıyor hala, bitmiyor, geride kalmıyor bir türlü
ve özlemim sonsuz…

O meşhur kalabalık ege kasabasının kuytu bir koyunda iskelenin ucundayım…
Yunan adaları göz kırpıyor karşıdan, gecenin kör bir saati anlayacağın. Birazdan minderlere kurulup açık havada film izleyecek insanlar; hayallerin sınırı yok tabi kolunda sevdiğin olduğunda. Nefes almak bile olanca anlamını yükleniyor hal öyleyken. Bir güvenişin, “en güvenişin” keyfine tanık oluyorsun işte, hayatın anlamı… Daha ne olsun ki!
Kalabalığın içindeki yalnız oluyorum, hani şu kendilerine dokunulacağını anladığı anda çil yavrusu gibi dağılanlardan bir kalabalık ve hani şu herkesin “yok canım, sen mi!” dedikleri türden, genel geçer tariflere oturmayan bir yalnızlık. Yani ne anlatabilirsin kendini, ne de duyurabilirsin sesini.
Sen bulamazken nerede koptuğunu her şeyin, kime anlatabilesin ki…

Sahi, o noktaya nasıl geldiğimizi hiç hatırlamıyorum…
Söylesene, biz ne zaman kavga etmeye başladık ki, ilk fiskeyi kim kime vurdu, yani ilk kimin o taşınamaz ağırlıktaki lafıyla öğrendik bazen acımasız söz öbeklerinin okkalı fiskelerden daha çok acıttığını? Hesap tuttuk mu ardından, bir sen bir ben diye mi sıralandı telafisiz hakaretler, hiç mi dengeyi bozmaya çalışmadık, durmadık mı birimiz? O kadar bağırınca ne kadar çirkinleştiğimizi niye söylemedik, onca emeği nasıl da harcadık bedavadan, hafızamız mı durdu yoksa?
Yani söylesene küçük, hiç mi hatırlamadık okul bahçesinde sırtüstü güneşi izlerken parmaklarımızın birbirine dokunduğu o ilk anı ve ne çabuk unuttuk ilk öpücük için kaç takla attığımızı, “istemem yan cebime koy”larımızı?
Ne kadar da unutkan olmuşuz yahu, aferin bize!

Bir aferin de arkana hiç bakmadan gidişine…

Şarkının olmayan sözleri doluyor odama, buram buram ayrılık ve hüzün kokuyor, “she left home” diye susuyor hüzün sesli kadın.
Ben seni özlemeye dayanamıyorum.

Sabah olsun artık…


(Geceyarısı Öyküleri, Müziğin Peşinde bölümünden, Jane Birkin - She Left Home eşliğinde...)




15 Eylül 2010 Çarşamba

Hayat Ne Tuhaf Aslında, Vapurlar Filan...

Bugün Hrant Dink'in doğum günü... Güzel ülkemde istemdışı kutlanamayan milyonlarca doğum gününden biri daha...
Hrant Dink'in doğrusu yanlışı, karşı taraftakilerin eğrisi doğrusu -bir fotoğraf sözkonusu olduğunda- benim umrumda değil. Beni ilgilendiren, ertesi gün tüm gazetelerde babasının bu fotoğrafını görmek zorunda kalan (belki de kocaman olmuş, ya da aslında o gün büyümüş) bir kız çocuğu. Bir de insanın hayata dair tüm umutlarını yerle bir etme potansiyeliyle yanıbaşımızdan bize sürtünerek geçen insanlar...
Geceyarısı Öyküleri'nden Hrant Dink özelinde, hepimize hitaben...

hayat ne tuhaf, vapurlar filan...

aslında o vapurlarda geçen hayatlar ne tuhaf, hani hiçbirinin hikayesi bir başkasına benzemeyen...
sadece yaşayabilmek için köleler gibi çalışma zorunda kalıyor insan,
sonrasında, çalışıp kazandıkların, kaybettiğin özgürlüğünü satın almaya yetmiyor...
yıllarca dirsek çürütüyor, emek veriyor insan,
ama ne öğrendiklerinle hayata atılabiliyor, ne de kendine bir yer edinebiliyorsun; asıl hayata atıldıktan sonra başlıyorsun öğrenmeye, onca yıl boşa geçmiş oluyor, geri dönülemiyor...

çocukluğundan bu yana herşeyini ama herşeyini biriyle paylaşıyor insan,
sonra öyle değişiyor ki o "herşey", geçmişine, geçmişinize şaşkınlıkla bakarken lanetler yağdırıyorsun kendine, hala ona bir zarar gelmesin derdindesin tüm şaşkınlığına rağmen...

aşık oluyor birdenbire insan, hayatın anlamı değişiyor, herşey "o" oluyor, sen kayboluyorsun hayattan bir süreliğine,
sonra biri bir çimdik atıyor, herşey tarihe kayıyor, bir bakıyorsun yalnızlık her zamanki baş köşede olanca hüznüyle seni bekliyor...

sadece aklından geçenleri söylüyor insan, söylerken de kimseye saygısızlık etmemek için özene bezene seçiyor kelimeleri,
sonra işyerinin önünde kafana sıkılan üç kurşunla öldürülüyorsun,
ve ölen hareketsiz yerde kalırken, öldüren elini kolunu sallayarak yoluna devam ediyor...
üzerine kocaman bir kağıt parçası kapatıyorlar, kağıdın kenarından akan kanların kırmızısı meraklı insan kalabalığının cep telefonu fotoğraflarına bir renk oluyor, sen altı yırtık ayakkabınla hiç kımıldamadan poz vererek tarihe geçiyorsun...

her sabah, geceden biriktirdiği bir umutla çıkıyor insan sokağa,
şansın varsa öğlene kadar ulaşabiliyorsun, öyle ya da böyle zaten kafana vura vura elinden alıyorlar tüm umudunu, tüm inancını, tüm beklentilerini...

ve sen bir sahil kaldırımında boynun bükük yürürken, bir park taburesinde tek başına otururken, gazetede çığlıklarla babasına ağlayan bir genç kızın fotoğrafı, tam karşında sarmaş dolaş yürüyen bir aşık çift,
isyan etmek istiyorsun oturduğun yerden cüce boyunla posunla, sıska, çelimsiz bedeninle, kısık, duyulmayan sesinle,
olmuyor;

hayat ne tuhaf aslında, vapurlar filan...

Geceyarısı Öyküleri ile ilgili beni en çok üzen konu bu yazı ile ilgilidir. Kitapta yer alan yazının üzerindeki "Hrant Dink'e..." notunun atlanması ve benim bunu kitap yayınlanmadan önce fark edememiş olmam... Böylelikle bu eksiği de telafi etmiş olduğumu umuyorum.

24 Ağustos 2010 Salı

Never Love A Wild Thing!

(Bu yazı, filmi izlememiş olanlar için spoiler içerebilir.)



Truman Capote romanından Blake Edwards yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan 1961 tarihli efsane Breakfast at Tiffany's filminde çılgınlıklarıyla dikkat çeken bir kadının yaşamından bölümler anlatılır. Önceki yaşamından kaçarak hayatındaki herşeyi tamamen değiştirmiş olan Holly Golightly, onu hala çok seven ve onu hala "Lula Mae" zanneden eski eşiyle son bir kez buluşur. Eski eş, Doc, onu eve getirmek için gelmiştir. Buna inanmasını sağlayan Holly, otobüs hareket etmek üzereyken (o günlerde hayatındaki tek gerçeklik olan Paul Varjak'tan izin isteyerek) Doc'a onunla gelmeyeceğini söyler...


Doc : I love you Lula Mae.
Holly : I know you do, and that's just the trouble. It's the mistake you always made, Doc, trying to love a wild thing. You were always lugging home wild things. Once it was a hawk with a broken wing... and another time it was a full-grown wildcat with a broken leg. Remember?
Doc : Lula Mae there's something...
Holly : You mustn't give your heart to a wild thing. Never love a wild thing... you can't give your heart to a wild thing: the more you do, the stronger they get. Until they're strong enough to run into the woods. Or fly into a tree. Then a taller tree. Then the sky. That's how you'll end up... If you let yourself love a wild thing. You'll end up looking at the sky.

(Asla vahşi bir şeyi sevme... Kalbini vahşi bir şeye veremezsin: ne kadar verirsen, onları o kadar güçlendirirsin. Ta ki ormana kaçacak kadar güçlü oluncaya kadar. Ya da bir ağaca uçacak kadar. Sonra daha büyük bir ağaca. Sonra gökyüzüne. Sonunda olacağı budur...
Eğer kendine vahşi bir şeyi sevme iznini verirsen, sonunda kendini sonsuz gökyüzüne bakarken bulursun...)

(Videoda kullanılan şarkı: Sia - Breath Me)

17 Ağustos 2010 Salı

"Sesini" Duyan Var Mı?


17 Ağustos depreminin birkaç gün sonrasıydı. Radyoda hızlı ve kapsamlı bir kampanya gerçekleştirmiş, vakit kaybetmeksizin toplanan yardımları götürmüştük.
Bir halı sahanın içine serilmiş battaniyelerden birinin üzerine kıvrılmış teyzenin yanına gittim, 'Teyzecim, biraz malzeme getirdik, size dağıtacaklar. Onun dışında bir ihtiyacın var mı?' diye sordum. Önce biraz süzdü beni, sonra son derece düzgün bir konuşmayla 'Nereden geldin sen' diye sordu. 'Ankara' dedim. 'Taa Ankara'dan mı?' diye yineledi sorusunu şaşkınlıkla. 'Evet' dedim onun şaşkınlığını ben de takınarak.
Biraz durakladıktan sonra tedirgin bir tonlamayla mırıldandı: 'Kimin vardı burada, kimini kaybettin?...'
O kalabalık halı sahaya kıvrılmış herkesin bir kaybı vardı artık, utandım biraz ve onunkinden de düşük bir sesle 'Kimse' diyebildim ancak.
Birden doğruldu ve yineledi sorusunu: 'Kimseni kaybetmedin mi, akraban filan yok mu burada?'
'Yok teyzecim' dedim.
Kendimi yabancı hissetmiştim. Biz yardım malzemelerini indirirken, anlaşılmaz bir heyecanla bültene koyacağı fotoğrafı çekmeye çalışan "yetkili"ye duyduğum sebepsiz öfkeyi şimdi o teyzede bana karşı göreceğimden korkmuştum.
Bir anlık sessizlik oldu, hani şu birkaç saniyeyi geçmeyen ama saatler gibi gelen türden bir sessizlik, 45 saniyenin içindekilerin her biri gibi yani... Ayağa kalktı zorlanarak, bana doğru yaklaştı, gözleri dolu dolu ve sesi titreyerek bir çırpıda söyleyiverdi aklındakileri:
'Demek bizim için geldiniz... Allah razı olsun yavrum, başka hiçbirşey istemez!...'

Ve sessizlik... Sonsuz sessizlik... Enkaz altında kalmış bir insanın çaresizliği gibi, sadece gözyaşlarının düşerken çıkardığı minik damla seslerinin duyulabildiği kocaman sessizlik...

O sözler benim hiç aklımdan çıkmıyor ve beynimdeki yankısının asla bitmemesi için dualar ediyorum,
o teyzenin sesini hala duyabilen var mı acaba?

(17 Ağustos depreminin simgesi haline gelen üstteki fotoğraf Abdurrahman Antakyalı imzalı...) 

13 Ağustos 2010 Cuma

Otizm


ODTÜ'deki öğrencilik dönemlerimde 2 yıl boyunca ODTÜ Yuva ve Anaokulunda 4-5 yaş grubuna bilgisayar dersleri vermiştim. Öyle ders dediğime bakmayın, çocukların bilgisayara alışmasını sağlamaya çalışıyordum aslında. Benim için yeri doldurulamayacak kadar mutluluk verici olan bu süreç, otizmi olan bir öğrencimizin aramıza katılmasıyla ve derslere ilgi göstermesiyle gerçek anlamını kazanmıştı. Hala, hayatımdaki en mutlu anlarımdan birinin onun "öğretmenim, ben geldim!" diye gözlerinin içi gülerek bana sarıldığı an olduğunu düşünüyorum.
Otizmi olmak, insanın kendi seçebileceği bir durum değil. Ancak, otizmi olan birine yardımcı olmak da zannettiğinizden çok daha kolay olacak. Türkiye Otizm Vakfı'nın bu videosunu mutlaka izleyin ve lütfen olabildiğince çok yere ulaşmasını sağlayın.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Love is Blindness...

Dünya çapında tanınan bir rock yıldızı olmanın sorumluluğu ve ağırlığı altında,
dünyanın en çok tanınan gruplarından birinin -o grubun elemanlarının deyimiyle- beyni olmanın sorumluluğunda olan The Edge, deliler gibi aşık olduğu eşinden ayrılmak zorunda kalır. Arkadaşlarına her fırsatta onu hala sevdiğini söyleyen the edge için bu ayrılık ve dünyada her şeyden çok değer verdiği çocuklarından uzaklaşmak, kabullenilmesi çok zor bir travmayı da beraberinde getirir.
Bu süreçte U2, Achtung Baby albümü kayıtları için stüdyodadır. Albümdeki sert şarkılarda fazlasıyla göze çarpan "The Edge öfkesi", bu albümle birlikte tarihe geçen Who's gonna ride your wild horses, One, So cruel gibi şarkılarda başka bir boyuta taşınmaktadır.
Ancak, Bono'nun anlattığına göre The Edge içinde yaşadığı hüznü en çok bu şarkıda, Love is Blindness'de dışa vurur.
Stüdyoda bir türlü içlerine sinmeyen onlarca provanın ardından, The Edge'in elinde gitarıyla hiç ses çıkarmadan kenarda beklediğini görürler ve herhangi bir komut verilmeden kayıt başlar.
The Edge, kafasını bile kaldırmadan şarkıya eşlik eder. Sonra beklenen bölüm gelir, müzik tarihinin en can yakıcı sololarından biri dökülmeye başlar gitarından; en can yakıcıdır çünkü arkadaşları, The Edge'i gitarını ilk defa bu kadar hırsla ve bu kadar öfkeyle çalarken görmektedirler.
Kayıt biter, kimse tek kelime etmez, sanki o sahne hiç yaşanmamış gibi sessizce diğer şarkıya geçerler.

Achtung baby albümünde yer alan Love is Blindness işte hiç dokunulmamış olan bu kayıttır ve -dikkatle dinlenildiğinde farkedilen- şarkının sonuna doğru gitar tellerinden gelen "çıtırtı"lar bu sebeple temizlenmemiş, olduğu gibi albüme koyulmuştur.

Hayal kırıklığının sese dönüşerek tarihe geçişidir çünkü Love is Blindness...



Youtube izleyemeyenler için Dailymotion linki burada.

10 Ağustos 2010 Salı

Subjektif Çeşme Notları...


Tatil notları paylaşmak ve önerilerde bulunmak konusunda pek de iddialı olduğumu söyleyemem, zira benim tatil anlayışım çok da öyle bilindik tariflere uyanlardan değildir… En basit yerinden başlamak gerekirse, “yol tatile dahildir”cilerdenimdir ben. Yavaş yavaş giderek ve bolca mola verilerek yapılan yolculuk asla tatilden kaybedilen bir gün değildir benim için…
Çeşme’ye son gidişim, askere gitmeden çok kısa bir süre önce Radyo Mydonose adına gerçekleştirdiğimiz son partilerden biri içindi. Hemen akabinde, acemi birliğim olarak İzmir Narlıdere’nin çıkmasının hayatın boş bir anında bana oynadığı oyun olduğunu düşünüyorum. Görevli olduğum İstihkam Alayı tam olarak İzmir-Çeşme otobanının “kenarındaydı” ve biz akşamları tepedeki yemekhanemizin önünde içtima saatini beklerken otobanda Çeşme’ye doğru yol alan araçları görürdük.
Askerlik sonrası ilk defa o otobanda Çeşme’ye doğru yol alırken aklımdan bunlar geçiyordu açıkçası. Bir de The Cranberries konserinin nasıl olacağı, ki bu kendi başına bir yazı konusuydu.
Çeşme’deki birkaç gün boyunca –tamamen bana göre- ufak tefek bazı notlar aldım… “Zaten biliyordum”, “Hiç de öyle değil” ve “aaa, süpermiş”ler arasında seçim size kalmış…

Denize Kavuşturan Yollar… Çeşme’de bir tek istikamet dışında her yol denize çıkıyor! O da zaten geri dönüş yolu. Sağa sola dönmeden devam ettiğiniz her yol sizi mutlaka bir koya çıkartıyor. Bilinenlerin dışında birçok gizli saklı ve sakin koylar, plajlar var. Ve bunlar keşfetmeye değecek güzellikler…

İzmir Çeşme Otobanı… Bu kısa yolda huzur veren bir şeyler var diye düşünürdüm hep ve sonunda sebebini buldum; ulaşacağınız yer giderken Çeşme, dönerken İzmir ise o yolda nasıl mutsuz olabilirsiniz ki?!...

Rüzgar Türbinleri… Türkiye’de son yıllarda keşfedilen ve aslında ülke ekonomisi açısından son derece önem arzeden rüzgar türbinleri Çeşme’de her geçen gün sayıları artarak selamlıyor ziyaretçileri. İtiraf edeyim, bu türbinlerde beni rahatsız eden bir şey var, bir gün harekete geçip dünyayı ele geçireceklerini düşünüyorum, canlı gibiler!... Kaldığım otelde (Çeşme Altınyunus Otel) Türkiye’nin ilk özel rüzgar türbiniyle tanışmış olduğumu da belirtmem gerek.

Seaside Beach Club… Daha önce birkaç organizasyon için ziyaret ettiğimiz mekan bu defa The Cranberries konserine ev sahipliği yapıyordu ve ben yine müthiş bir keyifle attım kendimi oraya. Herşeyden önce, Seaside'a yol almak çok keyifli, her yer bitiyor ve karşınıza Seaside çıkıyor gibi bir durum var. Olur da yolunuz Çeşme’ye düşerse mutlaka bir gününüzü oraya ayırın, erken gidin, tadını çıkarın… (Bir not ekleyelim; konser gecesi her gelenden anlamsız bir park ücreti alarak araçları henüz greyderle kazılmakta ve düzeltilmekte olan bir alana yönlendirmeleri son derece rahatsız ediciydi. Zaten ben ve benim gibi birçok kişi araçlarımızı ne olduğu belli olmayan bir araziye bırakmak istemediğimiz için geri dönerek yol kenarını park yeri olarak kullandık. Peki, öte yandan, acaba o arazi kime ait ve orası “düzlenirken” biçilen çalı, çırpı, ağaç, kuş, böcek için birilerine açıklama yapılmış mıdır?...)

Zeytinyağı Mucizesi… Ege zeytin ve zeytinyağı için sürprizlerle dolu bir bölge zaten. Ama yine de her defasında insanı heyecanlandıran lezzetlerle buluşuluyor. Bildiğiniz en sıradan cacık üzerinde gezdirilen iki damlacık Çeşme zeytinyağı bile karşınıza bambaşka bir lezzet çıkartıyor. Ege’ye gidip de evinize bir şişe zeytinyağı almadan dönerseniz büyük hata yaparsınız! (Ama, yol üzerinde satılan zeytinler ve zeytinyağları için aynı şeyleri söyleyebilmem sözkonusu değil. Daha önce denenmiş ve yanılınmıştır!...)

Sakız… Özellikle Alaçatı’da "sakızlı her şey" var. O ne demek diyenlere açıklayalım, sakızlı un kurabiyesinden sakızlı çilek reçeline kadar içinde sakız olan birçok ürün var. En azından tattıklarımın şahane olduğunu söyleyebilirim. Gemici’den aldığım damla sakızlı çilek reçeli evimin en nadide köşesinde (ki mutfak oluyor) sırasını bekliyor.

Yusuf Usta Ev Yemekleri… Çeşme artık birbirinden önemli mekanlara ev sahipliği yapıyor. Bu mekanları başta magazin programları olmak üzere medyada yoğun bir şekilde duyuyorsunuz zaten. Ama ben size bir mucizeyi tarif etmek üzereyim; Alaçatı’ya döndüğünüz anda merkeze girmeden hemen sağda “salaş” diye tanımlanabilecek bir “lokanta” Yusuf Usta’nın Yeri. Akşam saatleri tıklım tıklım olması zaten yeterli bir gösterge, ben yine de müthiş lezzetteki yemeklerini tatmanız gerektiğini belirteyim. Hayatında son birkaç yıldır patlıcan tutkusu ve egemenliği yerleşmiş olan ben, bir patlıcan yemeğinin nasıl o kadar “yağsız” ve lezzetli olabileceğini orada gördüm. Üstelik –özellikle de Alaçatı’nın yeni standartları düşünüldüğünde- son derece hesaplı fiyatlarla karşılaşıyorsunuz. Bir de, bence çok daha önemli olan bir ayrıntıyı belirtmem gerek: Bir mekanda masaya adisyon açma gereği duyulmuyorsa ve hesap istediğinizde garsonlar son derece hesapsız, kitapsız, samimi gözlerle  “abi, ne var sizin?” diye soruyorlarsa, orası güzel insanların yeridir, koşulsuz severim…

Kumrucu Şevki… Kim ne derse desin Çeşme deyince akla gelen ilk yemek kumrudur. Benim için  Mavi Köşe “Kömürde Karışık Sandviç” ile İzmir’deki daimi uğrak yerlerimden biridir. Çeşme’de ise karışık kumru yemeden dönülmez, dönülmemelidir. Çeşme’nin her noktasında karşınıza çıkan Kumrucu Şevki’lerin hepsinde aynı lezzeti ve aynı servisi bulabilirsiniz. (Buraya bir ekleme yapalım: Ben, kendi denediklerim ve deneyenlerden duyduklarım doğrultusunda bu yorumu yapmıştım. Ancak sözgelimi, Çeşme Marina'ya açılan şubede yaşananları anlatan bir yorum var Ekşi Sözlük'te ve olayın ekibin ve yöneticinin beceriksizliği yüzünden ne kadar can sıkıcı boyutlara geldiği anlatılıyor. Bu durumda bildiğiniz şubelerini kullanmanızı önermem gerekiyor.) Ben dönüş günümde Alaçatı girişindekinde bu eşsiz manzarayla karşı karşıya kaldım. Bunca turşudan ve sıcak havadan sonra dönüş yolumda bir damacana kadar su tüketmiş olmamın tutkuma bir parçacık bile zarar vermediğini belirtmeliyim!

Ve, Alaçatı… Enteresan bir durum oluşmaya başlamış Alaçatı’nın Arnavut kaldırımlı dar sokaklarının akşamlarında; İstanbul’daki büyük markaların minik şubelerinde yemeklerini yiyen “high society” insanlar ve sokaklarda biraz da ünlüleri yakalamak umuduyla onları dikizleyerek yürüyen “sıradan” insanlar. Tatil beldelerindeki bu tür sokaklar bana hep sevimli gelmiştir, bu yüzden çok da eleştirecek değilim ama benim asıl Alaçatı’m onun dışındaki sokaklar oldu. Sörf konusunda küçücük bir ilgim bile –en azından şimdilik- sözkonusu değil ama rüzgarıyla, caddeleriyle, ara sokaklarıyla ve en çok da minik sokak cafeleri ve taş evleriyle Alaçatı uzun zamandır beni ilk defa “acaba” noktasına getiren yer oldu. Askerden önceki gelişlerimde de çok sevmiştim ama bir kez daha anladım ki erkek milleti bütün tutkularını askerlik sonrasına bırakıyormuş ve daha somut, daha ciddi cümleler hep sonrasına kalıyormuş! Bodrum’u bilemem ama Alaçatı’ya gerçekten yerleşilir…

Tatil notları konusunda pek de iddialı olduğumu söyleyemem demiştim ama hayatı bir ucundan yakalamayı iyi bilirim! Yolunuz kısa bir tatil için Çeşme’ye düşecekse bu notlar aklınızda bulunsun…

(İlk ve son fotoğraf, yazılarını ve fotoğraflarını hayranlıkla izlediğim şahane arkadaşım Dilara'nın Alaçatı & Mavi Kapı yazısından... Diğer fotoğraflar tarafımca IPhone 3GS ile tamamen amatörce ve durumu belgelemek için çekilmişlerdir, beklentileri ona göre ayarlayın lütfen!...)

8 Ağustos 2010 Pazar

"Ev", "Evimiz" Olduğunda...

Günün ilk saatleri… Pek alışık değilim aslında bu saatte eve gelmeye, belki de bu yüzden zorlandım kapıyı açarken. Öğle güneşinin aydınlığı nasıl da canlandırıyormuş evi meğer, hiç fark etmemiştim şimdiye kadar!
Yine amma dağıtmışsın her yeri. Bir kere de ben sana kızmadan toplasan şaşırırım zaten… Söylüyorum hep, doğanızda var sizin, erkek milleti kadın olmadan yaşayamaz. Hayır canım, aşktan meşkten bahsetmiyorum, fiziksel olarak hayatınızı devam ettirebilme yetiniz yok sizin! Yine mi kızacaksın bana, aklından bile geçirme. Kaç gün oldu ki ben buraya gelmeyeli, sanki aylar geçmiş gibi darmadağın her yer. Ne yaptığını bi bilsem…
İşte başlıyoruz… Banyoda plaj havlusu kullanmak ancak senden çıkar zaten. Neymiş efendim, hayatının en güzel tatilinde benim sana aldığım havluymuş o, kıymetini kimse bilemezmiş. İyi de o zaman aynı tatilde aldığım terlikler neden balkonda kuşlara ev sahipliği yapıyor? Dengesizsin sen kabul et, neye ne kadar değer vermen gerektiğini bir türlü ayarlayamıyorsun! Sahi, benim havlum neredeydi acaba? Diş fırçamı da çok aramam umarım…
Mutfak yine altüst! Hiç anlamıyorum, boşuna mı aldık biz bulaşık makinesini? Hatırlıyor musun, ne kadar sıkışık bir dönemimizdi o ve dünyanın en saçma pazarlığını yapmıştın satıcıyla: “Abi gerçekten çok ihtiyacım var, yoksa sevgilimi kaybetme tehlikesiyle yüzyüzeyim! Bak her şeyi bu güzel kadın için istiyorum, ne olur biraz daha indirim yap bize…” Adam kahkahalar atıp “kerata ne çok seviyorsun yahu” demiş ve kabul etmişti. Ne diyordum, yapacağın tek şey yemeğin bitince bulaşıkları makineye atmak. Ben olmasam onu bile beceremiyorsun, üşengeçlikten de öte seninki. Hem ayrıca şu kenarda duran saklama kaplarını anneme götürmem gerek. Hadi itiraf et, onun yemeklerine karşı koyamıyorsun! O kocaman saklama kaplarını burada kullanalım diye almadık herhalde! Dur, onları alayım da eve götüreyim…
Bu filmler niye yerlere dağılmış yine? Gören de her gün kaç tane film izleyen entelektüel bir adamsın zannedecek. Tamam, itiraf edeyim bak, kucağına yatarak film izlemenin keyfini hiçbirşeye değişmem ben ama be adam, ne olur azcık derli toplu olsan? Bak, sırf kolaylık olsun diye dvd kutusu yaptırdık sana, niye kullanmıyorsun onu? Herneyse, dur bakalım, şunlar benim sevdiklerim, şunlar senin aldıklarındı galiba…
Yatak odasına doğru yöneliyorum ama korkudan adımlarım geri geri gidiyor desem yeridir. Bakalım ne bekliyor beni orada, kötü sürprizler yoktur umarım. Nedense hafif bir tedirginlik var üzerimde ama mutlaka oraya da uğramam gerek. Eminim orada da her şey birbirine girmiştir. Düzenli bir evde kadınla erkeğin eşyaları karışık durmaz, öğretemedim sana… Al işte, dolabın soluna senin eşyalar, diğer taraf ve çekmecelerde de benimkiler olması gerekiyor ama nerede? İtiraz etme yine, burası aslında senin evin olabilir, ben daha sonra gelip yerleşmiş olabilirim ama artık “bizim” denmeye başlanan her evde kadının dolap hakkı daha fazladır, bunu kabullenmen gerektiğini söylemiştim sana. Ama tam da tahmin ettiğim gibi işte, ne işi var gömleklerinin benim tişörtlerimin üzerinde? Bak bir de utanmadan köşeye tıkıştırmışsın benimkileri, çok ayıp ama! Hem üstünü örtüyle kapatınca görünmez olmuyor onlar efendim, kandıramazsın beni. Bunları da toparlamam gerekecek anlaşılan. Annem makineye atıp sonra da bir güzel ütülerse hiç problem kalmaz…
Ne çok seviyoruz aslında saçma sapan sebeplerden kavga etmeyi seninle… Al işte, ben üç beş gün ortalıkta olmayınca koridorun havası değişmiş! Neymiş efendim, orada film afişleri olmalıymış. Film afişini televizyon odasına koyarsın, koridorda pop bir şeyler olması gerek diyorum hep! Hemen kaldırmışsın benimkileri. Kesinlikle açıklarsın yine bana, hayatını değiştiren filmin afişi eve girince göz önünde olmalıymış! Tamam kabul, bu defa ısrar edecek değilim. Bari şu kendi posterlerimi de çantaya doldurayım. Annemlerin evinde asacak bir yer bulurum nasıl olsa. Ya da öylece depoya kaldırırım, belki de bir arkadaşıma veririm. Değerini bilecek biri olması gerek ama! Biz kaç ara sokak dolaştık o posterleri bulabilmek için zamanında hatırlıyor musun? Güzeldi ama o günler sen de biliyorsun, yine yaşar mıyız acaba o tutkuyu? Yok canım, zaten diyorlar ya hani ömrü şu kadar bu kadar diye, belki de haklılar, şekli şemali değişiyordur o tutkunun sonrasında…
Senin gibi bir adamla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum! Aslında hiç bilemedim ki zaten. Bu kadar inatçı olman şart mı? Yani sözgelimi sadece şu evin içinde birkaç değişiklik yapmamı bu kadar büyütmen mi gerekiyor her seferinde? Kaç yıldır birlikteyiz, izin ver de bu kadar hakkım olsun. Gerçi şimdi başka bir gözle bakınca, bazı konularda da haklı olabilirsin gibi görünmeye başladı birden. Acaba gerçekten çiçekleri balkon kapısının yanına mı alsam? Hem güneş görürler, hem de kapıyı araladığımızda nefes alırlar…

Bir saniye,
Ne saçmalıyorum ben?
Silkinip kendime gelmem gerek… Ne yaptığımın farkına varmalıyım! Her şeyimi aldım mı acaba? Bu eve bir daha gelemeyeceğim gerçeğiyle yüzleşmeye hiç hazır değilim belli ki… Yani bu şimdi benim bu evi son görüşüm mü? Bu kadarcık zamana mı sığdı senin evindeki eşyalarımı toplamam? Hani o eşyaları tek tek alırken bile ne kadar çok zaman ayırmış, ne anılarla toplamıştık her birini. Yazarken bu kadar zor olan her şeyi silmek bir tek tuşa dokunmaya mı bakıyormuş gerçekten, kaybetmek bu kadar basit miymiş yani? Peki ya unutmak?... Unutmak da bu kadarcık mı sürecek acaba? Yani, ben senin evindeki tüm izlerimi toparlarken, hafızanı da temize mi çekiyorum farkında olmadan? Bu mu acaba istediğim? Unutman yetecek mi bana, yoksa her mutluluğunun yanıbaşında bir sızı olmak mı aslında tek istediğim? Peki, insanın gücü kendini kandırmaya yeter mi söylesene... Beni unutmaman için minik detaylar mı bırakmaya çalışıyorum acaba kuytu köşelerde? Çekmecelerdeki tatil fotoğraflarını hatırlamama rağmen almamış olmamın başka bir açıklaması olabilir mi?

Bir kitap var masanın üzerinde… Okumam için almıştın bana, hiç bakmamıştım. Onu almam gerekiyor mu acaba? Ayırt edemiyorum şimdi, o kitap sana mı ait, bana mı mesela? Aslında unut bunları, sen hiç bana ait oldun mu, peki ya ben sana?
O kitapla neden bu kadar uzun bir sessizlikle bakıştığımızı bir tek sana anlatabilirdim, artık sen de yoksun. Yani, aslında artık sen bende yoksun, dünyada varolman beni iyileştirmeyecek ki…
Kitabı bıraktım masanın üzerinde, kapıyı hafifçe çektim ve çıkıyorum…
Dürüst olmam gerek, bana aylar önce aldığın bu kitabın kapağını ilk defa kapıdan son kez çıkmadan önce açtım… Sayfaları çevirirken yazdığın notu buldum. “Bak nasıl saçma bir benzetme yapıcam şimdi sana” demişsin, “saman kağıdı ya sayfaları bu kitabın, saman alevini tek damla gözyaşı söndürsün… Bu kitap evimizde kaldıkça alevimiz kocaman olsun, gözyaşımız uzak kalsın, ateşimiz hep yansın…”

Nerede kalmıştım, evet, kitabı masada bıraktım ama bir daha dönmemek üzere çıktım o kapıdan…
Saman kağıdı sayfalarda gözyaşı damlalarının kocaman olduğunu biliyor muydun? Önce minik bir nokta gibi görünüyor damladığında, sonra yavaş yavaş yayılmaya başlıyor ve sen hiç durmayacak, dünyayı ele geçirecek zannediyorsun.
Durmadan büyüyen o tek damla gözyaşımı da koydum eşyalarımın yanına, bedenimi ve benliğimi sensizliğin yokluğuna bıraktım, gidiyorum…
Hoşçakal…
(Başka Dilde Aşk filminin final sahnesinden yola çıkarak, Mert Fırat’ın filmdeki olağanüstü oyunculuğuna saygıyla…)

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Aşk ve Cesaret

(Tam 1 yıl önce yayınlanmış bir cesaret yazısı...)


Aşk cesaret ister…
Aşık olmak da, aşka izin vermek de, o duygularla baş başa kaldığında kendinle açıkça konuşabilmek de ciddi bir meydan okumadır. En çok da kendine kurduğun cümlelerin açıklığından korkman gerekir aslında:

Zaafımı biliyorum...
Yine sessiz, yine ufak tefek, yine hayatı kenarından yaşamayı seçen birine kaptırdım kendimi.
Hiç şaşırmadım, ne bekliyordum ki zaten?
Ve yine kararsız kaldım.
Adım atmakla geride durmak arasında gidip geliyorum, hangi yana yöneleceğimden benim bile haberim yok...

Çok mu yaralanmışım acaba, ondan mı korkuyorum bu kadar,
Cesaretimin böylesine kırılgan olmasının, kafamın içinde bunca gel-git yaşanmasının sebebi bu mu acaba?
Yani aslında sen mi çok uzaksın bana, ben mi uzağa kaçıyorum senden, kendime bile farkettirmeden?
Bunca aşktan sonra, ve aslında aşk zannettiğim ve yanıldığım bunca umuttan sonra garip değil mi bu tedirginliğim? İlk aşkın çekingenliğinin üzerime şimdi çöküyor olmasının mantığını sen anlatabilir misin bana, yani beni ikna edebilecek bir açıklaman var mıdır acaba?

Seni mi kırmaktan korkuyorum, yoksa kendimi mi kaybetmekten?
Kendimle ne kadar tartışıyorum bir bilsen...
Ve bilsen ki her bir adımına ne çok anlam yüklüyorum. Bana nasıl baktığını çözümlemek istiyorum, ama gözlerinin içine bakacak cesareti bulamıyorum. Gizli gözlerle izliyorum seni, yakalanmaktan korkarak keşfetmeye çalışıyorum yüzünü, ellerini, saçlarını. Kollarıma alıyorum seni, haberin bile olmuyor, dudaklarına dokunuyorum, farketmiyorsun.
Sana hayatın boyunca kimsenin söylemediği aşk cümleleri kuruyor, sana kimsenin anlatamayacağı hikayeler fısıldıyorum kahramanları biz olan. Dinliyorsun beni sessizce, gözlerinden mutluluk pırıltıları yayılıyor her yana. Ben seni bedenime sararken, sen gülümsüyorsun ve ruhum senin oluyor. Sıkıcı aşk cümlelerine anlam yüklüyoruz, gerçeklerin hayallerin hemen yanıbaşında hazırda beklediğini keşfediyoruz.
Sana hayatımın en büyük hikayesini anlatıyorum sevgili, ve sana hayatımın en büyük adanmışlığını sunuyorum. Farketmeni istiyorum sadece, görmeni bekliyorum sadece. Zaman geçip de, hepimiz büyüdükten sonra keşfedilenlerin pişmanlıktan öteye gidemediğini görmüş biri olarak uyanmanı diliyorum. Kulağına fısıldıyorum, günaydın diyorum sessizce, ve geriye çekilip bekliyorum. Hadi sevgili diye haykırıyorum ardından, hadi sevgili, bir adım yaklaş bana, yaklaş ki elini tutabileyim. Elini tutabileyim ve seni bu dünyanın dışına götürebileyim. Sen ve ben olalım, hayata tavrımızı koyalım. Ha üç beş eksik, ha beş on fazla, ortada buluşalım, yolumuza bakalım.

Hayatımı değiştirmeye karar veriyorum, ama kendi hayatımın dizginleri bende değil.
Adım atmakla geride durmak arasında gidip geliyorum, hangi yana yöneleceğimden benim bile haberim yok...
Meydan okuyorum, bir yabancı gibi önce kendimle, sonra da seninle konuşuyorum,
belki hiç duymuyorsun bile,
ama şimdi sıra sende sevgili...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Bir Konserin Öncesinden Gelenler, Ardından Kalanlar...

(Bu okuyacağınız objektif bir konser yazısı değil, bir şarkının son derece bireysel tarihçesidir.)

1994 yılında, henüz radyo yayıncılığına başlayacağıma dair bir somut ibarenin olmadığı günlerde, okulda derslerin erken bitebildiği nadir günlerde kendimi eve atabilirsem, radyoda Emre Kuytu’yu yakalamaya gayret ederdim… Emre, bir iki defa “The Cranberries” adında bir gruptan bahsetmiş ve “Linger” isimli şarkısını çalmıştı. Linger, The Cranberries’in 1993 yılında piyasaya çıkardığı ilk albümünde yer alan ve onları yavaş yavaş dünyaya tanıtan şarkılarıydı. Bu şarkıyı ilk dinlediğim günlerde zar zor para biriktirerek aldığım o zamanların unutulmaz Now serisinin 27. albümü, “Now, That’s What I Call Music 27”, sonrasında albümlerini edinerek keyifle dinlediğim birçok isimle ilk kez buluşmamı sağlamıştır. O albümde arka arkaya iki şarkıyı defalarca dinlemiş olmamın bana yeni yollar açtığını çok net hatırlıyorum; “Richard Marx – Now and Forever” şarkılara hikayeler yazmamı, “The Cranberries – Linger” da ODTÜ’deki müzik topluluklarına (ve devamında o ekibin ortaya çıkardığı ODTÜ Radyo Topluluğu projesine) biraz daha ilgi göstermemi sağlamıştı. Bu iki şarkının ve dolayısıyla Now 27 albümünün hayatımda önemli bir yer edindiğini düşünmüşümdür hep.

Ben, The Cranberries’in şahane isimli albümü “Everybody else is doing it, so why can’t we” ile böyle tanışırken, grubun beyni Dolores O’riordan da yeni bir şarkıyı tamamlamak ve yeni albümle birlikte piyasaya sürmek üzereydi. 1993 Mart’ında The Cranberries İngiltere turnesindeyken Warrington’da IRA’nın bir bombalı eylemi gerçekleşmiş, 3 yaşındaki Johnathan Ball olay yerinde, 12 yaşındaki Tim Parry de olaydan 5 gün sonra hastanede hayatını kaybetmişti. Dolores, çok etkilendiği bu olaydan yola çıkarak yazdığı Zombie’yi 1994 tarihli No Need to Argue albümüne koymak üzere son düzeltmeleri yapıyordu. Tüm şarkılar tamamlandıktan sonra piyasaya çıkan albüm, Avrupa’da beklenen ilgiyi fazlasıyla görmüş, başta Zombie olmak üzere birçok şarkı listelerin üst sıralarında kendine yer bulmuştu.

Hikayenin buradan sonrasını paralel götürelim. ODTÜ Radyo Topluluğu Nisan 1994’te kuruldu ve Mayıs ayında kalabalık bir grup yıl sonuna kadar sürecek olan çalışmalara başladı. Her biri müziğin içinden gelen yönetim kurulunun teknik hazırlıklarının yanında o dönemler “Radyonun Delisi” ile Ankara’da bir efsane haline gelen Aykut Oğut bu ekibe destekleyici dersler vermeye başladı. Ekip yıl sonuna kadar hem “doğal seleksiyon” hem de çeşitli elemelere maruz kalarak iyice azalacak, Radyo ODTÜ Ocak 1995 sonunda ilk şarkılarını çalmaya başlayacaktı.

Özellikle kampüste ve mezunlar arasında büyük bir heyecanla karşılanan radyo, müzik tarzı olarak AC formatını benimsedi. Böylelikle ODTÜ’de hep varolan rock ruhundan uzaklaşılmayacak ama sert şarkılar çalınarak kitlenin kısıtlanmasının da önüne geçilmiş olacaktı. Bu ince çizgi bazen yönetimin ciddi tartışmalar yaşamasına sebep oluyordu. Bazı şarkıların çalınıp çalınmaması konusu gerçekten karar verilmesi en zor ayrımlardan biri olarak gündemi meşgul ediyordu.

Bu tartışmalar devam ededursun, 1995 MTV Müzik Ödülleri töreninde en iyi şarkı ödülünü Zombie ile The Cranberries kazandı. Ve o an itibariyle Türkiye’de de bu şarkı gerçek anlamda patladı. Her istek hattında karşımızda en az birkaç tane Zombie görüyorduk ancak yönetim, bu şarkının bizim rotasyonumuz için sert olduğu kararını verdiğinden dolayı çalamıyorduk. İşin ilginç tarafı, yayından çıkan herkesin walkman’inde Zombie dinlenmesiydi! Bu dönemde yayıncılar ve dinleyiciler yönetime Zombie isteklerini açıkça defalarca belirttiler ancak en hit döneminde Zombie uzunca bir süre Radyo ODTÜ yayınında çalınamadı.

Radyo ODTÜ yepyeni bir ekol olarak hızla yükselirken, biz de kendi adımıza yeniliklerle tanışmaya başladık. Yayında az çok tecrübe kazandıktan sonra sıra insanların önünde çalmaya gelmişti. ODTÜ’de o zamanlar efsane haline gelmiş parti olan Mimarlık Balosunda Oğuz Kaplangı’nın yüzlerce kişinin önünde “hadi, bu şarkıyı sen geç” dediği anın benim için ne kadar önemli bir dönüm noktası olacağını o zamanlar fark edememiştim. Devamında önce küçük partilerde kısa bölümler ve ardından da Radyo ODTÜ adına büyük partilerde çalmaya başladım. Aslında yavaş yavaş dans müziği çalınan çeşitli partilere de gidiyorduk ama ODTÜ’de o dönem çoğunlukla rock partileri gerçekleşir, insanlar rock’n roll dinlemek isterlerdi.
Bu dönemde  Zombie’nin başına gelenlerin bir benzeri Zombie’ye göre yayın için çok daha zor bir şarkı olan Spaceman’in de kaderi oldu. Babylon Zoo’nun bu şarkısı, Levis reklamında kullanıldığı için Türkiye’de de çok popüler oldu ancak o da yayında çalınamadı. Biz şarkının ne kadar güçlü olduğunu ancak gittiğimiz partilerdeki tepkileri görünce anlıyorduk.

Bu süreç keyifle devam ederken, İnşaat Mühendisliği bölümünden birkaç öğrenci beni -ilginçtir, çok az vakit geçirdiğim- bölümümde buldular. Geleneksel “Rock Ball” partisinde benim çalmamı istiyorlardı ve afişlerde adımı kullanacaklardı. Sahtekarlık yapacak değilim, gerçekten çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Radyo zaten her geçen gün daha da popülerleşiyordu, yayıncıların hepsi kampüste az çok tanınmaya başlamışlardı ama adının yazılı olacağı bir afişin günlerce ODTÜ’nün her yerinde asılacak olması başka bir heyecandı benim için. Galiba sonunda oluyordu, istediğim yol karşımda görünmeye başlamıştı…

Ama bir sorun ortaya çıktı! Benim üç-beş tane CD ve Now 27 toplama albümünden başka kullanabileceğim arşivim yoktu. Biz partilere radyo adına gittiğimiz için Radyo ODTÜ’nin eşsiz arşivini kullanırdık. Konuyu hemen yönetime ilettim, ortaya Rektörlük’ün de onayıyla çok pratik ve akıllıca bir karar çıktı: Artık DJ’ler kendi isimleriyle partilerde çalabileceklerdi. Ancak tüm görsellerde radyonun adının da kullanılması şart koşulacaktı. Öte yandan, radyo kendi arşivini de kullanıma sunacaktı ama DJ organizasyondan alacağı ücretin yarısını hem isim hakkı hem de arşiv kullanımı karşılığı radyoya verecekti. Aslında, aradan biraz vakit geçip de topluluk yönetimine girdiğim zaman, bunun yoğun çalışan DJ’lere radyodan olmasa da radyo dolayısıyla para kazanma yolunu açması sebebiyle herkesi büyük bir sıkıntıdan kurtaran yasal bir çözüm olduğunu ve mutlu ettiğini anlayacaktım.
13 Nisan 1996 günü tüm hazırlıklar yapıldı ve parti başladı. Adı üstünde, 60lara ithaf edilmiş partide önce o dönemlerin klasiklerinden çaldım bolca. Zaten eğlenmeye hazır gelen kitle -tekrarı yapılmamış, yapılamamış- dönem müzikleriyle iyice kendinden geçmişti. Ardından güncel hit müzikler çalmaya başladım. Sıra Spaceman’e geldiğinde kitledeki hareketlenme gözle görünmeyecek gibi değildi. Bir yandan miksere konsantre olup diğer yandan gözucuyla masaların üstünden zıplayan, alkolün etkisiyle birbirini iteleyen öğrencileri takip ediyordum. Tam o noktada zamanı geldiğini düşünerek Zombie’yi girdim. Zombie’nin ilk davul bölümü başladığı anda aşağı kattan sesler gelmeye başladı. Aşağıyı göremiyordum ama üst katta da insanların bira bardaklarını havaya savurmaları, çığlıklar atmaları durumun iyice koptuğunu açıkça gösteriyordu. Zombie’nin yarısı geçmişken bodyguard’lar ve bir jandarma görevlisinin yanıma yaklaştığını gördüm. O gürültüde kulağıma yanaşarak “Hocam, biraz yavaş çalar mısınız? Milleti kontrol edemiyoruz!” dediklerinde gülümsemeye başlamıştım! Sonradan öğrendiğime göre Zombie başladığında öğrenciler çığlıklar atarak şarkıyı söylemenin yanında camlara ve kapılara çarpmaya (aslında tabir “girmeye” olacak) başlamışlar. Daha ilginç olan da kırılan camlardan dışarı düşenlerin (giriş kat) hiçbir şey olmamış gibi içeri gelip kaldıkları yerden devam etmeleriydi…

Partinin o şekilde daha fazla devam edebilmesi mümkün değildi elbette. Tempoyu yavaşlattık ve birkaç parça sonra partiyi bitirdik. Benim için her şeyden önce özellikle Zombie’nin gücünü keşfetmemi sağlayan o parti bir anlamda da yolumu açan bir gece oldu. “Rock Ball’da bir DJ çalmış, …” diye başlayan cümleler sayesinde o yıl sağlam bir gelir elde ettiğimi kolay kolay unutamam!

Aradan geçen yıllar bende de, tanıdığım, bildiğim insanlarda da Zombie’nin gücünü hiç kaybettirmedi. Her duyduğunuzda işinizi gücünüzü bırakıp bir anlık es vermenizi sağlayan şarkılardandır Zombie... Elbette The Cranberries benim için Zombie’den ibaret değil. Free to Decide, Ridiculous Thoughts, Salvation, I Can’t Be With You, Linger, Animal Instinct, Promises, Just My Imagination, Ode To My Family ama en çok ve en çok da When You're Gone hayat arşivimde kendilerine çok sağlam yerler edinmiş şarkılardır. Bu yüzden, The Cranberries konsere gelecekse mutlaka gidilmeli, mümkün olan en yakın mesafeden şarkılar dinlenmeli, grup elemanlarının mimikleri izlenmelidir.

Biraz bu isteğim, biraz da üç-beş günlük tatil kaçamağı özlemi beni geçtiğimiz hafta Çeşme yoluna düşürdü. The Cranberries, İstanbul’un hemen ardından 23 Temmuz 2010 Cuma gecesi Çeşme Seaside’da bir konser verecekti. Seaside’a daha önce Radyo Mydonose’un bir promosyon dağıtım kampanyası dahilinde görüşmek için gitmiş ve ortamdan çok etkilenmiştim. Bu yüzden, Unilife’ın konser için çok doğru bir seçim yaptığını düşünüyorum. Yolculuk ve Çeşme notları ayrı bir yazı konusu... Konserle ilgili teknik ayrıntılardan bahsetmem çok da mümkün değil, zira sahnenin hemen dibinde duruyorsanız ses kalitesini ya da seyircilerin şarkılara nasıl eşlik ettiğini anlayabilme şansınız yok. Dahası, bir süre sonra duymamaya başlıyorsunuz, geçici duyma kaybınız da tam bir gün boyunca sürüyor. Ama grubun işini ne kadar iyi yaptığını da uzak mesafeden bu kadar net anlayamayabilirsiniz. Dolores’in hala bitmeyen enerjiyle sahnenin her yerini dolaşması ve durmaksızın dans etmesinin yanında, vokallerin adeta CD’den dinlenir gibi kusursuz kullanıldığına şahit oluyorsunuz. Bir ayrıntının altını çizmekte fayda var; hani “kendileri de çok eğleniyorlar ve bu enerji izleyicilere de geçiyor” şeklinde tanımlanan gruplar vardır ya, The Cranberries öyle değil. Onlar sahnede o kadar da eğlenmiyorlar ama eğleniyor görünmenin ve enerjik olmanın izleyicileri nasıl coşturacağını çok iyi biliyorlar ve bunu çok iyi yapıyorlar.

Dolores’in konserin başında konseri denize girerek izleyenleri gülümseyerek grup elemanlarına göstermeye çalışması, ilk şarkının hemen ardından ertesi gün çocuklarını Disneyland’a götüreceği için çok heyecanlı olduğunu söylemesi, Çeşme’yi çok çok sevdiğini ve mutlaka tatil için de gelmek istediğini belirtmesi, seyircilerin açtığı pankartları görmesi ve yorumlaması, şarkı aralarında “thank you”dan öteye de gidip bir şeyler anlatması, seyirciyle konuşması konserden aklımda kalan küçük ayrıntılar… Bir de VIP alanına konser başladıktan sonra gelen bazı VIP çocukların etraftaki kimseyi dikkate almaksızın şımarıkça “eğlenmeleri”, sahnenin en önündeyken “parasıyla değil mi kardeşim” modunda demir parmaklıklara çıkarak, sırtlarını sahneye dönerek ve insanların görüş açısını tamamen kapatarak fotoğraflar çektirmeleri… Ne çok para kazanan insanlara ne de şımarık insanlara asla bir sözüm olmaz, herkes kendi hayatını yaşar ama bu iki özellik bir araya gelince gerçekten ortaya rahatsız edici bir tablo çıkıyor…

Ve bir not, malum konser boyunca sürekli cep telefonlarına görüntüler kaydediliyor ve fotoğraflar çekiliyor. Bazı ortamlarda söylendiği gibi bunun yerine konserin tadını çıkartmak gerekebilir belki de… Gelin görün ki, insanlar o anı ölümsüzleştirmek istiyorlar, bu kadar basit. Bunun da gereksiz yere eleştirildiğini düşünüyorum.

Her insanın hayatında önemli dönüm noktaları vardır, her insanın size sıradan görünen bazı anlara kaldırabileceğinden fazla anlam yüklemek için haklı gerekçeleri olabilir. Bilenler çok sever; Turgut Uyar’ın bir şiirini Sezen Aksu seslendirirken şöyle söyler;
“hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
benim bir gizli bildiğim var…”

The Cranberries’i, hem de öyle bir ortamda ve Dolores’in mimiklerini görebilecek kadar yakından izlemek, benim için burada anlattıklarım kadar “gizli bildiklerim” doğrultusunda hayatımın en heyecan verici anlarından biriydi. Gerçekleşti, mutluyum…

Bazen, şarkıların basit sözlerine onu kamburlaştıracak kadar fazla anlamlar yükleriz ne de olsa:
“and in the day, everything's complex
there's nothing simple, when i'm not around you…”