22 Haziran 2010 Salı

Beni Bırakma...

Bir yıldönümü sebebiyle ve kahramanının izniyle, "Geceyarısı Öyküleri"nden...


Nedendir bilmiyorum, hep o kelimenin etrafında dönmüşsün durmuşsun;
bana onu miras bırakmış, anılarımızı o iki kelimenin üzerine kurmuşsun…

Seni gördüğüm ilk andı kalbimin o heyecanlı atışlarıyla ilk gerçek tanışmam.
Orada çimlerin üzerinde gülücükler dağıtıyordun etrafa… O kalabalığın içinde neydi bana doğru bakmana sebep, onca şatafatın içinde bendeki suskunlukta neyi fark etmiştin, nasıl dikkatini çekmiştim hala farkında değilim; ama bir anda göz göze gelmiş ve öyle kalmıştık.
Ben utangaçlıktan kızaran yanaklarımla uzaklaşırken oradan, hayatımda ilk defa ve tek defa; ne önce, ne sonra, o gün dışında hiç yapmadığımı becermiş, ve birden yolumu çevirerek yanına gelmiştim. Bugün olsa inan yapamam aynı şeyi, inan çıkmaz o cümleler, ama nasıl bir cesaretse o, söyleyivermiştim bir çırpıda: “Sakın yanlış anlama, ya da anla bilmiyorum; ama gerçekten çok çok güzel bakışların var… Ve yüzündeki gülümseme insana her şeyi yaptırır!”
Bir gülümseme daha armağan etmiştin bana, muhtemelen cesaretim için, ve ilk defa orada söylemiştin: “Öyleyse beni bırakma!...”

Cahillik başa bela, bugün olsa her bir anını yazar çizer, ne yapar, ne eder, kaydeder saklarım, ama başlangıçtaki en güzel anlarımızı nasıl geçirdiğimizi, neler yaptığımızı şimdi pek hatırlamıyorum. Aklımda kalanlar ancak senin etrafında nefes alabildiğim, ve ancak senin gülümseyişinle var olabildiğim.
Ha bir de o gün; o müthiş gün…
Ders çalışmaktansa senin yanında olmak niyetiyle adım atmıştım okul kütüphanesine. İkinci katta cam kenarındaki masada, karşımızda ucu bucağı gözükmeyen ormana bakarken kurmuştuk hayalini evimizin; bahçeli, teraslı kocaman evimizin. Ders notlarını kenara almış, boş bir sayfa çıkarmış, planını bile çizmiştik. Dahası, dayanamamış, yüzüm kızararak çıkarmıştım baklayı ağzımdan; senden bir bebeğim olmalıydı, senin kadar güzel gülümsemeli, hep senin gibi olağanüstü kalmalıydı.
İlk defa orada, ilk defa o gün yüzünün kızardığını, ilk defa elinin ayağının birbirine dolandığını görmüştüm. “Bebeğim,” demiştin,”sakın, sakın beni bırakma…”

Hayatımdaki ilk yaz tatilimdi seninle çıktığımız yolculuk. Kaç yerde dolanıp, kaç yerden vazgeçip de konaklamıştık o son kasabada. İskelesinden baktığımızda dibini görebildiğimiz tertemiz denizinde kulaç atmayı öğretmiştin bana. Denizin kendisi gibi pürüzsüz kumsalında el ele yürümüş, hiç yıkılmayacakmış gibi özene bezene kaleler yapmıştık incecik kumdan. Dalgayı beklemeden kendimiz yıkmıştık yine, nasıl olsa nicelerini yaparız diye. Son gecemizde şık elbiselerimizle dizlerimize kadar denize girdiğimizde fısıldamıştın kulağıma “Lütfen beni bırakma” diye…

Mikrofondan sesim yayılıyordu gecenin yalnız insanlarının odalarına. Kendi yaralarım ne kadar kapalıydı hesap etmeden, başkalarının dertleriyle muzdarip olma aptallığındaydım. Palyaçonun hikayesindeki gibi üzerime alınırken her hüznü, kendi ilaçlarımdan ölesiye uzaktım. Bir çözüm peşinde koşarken kurduğum acemi kelimelere sığınanlar şükran habercileri gönderirken gizli saklı, ben onların karmaşık cümlelerinin köleliğini sürüyordum belli etmeden. Bir gece “İsmini vermek istemeyen” konuk olmuş; hattın diğer ucundan hayatın güzelliklerinden bahsetmiş, dibimizdeki o gizli saklıların bazen ancak birileri “Orada” dediğinde fark edilebileceğini anlatmıştı, ama telefonu kapatırken de rumuzunu belli etmiştin zekice: “Bizi gecelerde yalnız bırakma…”

Okyanus ötesi ayrılık düşünce aramıza, ve kıvrak zekanla ince hesaplar yaparken, “Sen git başka şeyler organize etmeye uğraş, bak ben bizi buluşturma derdindeyim” demiştin.
Saçma sapan görünürdü, sadece filmlerde olduğunu zannederdim; tam kapıdan girmek üzereyken birden elindeki bavulu bırakmış, güvenlik görevlilerinin şaşkın bakışları altında koşarak yanıma gelmiş ve üzerime atlamıştın adeta. “Bak seni bırakıp gidiyorum sanma, sakın cesaret alma, beni bırakmaya kalkma!” derken gözlerinden düşen damlalar gülümseyen dudaklarının yanında aşağıya doğru iniyorlardı...

Ne çetin bir kış mevsimiydi o sene yaşanan. Ben olanca ciddiyetimle iş adamı olma çabasına erkenden girişmişken, sen hayatın ne başka güzelliklerinin var olduğunu kanıtlıyordun bana, sadece yanımda var olarak. O olgunluğumla tanışma derdindeyken, pas geçtiğim çocukluğumla buluşturmuştun beni bir gün. Karlarda yuvarlanırken umarsızca, kıpkırmızı olmuş yüzünde yakalamıştım o hikayeyi; örgü eldivenli çocuğun köşesine çekilip, kardan adam yapanları imrenerek seyredişini. Çocukluğum kadar kocamanlığımı da gözüne kestirmiştin belli ki, “Bırakmayacaksın beni, biliyorum” demiştin elindeki kartopunu yere bırakırken…

Ne kadar uzun zaman geçti gidişinden bu yana; biliyor musun ki ben aslında hala bırakmamışım, bırakamamışım seni…
Yerine kimseyi koyamayacağımı bile bile birilerini yeniden sevmeyi denemişim, ama senin saklandığın köşesini kalbimin özenle kapatmışım, kimseye vermemişim.
Hep kaçak olmuşum, bana yaşamını sunanlara bir adım geride kalmışım, çuvallamışım. “Ne olur beni bırakma” diyenleri duymazdan gelmişim.
Denemişim, çabalamışım, ama hep yerimde saymışım, kaşla göz arasında yine yalnızlığıma dalmışım.
Korkak demişler, eleştirmişler, çünkü seni hiç bilmemişler. Ne ben anlatmışım seni, ne anlamak istemişler beni.
Hayat olanca hızıyla devam etmiş, aşk hep beni pas geçmiş...

Bunca zaman sonra, bir film izlemişim, silkinmişim.
Geçmişlerinden ve birbirlerinden kurtulmaya çalışan bir çift, hafızasına kazınanları silmeye çabalıyor, ancak hatıraları hafızalarına karşı koyuyor. Bir buz parçasının üzerinde el ele yatarlarken, hayatının en mutlu anını yaşadığını söylüyor hüzün yüklü adam. Gözümün önünde bir kış günü karların üzerinde yan yana uzanmışken yanak yanağa gelişimiz canlanıyor.
Ardından hayranlık duyduğum yeteneğinle bizi bir kağıda karalayışın,
ve,
ve ertesi gün siren sesleri arasında elime tutuşturdukları kağıdın üzerinde senin elinden önceki gece yazılmış iki kelime: “beni bırakma!...”

Tüm cesaretimi toplayıp ilk defa buluşuyorum seninle o günden sonra.

Bir taş parçasının üzerinde adın var; toprak kurumuş, çiçekler solmuş,
onca zaman buraya gelmeyerek aştığımı sanmışım,
oysa öylesine derinmiş ki izler, ne ben ulaşabilmişim silmek için, ne de üzerine geçebilenler olmuş.
İsminin yazıldığı yere dokunuyorum parmaklarımın ucuyla, eskiden yanaklarına dokunduğum gibi;
gözlerinin içine bakıyormuş gibi yapıyorum,
ve mırıldanıyorum çaresiz, yıllar sonra:

“Beni bırakma…”

0 yorum:

Yorum Gönder