7 Haziran 2010 Pazartesi

Bir Londra Yolculuğunun Ardından...

Hani hayatının önemli bir dönemini yurtdışı seyahatlerinde ve yoğun iş görüşmelerinde geçiren takım elbiseli işadamları vardır ya (hiç özenmedim) ya da çeşitli tanıtım organizasyonları sebebiyle yeni bir şeyler keşfetmek için kısa ama sık seyahatlere çıkan basın insanları vardır ya (bunlara özendim işte);
hiçbir zaman hayatında sürekli yurtdışı yolculukları bulunan biri olmadım… Hayatımdaki ilk Türkiye ötesi yolculuğum Amerika’ya olduğu için o heyecanım biraz törpülenmişti sanırım. Sonrasında hep yaşamak istediğim şehirle, Londra’yla tanıştım. Bundan 10 yıl öncesindeki birkaç günlük bir basın gezisinden ibaret olan Londra yolculuğum benim için çok karamsar bir dönemde adeta piyangodan çıkmış ve yeniden uyanarak hem kendime güvenimi, hem de hayattan keyif alan yanımı tazelememi sağlamıştı. Onlar hiç farkında olmasalar da, sadece “normal” davranarak ve beni sadece “olduğum gibi” görerek kendime gelmemi sağlayan Pınar ve Selma ile tanışmamız da o seyahat sayesinde olmuştu (ki hep söylerim, her ikisi de bu ülkenin en şahane insanlarındandır benim için!... Bir şekilde hayatımda olmaları büyük şans.)
Aradan geçen uzun zaman sonrasında Londra’ya önce Şubat ardından da Mayıs ayında iki yolculuğum oldu. (Vizeye o kadar para verdik, hakkını verelim bari durumu!) İlkinde abi-kardeş ikilisinden sonradan arkadaş çıkamayacağını uygulamalı olarak test ettik, ikincisi ise ilkinde yapılamayanlar için oradaki şahane arkadaşım Özge ile bir telafi niteliğindeydi. Şansınız varsa Londra’yı onun gibi biriyle gezer, “Eyes Wide Shut” havasındaki son derece VIP etkinliklere katılır, şehrin göbeğinde kimsenin bilmediği mahsenvari pub’larda şarap yudumlarsınız.
Hayatımdaki hiçbir seyahatim “turist” formatında olmadığı ve hatta en favori eylemim “bilmediğin caddelerde sokaklarda saatlerce yürüyerek ortalığı kendince keşfetmek” olduğu için Londra’da 3 gün boyunca güneşin hiç kaybolmamasının bana sunulmuş bir şans olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden burada Thames nehri kenarında yürümekten, Tate Modern’i ziyarete, Kensington Park’ta piknikten, Hyde Park’ta uzun yürüyüşe anlatacağım şeyler kimseye cazip gelmeyecektir. Ya da Londra hala Avrupa’nın en pahalı şehirlerindenken bana 10 yıl öncekinden çok daha ucuz gelmesinin sebebinin Türkiye’de hayatın ne kadar pahalılaştığını göstermesi çok da orijinal bir tespit olmayabilir. Ya da her köşebaşında bir Türk görmek ve oraya yerleşmiş Türkler çaktırmadan yola devam etmeye çalışırken turistik amaçla gelenlerin nedense birbirleriyle bağıra çağıra konuşuyor olması da tahmin edilemeyecek bir durum değildir. Ya da HMV’de geçirilen 1 saatin London Eye için sırada beklemekten daha değerli olduğunu burada kimseye anlatamayabilirim. Genelde bilindik tatillerden farklı formatlara büründüğüm için bu tür tavsiyelerde pek de iyi olduğumu düşünmüyorum zaten.
Ama tüm bunların ötesinde, bundan 10 yıl önce beni silkeleyip kendime getiren bir şehirde tek başıma yürüdüğüm anlarda bir tek şeyi çok iyi anladım; arada bir uyanmak ve kendi değerinizi fark edebilmek için somut ikazlara ihtiyacınız varsa (ki emin olun herkesin var) ve bunun ne olduğunu bilmiyorsanız kendiniz yaratın. Hayatınızdaki en cesur adımlarınızı atacağınızda o günü arka fonda sevdiğiniz bir cafe ile bir fotoğraf karesiyle belgeleyin, ya da bir şarkıyla o güne eşlik edin, ya da üzerinizde hep sevdiğiniz bir tişört olsun, ya da bir arkadaşınızdan gelen cesaretlendirici mesajı bir kağıda yazıp buzdolabınıza asın,
ya da bir arkadaşınızsa sizi o noktaya –çaktırmadan- iten, onunla hep bağlantıda kalın, ya da bir şehirse size o cesareti veren, bazen onu ziyaret edin. Ve aslında hayatın her aşamasında o kadar da fazla hesap kitap yapmayın; “oraya” gitmek istiyorsanız hemen bileti alın ve gidin, o paraya değecek inanın… o elbise sizi gerçekten çok mutlu edecekse saatlerce düşünmeyin, sadece bir kez bile giyseniz değecek inanın… konserde o şarkıya bağıra çağıra eşlik etmek geliyorsa içinizde, insanların ne diyeceğini düşünmeyin, utanmanız gerekmeyecek inanın… o yemeği ne zamandır yemek istiyorsanız, biraz fazla kalori almak telafisi imkansız değil inanın…
Ve aklınızdan geçenleri kağıda dökmek, hafızanızdakileri kayıtlara düşmek istiyorsanız, okuyanların ne düşüneceğini o kadar da sorgulamayın, sizin geri dönüp baktığınızda neler hatırlayacağınız çok çok daha önemli inanın. İnsanların aklından geçenleri düşündüğümüz kadar kendi iç sesimizi dinlemeyi de öğrendikçe gerçek anlamda yol alabileceğiz…
Ve yürümeyi hakediyoruz, inanın...

2 yorum: