8 Kasım 2010 Pazartesi

Ekmek Peşinde...

bir pazar akşamüzeri...
başkent ankara, kızılay'da güvenpark önündeki otobüs durakları, bir anlamda türkiye'nin merkezindeyiz yani.
ekmeğimizin peşindeyiz, iş gereği bulunmamız gereken bir etkinlik var; servisimiz bizi oradan alacak, geç kalan arkadaşımızı bekliyoruz.

o sırada önümüzde bir halk otobüsü duruyor. orta kapıdan inen birkaç kişilik grup yeniden kalabalıkla birlikte otobüse binmeye yöneliyor. bir terslik olduğunu fark ediyoruz ve tam önümüzde gerçekleşmeye başlayan gariplikler dizisini film izler gibi takip etmeye başlıyoruz.

adam cüzdanından para çıkarıp hazırlanıyor gibi yapıyor, ama gözü otobüse binmek için birbirini iteleyen sekiz-on kişilik kalabalıkta. sessizce yaklaşıyor, öndeki orta yaşlı amcanın tişörtünü hafifçe yukarı kaldırarak arka cebine bakıyor, tam elini uzatacakken yaşlı amca sıradan çıkıyor.
bizim "meraklı" adam bu sefer önde bir omuz çantası kestiriyor gözüne. elini uzatıyor, o kalabalığın arasında hiç çekinmeden elini çantaya uzatıyor, yavaşça fermuarı açıyor.
biz şaşkınlıkla izlemeye devam ediyoruz. insan sadece saniyeler içinde gerçekleşen bu olayın öylesine etkisinde kalıyor ki, silkinmek için biraz vakit geçmesi gerekiyor. tam uyanmışken, ve uyarmak üzere elimi arabanın kapısına uzatmışken açık camın kenarında bir adam beliriyor.
aslında kurduğu cümle zararsız ve yumuşak, ama tonlaması buram buram tehdit kokuyor:

"abi sesini çıkartma, bak herkes ekmeğinin peşinde!..."

* * *

zaman duruyor, 2 yıl öncesine dönüyorum...

yılbaşı gecesi, ekmeğimin peşindeyim.
herkes eğlence planları yapmışken, ben evime yabancı kentin merkezinde koşturuyorum. işim gereği o gece iki ayrı mekan arasında gidip geliyorum sürekli, ve sürekli telefonla konuşmak durumundayım. kariyerim açısından çok önemli bir gece, eğer herşey aksamadan giderse öğrenim hayatımı feda etmiş olmama değecek herşey; tam bir dönüm noktası yani, yıllarca verilmiş emeğin karşılığı ve ekmeğimin peşinde koşturuyorum.

taksim'den hızla geçerken bir anda birinin kafama vurduğunu hissediyorum.
sonradan öğreneceğim, taksim'de telefonla o şekilde konuşmanın dart tahtası olmaktan pek bir farkı olmadığını (canının herşeyden kıymetli olduğunu da öğreneceğim gibi.).
kafama vurulmasıyla birlikte telefon elimden gidiyor. önce bir tanıdıkla karşılaştığımı varsayıyorum. ancak geri dönüp elinde telefonumla koşan bir çocuğu görünce aklım başıma geliyor. bir anda senaryolar akmaya başlıyor gözümün önünden. telefonu bilmemnekadar paraya aldığım umurumda bile değil o anda, bütün önemli numaralar orada kayıtlı ve yılbaşı gecesi hiç kimse aksaklığa tahammül etmez! herkes bana oradan ulaşacak, bittim ben...
muhtemelen o hırsla peşine takılıyorum çocuğun, ve muhtemelen o hırsla onu tam yakalamak üzereyken ben, o bir parka dalıyor. onu tam orada kuytu bir köşede sıkıştırıyorum, birden duruyor ve geri dönüp bir bıçak savurmaya başlıyor. gerginim, başka şansım yok, gözüme kestiriyorum onu, bıçağı kapabileceğimi tahmin ediyorum, gözüm kararmış.
işte o anda anlıyorum yavaşlamasının ve oraya dalmasının aslında hiç tesadüf olmadığını, herşeyin planın bir parçası olduğunu. çünkü ben ona doğru korkmadan bir adım atınca iki kenarda çalılıkların arasından ellerinde sallamalarla gözü dönmüş iki kişi çıkıyor, "başımızı derde mi sokacan lan!..." diye bağırarak üzerime yürüyorlar. savrulan sallamalardan biri gözlerimin önünden geçince ve rüzgarını hissedince anlıyorum işin ciddiyetini; kendimi parktan dışarıya, kalabalığın arasına atabilmek için var gücümle koşmaya başlıyorum. ben caddeye çıkınca onlar peşimi bırakıyorlar.
yanımda birisi beliriyor, "abi bak otelin orada polis vardır, hemen oraya gidelim" diyerek benimle koşuyor. garipsiyorum, ama o anki şaşkınlığımla "ben de 2 gün önce kaptırdım çantamı, ondan yardım ediyorum" demesi, gerçekten polisle karşılaşıp da onu gözden kaybedinceye kadar inandırıcı geliyor bana.
yılbaşı gecesinde, taksim'in göbeğinde gerçekten bir polisle karşılaşabilmem dakikaları buluyor zaten. onlara durumu anlatıyorum, nerede saklandıklarını söylüyorum, ama tek öğrenebildiğim karakola gidip ifade vermem gerektiği oluyor.
adamın biri göz göre göre hırsızlık yapıyor, canıma kastediliyor, hayatımla ve hayallerimle oynanıyor, ve benim elimden hiçbirşey gelmiyor...
sinirlerim bozuluyor, elim ayağım titremeye başlıyor. içimden bağırmak çağırmak geliyor, ama o anda koşturmam gereken işlerim olduğunu hatırlıyorum. o gece artık herşey daha zor, ama nasıl olursa olsun çözmeliyim, işimi aksatmadan yürütmeliyim.
sıradan bir insan olmanın verdiği çaresizliğin ezilmişliğiyle işime yürümeye başlıyorum. gözlerim doluyor, ama ağlamıyorum; üzgün değil, kızgınım çünkü... belki de sadece birkaç gün sonra arka arkaya göreceğim iki haberi o andan biliyor gibiyim:
- kapkaççılar taksim'de eski sat komandosunu bıçaklayarak öldürdüler.
- sosyetenin ünlü isimlerinden bilmemkimin kapkaççılar tarafından çalınan cep telefonu 1 saat içinde karakola teslim edildi.

oysa ben sadece bu ülkenin sıradan bir insanıyım, elimden daha fazlasının gelmiyor olması beni gerdikçe geriyor. ama duramam, yürümek zorundayım,
durmamalıyım,
malum;

herkes ekmeğinin peşinde...

* * *

"abi sesini çıkartma, bak herkes ekmeğinin peşinde!..."

zaman duruyor, 2 yıl öncesini hatırlıyorum.
öfkeleniyorum...
adamın tehditkar cümlesi çok da umurumda değil, benim yanımda bunu yapamazlar!. ve bunu hiç korkmadan söyleyeceğim ona!

bir anda kopan bir çığlıkla bakışlarımız otobüse yöneliyor.
çantası karıştırılan adam durumu fark ediyor, bağırmasıyla birlikte sıranın kenarında duran üç kişi birden sille tokat adama girişiyorlar. birinin elinde kesici bir alet var, ne olduğunu seçemiyorum, ama adamın yüzüne doğru savurduklarını farkediyorum. o sırada kurban adam elini beline atıyor, oradaki silahın görünmesiyle birlikte ekip elemanları ani bir manevrayla koşarak kalabalığın arasına yöneliyorlar ve kaçmaya başlıyorlar. çantası karıştırılan adam ve yanındaki arkadaşı silahlarını çekip peşlerinden hareketleniyorlar. çığlıklar duyuluyor, "kaçma lan, vururum bak!..." bağrışları araya karışıyor. ama ekip kalabalığın arasına karışıyor, bizim yanımızdaki adam da kayboluyor.
silahlı adamlardan birinin gözünün üzerinden kanlar akıyor, etraftakiler ona yardım etmeye çalışırken o hala öfkeyle sağa sola bakıyor.
biz o karmaşayı algılamaya çalışırken insanların arasında çantayı karıştıran esas adamı görüyoruz. adam son derece sakin, kalabalığın arasında sessiz adımlarla dolaşıyor, eli cebinde yavaş yavaş metro girişine doğru yürüyor. adamı görüyoruz, ama o anda tetiği hala çekili silahla etrafına bakınan adamın öfkesi gözümüzü korkutuyor, çünkü etraf gerçekten çok kalabalık.
gözümün önünde başımdan geçenler canlanıyor, arkadaşlarıma olayı anlatırken "insan öylesine öfkeleniyor ki, elinde silah olsa herhalde sağı solu düşünmeden ateş açarsın çocuğa..." deyişimi hatırlıyorum.
tüm bunların ardarda sıralandığı -ve bana uzun mu uzun görünen- üç-beş saniye içinde adam ortadan kayboluyor, polis geliyor.

kalabalık dağılmaya başlıyor, ama kenardan olayları izleyen birkaç kişinin bizi ters gözlerle süzmesi sinirlerimizi bozuyor, zaten logolu bir araçla kolay bir hedef olduğumuzu biliyorum, ve onların gözükaralıkta nasıl sınır tanımadıklarını.
"gidelim," diyorum şoförümüze, "burada fazla kalmamakta fayda var..."

"bu ülke ne zaman böyle oldu" diye geçiriyorum aklımdan, "söyledikleri gibi, namusluların da namussuzlar kadar cesur olabilme şansı var mı acaba?..."

"gidelim," diye devam ediyorum çaresiz,
"iş bizi bekler, herkes ekmeğinin peşinde..."

0 yorum:

Yorum Gönder