24 Haziran 2010 Perşembe

Radyo için yaşamak, Yaşamak için radyo...


Bilenler bilir, hayatının önemli bir döneminde radyo hayalinin peşinden koşmak için ciddi bir "vazgeçiş" yaşamış biriyim ben... Radyonun benim için özellikle o dönemde neden bu derece önemli olduğu ayrı ve çok uzun bir yazı konusu. Şartlar her zaman şu an olduğu gibi gitmeyebilir, hayatımın sonunda kadar radyo yayıncılığı yaşamımın içinde olamayabilir a o seçimimin hayatıma kattığı her ayrıntı için tarif edemeyeceğim kadar mutlu oldum hep. Ve "radyo işi"nin bana öğrettiklerinin önüme serdiği yeni yollardan sayesinde hiç pişmanlık yaşamadım.
En çok "hayatını bu işle geçindirebiliyor musun, ne zaman başka bir işin olacak" sorularıyla muhatap oldum. Doğru, bazen ek işlere ihtiyaç duydum ama çoğunlukla çalışma arsızlığımdan dolayı radyonun yanında (ve radyonun beni yönlendirdiği) işlerdi bunlar.
Ama tüm bunların ötesinde, o mikrofondan seslenebilmenin büyüsünü insanlara anlatabilmekte zorlandım. Evimin bir köşesindeki kutularda saklanmış zarflarda bazı dinleyicilerimizin yaşam öyküleri ve bizim o öykülere dokunma noktalarımız başka şeylerle karşılaştırılabilecek ve yeri doldurulabilecek sıradanlıktan çok çok ötede... Bir de, o zamanlar hiç sesini çıkartmadan her gece seni dinleyen insanların yıllar sonra onların hayatında neleri nasıl değiştirdiğini anlatmaları. Bu huzuru ve tatmini dünyevi hiçbir güçle elde edemezsiniz, bunun size bahşedilmiş çok özel bir armağan olduğunu hiç aklınızdan çıkartmamanız gerekir.

Ekşi Sözlük'te einherjer isimli yazar "Cavatina" başlığına bir yazı ekledi geçtiğimiz günlerde. Ben de 16. yılımda hala neden radyoya devam ettiğimi soranlara verilebilecek en güzel cevaplardan biriyle karşılaşmanın keyfini yaşadım (bir de, çok sevdiğim ekşisözlük'e neden uzun zamandır yazmadığımın açıklamasını bulmanın rahatlığını).
Her kim ise, "einherjer"e sonsuz sevgilerimle...

lisans yılları, izmir. elimde kitabım yatacağım yine birazdan, radyoda trt fm var ve bundan inanılmaz bir keyif alıytorum. sonlara doğru radyo mydonosea switch ediyorum, selim isminde bir dj, inanılmaz enerjik ve hayat dolu bir ses.
her gece, programının sonlarına doğru bir hikaye okuyor: "hafta içi her gece selim'den bir öykü ;)" diyor fragmandaki güzel sesli kadın ve hikaye aslında tam da burada başlıyor. aşklar, fedakarlıklar, olaylar ve kalıntıları üzerine birbirinden güzel ama klasik, her daim internette metnini bulabileceğiniz hikayeler, peki neden selim'den dinlenir? çünkü harikulade bir sesi vardır, neşeli, keyifli ve canlı bir ton, tabi bunda radyo mydonose'un görece üstün ses kalitesini de unutmamak gerekir.
peki tüm bunların cavatina'yla ne alakası var? anlattığı hikayelerin birçoğu cavatina fonuna kuruluydu ve bu şarkıya ne zaman denk gelsem izmir'e bedava gidip oradan canlı olarak ankara'ya bağlanıyorum, hayat adına yaşanmış ya da yaşanacak, belki göreceğim, belki de yanından dahi geçmeyeceğim, belki imkansız belki de olası, "insan" hikayeleri, "bizim" hikayeleri dinleyip tekrar geri geliyorum.
peki dinlediğim ilk hikayelerden biri neydi dersiniz?
ekşi sözlük'e merak saldığım yıllar, alımlar olacak, 6.nesil için (miğferdibi değil) ve birazdan da hikayesini okuyacak selim, önce her zamanki gibi referansını veriyor, ekşi sözlükten bir yazarın entrysini okuyacağını söylüyor. merakım cezbedildi, ancak yazarın isminin "terelelli temcik" olduğunu söyleyince bu birazcık da geri çekildi (kimdir nedir bilmiyordum o zamanlar). pür dikkat dinlemedeyim, okumaya başladı, gelişme ve sonuç. sonuç? işte sonuç: nasıl olduysa, senelerdir ağlayamayan ben, oracıkta, hikayenin son cümlesiyle birlikte gözlerimi dolu buldum.
o dönemlerde, her ne kadar yazarı ve dolayısıyla üyesi olmasam da, ekşi sözlük'ü özgürlük bezeli muhalif yapısıyla farklı bulup, her ortamda oraya ait bir yanım varmışçasına savunuyorum. ancak yaşadığım bu radyo macerasıyla ekşi'ye olan ilgim, gerek yazının kalitesiyle, gerekse de böylesi güzel bir ortama girme şevkiyle bir kat daha arttı ve üyesi olmak için extra bir çaba da sarfetmiştim, bunu hatırlıyorum.
benim için ekşi sözlük "bu"'yken, o'nunla olan arkadaşlığımı böylesi bir olayla perçinleyerek bugünlere getirmişken, nasıl olur da onun iyi olmasını istemem ve trash entrylerine karşı savaş vermem ey insanoğlu? kaliteli yazılar oralarda bir yerde.

bahsi geçen terelelli temcik yazısı burada.

22 Haziran 2010 Salı

Buse'nin Ardından...

Buse Sarıyağ 17 yaşında bir asker kızıydı. 22 Haziran 2010 sabahı bombalı saldırıda hayatını kaybetti. Benim bu konuda aklımdan geçenlerin tamamını Ekşi Sözlük'te "blue toe" isimli kullanıcı yazdı, kelimesi kelimesine altına imzamı atıyorum:

"ben bu saatten sonra evlenmem, evleneceksem anca çocuk için evlenirim" gibi kentli ukalalıklarla gününü geçiren sıradan bir adamım ben. insanın eli toprağa değmez olunca böyle başka türlü bir şeye dönüşüyor sanırım. ama ne zaman geyikle karışık çocuk lafı açılsa hep bir kız çocuğu geliyor gözümün önüne. sonra farkediyorum ki ben kızım olsa kafayı yerim, ne yapacağımı şaşırırım ulan. onu kimse üzmesin, kimse kırmasın diye deli dumrul gibi koştururum ortalıkta.

işte tam da bu yüzden, dünyadan en çok nefret ettiğim zamanlar böyle kız çocuklarının öldürüldüğü günler. bu kirli savaşın taraflarından herhangi biri bir kız çocuğu öldürdüğünde ne uğruna mücadele edilen demokrasinin, ne tek çıkar yolumuz olan barışın, ne tek umudumuz olan kardeşliğin, ne de bayrakların üzerindeki yıldızların anlamı kalıyor çünkü. pek çok insanın aslında yalancı olduğu gün gibi ortaya çıkıyor. dünyanın bütün şarkıları türküleri, bütün gülümsemeleri sahipsiz kalıyor ulan kızlar ölünce.

bugün bu saatlerde onun ölü bedeninin başına toplanıp zafer veya intikam çığlıkları atanlara diyecek sözüm yok. ama ölü kız çocukları iyi bir insan olmak isteyenler için de güzel günler olabileceğine dair hiçbir umut bırakmıyor bende. her gün biriniz bir yerlerde bir kız çocuğunu öldürürken ben bugün hala nasıl barıştan bahsedeyim ulan, insanlarda barışa inanacak umut mu bıraktınız! s...... sizin soğukkanlılığınızı da, barışa olan inancınızı da. ben bugün hiçbir şeye inanamıyorum lan, en çok da size inanamıyorum...

buse sarıyağ bugün benim dünyadan da, türkiye'den de, türklerden de, kürtlerden de, dünyaya kendi sığ ve zavallı perspektifleri içinden bakan orta sınıf milliyetçilerinden de, hayata dair konuşup duran ama hayata dokunmasını bilmeyen solculardan da nefret etme sebebim. bugün savaştan bahseden herkesten de, barıştan bahseden herkesten de nefret etme sebebim. çünkü biliyorum ki onun kanı bütün bu insanların ellerine bulaştı. çünkü buse, onun kanı üstüne bir gelecek kurmayı hayal eden herkese bugüne kadar tüm yaptıkları ve yapmadıklarıyla aslında sadece bir katil olduklarını hatırlatan bir yara. onu sevenlerin şu anda çektiği acıları anlayabilemem mümkün değil, ama bu sabah her çocuk lafı geçtiğinde gözümün önünde canlanan o kız çocuğuna bişey olmuş gibi. buse öyle için için kanayan bir yara ki, türküyle kürdüyle, ordusuyla, örgütüyle, sağduyuya davet edeniyle, şahiniyle lanet olsun hepinize, ben bir kızım olsun isteyemiyorum artık ulan dedirtiyor.

ah be buse...

Beni Bırakma...

Bir yıldönümü sebebiyle ve kahramanının izniyle, "Geceyarısı Öyküleri"nden...


Nedendir bilmiyorum, hep o kelimenin etrafında dönmüşsün durmuşsun;
bana onu miras bırakmış, anılarımızı o iki kelimenin üzerine kurmuşsun…

Seni gördüğüm ilk andı kalbimin o heyecanlı atışlarıyla ilk gerçek tanışmam.
Orada çimlerin üzerinde gülücükler dağıtıyordun etrafa… O kalabalığın içinde neydi bana doğru bakmana sebep, onca şatafatın içinde bendeki suskunlukta neyi fark etmiştin, nasıl dikkatini çekmiştim hala farkında değilim; ama bir anda göz göze gelmiş ve öyle kalmıştık.
Ben utangaçlıktan kızaran yanaklarımla uzaklaşırken oradan, hayatımda ilk defa ve tek defa; ne önce, ne sonra, o gün dışında hiç yapmadığımı becermiş, ve birden yolumu çevirerek yanına gelmiştim. Bugün olsa inan yapamam aynı şeyi, inan çıkmaz o cümleler, ama nasıl bir cesaretse o, söyleyivermiştim bir çırpıda: “Sakın yanlış anlama, ya da anla bilmiyorum; ama gerçekten çok çok güzel bakışların var… Ve yüzündeki gülümseme insana her şeyi yaptırır!”
Bir gülümseme daha armağan etmiştin bana, muhtemelen cesaretim için, ve ilk defa orada söylemiştin: “Öyleyse beni bırakma!...”

Cahillik başa bela, bugün olsa her bir anını yazar çizer, ne yapar, ne eder, kaydeder saklarım, ama başlangıçtaki en güzel anlarımızı nasıl geçirdiğimizi, neler yaptığımızı şimdi pek hatırlamıyorum. Aklımda kalanlar ancak senin etrafında nefes alabildiğim, ve ancak senin gülümseyişinle var olabildiğim.
Ha bir de o gün; o müthiş gün…
Ders çalışmaktansa senin yanında olmak niyetiyle adım atmıştım okul kütüphanesine. İkinci katta cam kenarındaki masada, karşımızda ucu bucağı gözükmeyen ormana bakarken kurmuştuk hayalini evimizin; bahçeli, teraslı kocaman evimizin. Ders notlarını kenara almış, boş bir sayfa çıkarmış, planını bile çizmiştik. Dahası, dayanamamış, yüzüm kızararak çıkarmıştım baklayı ağzımdan; senden bir bebeğim olmalıydı, senin kadar güzel gülümsemeli, hep senin gibi olağanüstü kalmalıydı.
İlk defa orada, ilk defa o gün yüzünün kızardığını, ilk defa elinin ayağının birbirine dolandığını görmüştüm. “Bebeğim,” demiştin,”sakın, sakın beni bırakma…”

Hayatımdaki ilk yaz tatilimdi seninle çıktığımız yolculuk. Kaç yerde dolanıp, kaç yerden vazgeçip de konaklamıştık o son kasabada. İskelesinden baktığımızda dibini görebildiğimiz tertemiz denizinde kulaç atmayı öğretmiştin bana. Denizin kendisi gibi pürüzsüz kumsalında el ele yürümüş, hiç yıkılmayacakmış gibi özene bezene kaleler yapmıştık incecik kumdan. Dalgayı beklemeden kendimiz yıkmıştık yine, nasıl olsa nicelerini yaparız diye. Son gecemizde şık elbiselerimizle dizlerimize kadar denize girdiğimizde fısıldamıştın kulağıma “Lütfen beni bırakma” diye…

Mikrofondan sesim yayılıyordu gecenin yalnız insanlarının odalarına. Kendi yaralarım ne kadar kapalıydı hesap etmeden, başkalarının dertleriyle muzdarip olma aptallığındaydım. Palyaçonun hikayesindeki gibi üzerime alınırken her hüznü, kendi ilaçlarımdan ölesiye uzaktım. Bir çözüm peşinde koşarken kurduğum acemi kelimelere sığınanlar şükran habercileri gönderirken gizli saklı, ben onların karmaşık cümlelerinin köleliğini sürüyordum belli etmeden. Bir gece “İsmini vermek istemeyen” konuk olmuş; hattın diğer ucundan hayatın güzelliklerinden bahsetmiş, dibimizdeki o gizli saklıların bazen ancak birileri “Orada” dediğinde fark edilebileceğini anlatmıştı, ama telefonu kapatırken de rumuzunu belli etmiştin zekice: “Bizi gecelerde yalnız bırakma…”

Okyanus ötesi ayrılık düşünce aramıza, ve kıvrak zekanla ince hesaplar yaparken, “Sen git başka şeyler organize etmeye uğraş, bak ben bizi buluşturma derdindeyim” demiştin.
Saçma sapan görünürdü, sadece filmlerde olduğunu zannederdim; tam kapıdan girmek üzereyken birden elindeki bavulu bırakmış, güvenlik görevlilerinin şaşkın bakışları altında koşarak yanıma gelmiş ve üzerime atlamıştın adeta. “Bak seni bırakıp gidiyorum sanma, sakın cesaret alma, beni bırakmaya kalkma!” derken gözlerinden düşen damlalar gülümseyen dudaklarının yanında aşağıya doğru iniyorlardı...

Ne çetin bir kış mevsimiydi o sene yaşanan. Ben olanca ciddiyetimle iş adamı olma çabasına erkenden girişmişken, sen hayatın ne başka güzelliklerinin var olduğunu kanıtlıyordun bana, sadece yanımda var olarak. O olgunluğumla tanışma derdindeyken, pas geçtiğim çocukluğumla buluşturmuştun beni bir gün. Karlarda yuvarlanırken umarsızca, kıpkırmızı olmuş yüzünde yakalamıştım o hikayeyi; örgü eldivenli çocuğun köşesine çekilip, kardan adam yapanları imrenerek seyredişini. Çocukluğum kadar kocamanlığımı da gözüne kestirmiştin belli ki, “Bırakmayacaksın beni, biliyorum” demiştin elindeki kartopunu yere bırakırken…

Ne kadar uzun zaman geçti gidişinden bu yana; biliyor musun ki ben aslında hala bırakmamışım, bırakamamışım seni…
Yerine kimseyi koyamayacağımı bile bile birilerini yeniden sevmeyi denemişim, ama senin saklandığın köşesini kalbimin özenle kapatmışım, kimseye vermemişim.
Hep kaçak olmuşum, bana yaşamını sunanlara bir adım geride kalmışım, çuvallamışım. “Ne olur beni bırakma” diyenleri duymazdan gelmişim.
Denemişim, çabalamışım, ama hep yerimde saymışım, kaşla göz arasında yine yalnızlığıma dalmışım.
Korkak demişler, eleştirmişler, çünkü seni hiç bilmemişler. Ne ben anlatmışım seni, ne anlamak istemişler beni.
Hayat olanca hızıyla devam etmiş, aşk hep beni pas geçmiş...

Bunca zaman sonra, bir film izlemişim, silkinmişim.
Geçmişlerinden ve birbirlerinden kurtulmaya çalışan bir çift, hafızasına kazınanları silmeye çabalıyor, ancak hatıraları hafızalarına karşı koyuyor. Bir buz parçasının üzerinde el ele yatarlarken, hayatının en mutlu anını yaşadığını söylüyor hüzün yüklü adam. Gözümün önünde bir kış günü karların üzerinde yan yana uzanmışken yanak yanağa gelişimiz canlanıyor.
Ardından hayranlık duyduğum yeteneğinle bizi bir kağıda karalayışın,
ve,
ve ertesi gün siren sesleri arasında elime tutuşturdukları kağıdın üzerinde senin elinden önceki gece yazılmış iki kelime: “beni bırakma!...”

Tüm cesaretimi toplayıp ilk defa buluşuyorum seninle o günden sonra.

Bir taş parçasının üzerinde adın var; toprak kurumuş, çiçekler solmuş,
onca zaman buraya gelmeyerek aştığımı sanmışım,
oysa öylesine derinmiş ki izler, ne ben ulaşabilmişim silmek için, ne de üzerine geçebilenler olmuş.
İsminin yazıldığı yere dokunuyorum parmaklarımın ucuyla, eskiden yanaklarına dokunduğum gibi;
gözlerinin içine bakıyormuş gibi yapıyorum,
ve mırıldanıyorum çaresiz, yıllar sonra:

“Beni bırakma…”

21 Haziran 2010 Pazartesi

Gökyüzü Sana Ağlarken...

"battaniyeye sarmalanmak kollarımın güvenini vermeyecek" dedi adam gökyüzü çığlıklar atarken.
"sensizlikten korkuyorum, şimşeklerden değil" diye cevapladı kadın.

Onlar sustu, yağmur damlaları ayrılığı mırıldanmaya devam etti; hayatları boyunca ne yaparlarsa yapsınlar kendilerine hep kucak açacağını zannettikleri bulutlardan biraz önce ayrılmak zorunda kalmış olan ve o kalabalık yolculuğun içinde her biri yapayalnız kalan yağmur damlaları...
Kaldi ki, hemen ardından pırıl pırıl renkleriyle gökkuşağı çıksa karşına kaç yazacaktı ki, sen bir defa sırılsıklam kalmışken...

8 Haziran 2010 Salı

Bir Çaresi Bulunur Elbet...

bir çaresi bulunur elbet yarın yeniden yaşamanın,
bir çaresi bulunur elbet canım bir uyuyup uyanalım...

Sertab'ın en ağır şarkılarında bile insanın içinde küçük bir kıvılcım bırakabilen bir hava olmuştur hep... Muhtemelen ses rengidir sebebi, ya da kariyeri boyunca hiç "acıların çocuğu" resmi vermemesi, hiç "yakışmayan" görüntülerle ortaya çıkmamasıdır en geçerli açıklama.
"Aşk Ölmez"de henüz tam hazır olmadığı söz ve beste çalışmalarına girmesi kariyerinin tek yanlış adımıydı bana göre. Şimdi daha olgunlaşmış haliyle parmağını dokundurduğu şarkılarda doğru zamanlama tınıları hissediliyor.
Hani hep pozitif hissettirebilme gücünden bahsediyoruz ya Sertab'ın, işte şimdi bunu taçlandırma zamanı; adından melodilere kadar herşeyiyle sıcacık bir albüm var karşımızda: Rengarenk!
Artık müzik piyasasında "yaz albümü" kavramı çok kullanılıyor malum ve nedense en elektronik ritimli ve en "bakkal" şarkılara yakıştırılıyor bu sıfat ama Sertab'ın yeni albümü tam ezberbozan konumunda. Alta yorucu elektronik ritmleri doldurmadan hazırlanmış duru bir yaz albümü Rengarenk... Yormuyor, sıkmıyor, enerji veriyor ve gülümsetiyor; yani yaza ve güneşe gerçekten çok yakışıyor, biraz düştüğünüzde sizi yeniden ayağa kaldırıyor. Bir yaz albümünden başka ne beklenir ki zaten?
Daha önce uzun uzun dinlediğimiz Açık Adres, Bu Böyle ve Koparılan Çiçekler, eskiye selam gönderen İkimiz Bir Fidanın, Une Belle Histoire cover'ı Asla, "Televole"lere kurban olmazsa çok tutulacak İstanbul ve Nil Karaibrahimgil sözlerinden oluşan Rengarenk hep keyifli şarkılar ama özellikle benim favorim Bir Çaresi Bulunur ve Bir Damla Gözlerimde zamanla diğerlerinin arasından sıyrılacak şarkılar.
Albümde biraz 1997 tarihli "Sertab Gibi" biraz da 2001 tarihli "Turuncu" havası var belki ama "Rengarenk" tam da bugünlerde eksik kalan boşluğu dolduracak pozitif bir albüm. Keyfini çıkarmakta fayda var...

sesimde söyleyemediğim sözler var
gizleyemediğim gözyaşlarım
silip de unutamadığım sabahlar
kokladığım eşyaların...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Bir Londra Yolculuğunun Ardından...

Hani hayatının önemli bir dönemini yurtdışı seyahatlerinde ve yoğun iş görüşmelerinde geçiren takım elbiseli işadamları vardır ya (hiç özenmedim) ya da çeşitli tanıtım organizasyonları sebebiyle yeni bir şeyler keşfetmek için kısa ama sık seyahatlere çıkan basın insanları vardır ya (bunlara özendim işte);
hiçbir zaman hayatında sürekli yurtdışı yolculukları bulunan biri olmadım… Hayatımdaki ilk Türkiye ötesi yolculuğum Amerika’ya olduğu için o heyecanım biraz törpülenmişti sanırım. Sonrasında hep yaşamak istediğim şehirle, Londra’yla tanıştım. Bundan 10 yıl öncesindeki birkaç günlük bir basın gezisinden ibaret olan Londra yolculuğum benim için çok karamsar bir dönemde adeta piyangodan çıkmış ve yeniden uyanarak hem kendime güvenimi, hem de hayattan keyif alan yanımı tazelememi sağlamıştı. Onlar hiç farkında olmasalar da, sadece “normal” davranarak ve beni sadece “olduğum gibi” görerek kendime gelmemi sağlayan Pınar ve Selma ile tanışmamız da o seyahat sayesinde olmuştu (ki hep söylerim, her ikisi de bu ülkenin en şahane insanlarındandır benim için!... Bir şekilde hayatımda olmaları büyük şans.)
Aradan geçen uzun zaman sonrasında Londra’ya önce Şubat ardından da Mayıs ayında iki yolculuğum oldu. (Vizeye o kadar para verdik, hakkını verelim bari durumu!) İlkinde abi-kardeş ikilisinden sonradan arkadaş çıkamayacağını uygulamalı olarak test ettik, ikincisi ise ilkinde yapılamayanlar için oradaki şahane arkadaşım Özge ile bir telafi niteliğindeydi. Şansınız varsa Londra’yı onun gibi biriyle gezer, “Eyes Wide Shut” havasındaki son derece VIP etkinliklere katılır, şehrin göbeğinde kimsenin bilmediği mahsenvari pub’larda şarap yudumlarsınız.
Hayatımdaki hiçbir seyahatim “turist” formatında olmadığı ve hatta en favori eylemim “bilmediğin caddelerde sokaklarda saatlerce yürüyerek ortalığı kendince keşfetmek” olduğu için Londra’da 3 gün boyunca güneşin hiç kaybolmamasının bana sunulmuş bir şans olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden burada Thames nehri kenarında yürümekten, Tate Modern’i ziyarete, Kensington Park’ta piknikten, Hyde Park’ta uzun yürüyüşe anlatacağım şeyler kimseye cazip gelmeyecektir. Ya da Londra hala Avrupa’nın en pahalı şehirlerindenken bana 10 yıl öncekinden çok daha ucuz gelmesinin sebebinin Türkiye’de hayatın ne kadar pahalılaştığını göstermesi çok da orijinal bir tespit olmayabilir. Ya da her köşebaşında bir Türk görmek ve oraya yerleşmiş Türkler çaktırmadan yola devam etmeye çalışırken turistik amaçla gelenlerin nedense birbirleriyle bağıra çağıra konuşuyor olması da tahmin edilemeyecek bir durum değildir. Ya da HMV’de geçirilen 1 saatin London Eye için sırada beklemekten daha değerli olduğunu burada kimseye anlatamayabilirim. Genelde bilindik tatillerden farklı formatlara büründüğüm için bu tür tavsiyelerde pek de iyi olduğumu düşünmüyorum zaten.
Ama tüm bunların ötesinde, bundan 10 yıl önce beni silkeleyip kendime getiren bir şehirde tek başıma yürüdüğüm anlarda bir tek şeyi çok iyi anladım; arada bir uyanmak ve kendi değerinizi fark edebilmek için somut ikazlara ihtiyacınız varsa (ki emin olun herkesin var) ve bunun ne olduğunu bilmiyorsanız kendiniz yaratın. Hayatınızdaki en cesur adımlarınızı atacağınızda o günü arka fonda sevdiğiniz bir cafe ile bir fotoğraf karesiyle belgeleyin, ya da bir şarkıyla o güne eşlik edin, ya da üzerinizde hep sevdiğiniz bir tişört olsun, ya da bir arkadaşınızdan gelen cesaretlendirici mesajı bir kağıda yazıp buzdolabınıza asın,
ya da bir arkadaşınızsa sizi o noktaya –çaktırmadan- iten, onunla hep bağlantıda kalın, ya da bir şehirse size o cesareti veren, bazen onu ziyaret edin. Ve aslında hayatın her aşamasında o kadar da fazla hesap kitap yapmayın; “oraya” gitmek istiyorsanız hemen bileti alın ve gidin, o paraya değecek inanın… o elbise sizi gerçekten çok mutlu edecekse saatlerce düşünmeyin, sadece bir kez bile giyseniz değecek inanın… konserde o şarkıya bağıra çağıra eşlik etmek geliyorsa içinizde, insanların ne diyeceğini düşünmeyin, utanmanız gerekmeyecek inanın… o yemeği ne zamandır yemek istiyorsanız, biraz fazla kalori almak telafisi imkansız değil inanın…
Ve aklınızdan geçenleri kağıda dökmek, hafızanızdakileri kayıtlara düşmek istiyorsanız, okuyanların ne düşüneceğini o kadar da sorgulamayın, sizin geri dönüp baktığınızda neler hatırlayacağınız çok çok daha önemli inanın. İnsanların aklından geçenleri düşündüğümüz kadar kendi iç sesimizi dinlemeyi de öğrendikçe gerçek anlamda yol alabileceğiz…
Ve yürümeyi hakediyoruz, inanın...