31 Temmuz 2010 Cumartesi

Aşk ve Cesaret

(Tam 1 yıl önce yayınlanmış bir cesaret yazısı...)


Aşk cesaret ister…
Aşık olmak da, aşka izin vermek de, o duygularla baş başa kaldığında kendinle açıkça konuşabilmek de ciddi bir meydan okumadır. En çok da kendine kurduğun cümlelerin açıklığından korkman gerekir aslında:

Zaafımı biliyorum...
Yine sessiz, yine ufak tefek, yine hayatı kenarından yaşamayı seçen birine kaptırdım kendimi.
Hiç şaşırmadım, ne bekliyordum ki zaten?
Ve yine kararsız kaldım.
Adım atmakla geride durmak arasında gidip geliyorum, hangi yana yöneleceğimden benim bile haberim yok...

Çok mu yaralanmışım acaba, ondan mı korkuyorum bu kadar,
Cesaretimin böylesine kırılgan olmasının, kafamın içinde bunca gel-git yaşanmasının sebebi bu mu acaba?
Yani aslında sen mi çok uzaksın bana, ben mi uzağa kaçıyorum senden, kendime bile farkettirmeden?
Bunca aşktan sonra, ve aslında aşk zannettiğim ve yanıldığım bunca umuttan sonra garip değil mi bu tedirginliğim? İlk aşkın çekingenliğinin üzerime şimdi çöküyor olmasının mantığını sen anlatabilir misin bana, yani beni ikna edebilecek bir açıklaman var mıdır acaba?

Seni mi kırmaktan korkuyorum, yoksa kendimi mi kaybetmekten?
Kendimle ne kadar tartışıyorum bir bilsen...
Ve bilsen ki her bir adımına ne çok anlam yüklüyorum. Bana nasıl baktığını çözümlemek istiyorum, ama gözlerinin içine bakacak cesareti bulamıyorum. Gizli gözlerle izliyorum seni, yakalanmaktan korkarak keşfetmeye çalışıyorum yüzünü, ellerini, saçlarını. Kollarıma alıyorum seni, haberin bile olmuyor, dudaklarına dokunuyorum, farketmiyorsun.
Sana hayatın boyunca kimsenin söylemediği aşk cümleleri kuruyor, sana kimsenin anlatamayacağı hikayeler fısıldıyorum kahramanları biz olan. Dinliyorsun beni sessizce, gözlerinden mutluluk pırıltıları yayılıyor her yana. Ben seni bedenime sararken, sen gülümsüyorsun ve ruhum senin oluyor. Sıkıcı aşk cümlelerine anlam yüklüyoruz, gerçeklerin hayallerin hemen yanıbaşında hazırda beklediğini keşfediyoruz.
Sana hayatımın en büyük hikayesini anlatıyorum sevgili, ve sana hayatımın en büyük adanmışlığını sunuyorum. Farketmeni istiyorum sadece, görmeni bekliyorum sadece. Zaman geçip de, hepimiz büyüdükten sonra keşfedilenlerin pişmanlıktan öteye gidemediğini görmüş biri olarak uyanmanı diliyorum. Kulağına fısıldıyorum, günaydın diyorum sessizce, ve geriye çekilip bekliyorum. Hadi sevgili diye haykırıyorum ardından, hadi sevgili, bir adım yaklaş bana, yaklaş ki elini tutabileyim. Elini tutabileyim ve seni bu dünyanın dışına götürebileyim. Sen ve ben olalım, hayata tavrımızı koyalım. Ha üç beş eksik, ha beş on fazla, ortada buluşalım, yolumuza bakalım.

Hayatımı değiştirmeye karar veriyorum, ama kendi hayatımın dizginleri bende değil.
Adım atmakla geride durmak arasında gidip geliyorum, hangi yana yöneleceğimden benim bile haberim yok...
Meydan okuyorum, bir yabancı gibi önce kendimle, sonra da seninle konuşuyorum,
belki hiç duymuyorsun bile,
ama şimdi sıra sende sevgili...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Bir Konserin Öncesinden Gelenler, Ardından Kalanlar...

(Bu okuyacağınız objektif bir konser yazısı değil, bir şarkının son derece bireysel tarihçesidir.)

1994 yılında, henüz radyo yayıncılığına başlayacağıma dair bir somut ibarenin olmadığı günlerde, okulda derslerin erken bitebildiği nadir günlerde kendimi eve atabilirsem, radyoda Emre Kuytu’yu yakalamaya gayret ederdim… Emre, bir iki defa “The Cranberries” adında bir gruptan bahsetmiş ve “Linger” isimli şarkısını çalmıştı. Linger, The Cranberries’in 1993 yılında piyasaya çıkardığı ilk albümünde yer alan ve onları yavaş yavaş dünyaya tanıtan şarkılarıydı. Bu şarkıyı ilk dinlediğim günlerde zar zor para biriktirerek aldığım o zamanların unutulmaz Now serisinin 27. albümü, “Now, That’s What I Call Music 27”, sonrasında albümlerini edinerek keyifle dinlediğim birçok isimle ilk kez buluşmamı sağlamıştır. O albümde arka arkaya iki şarkıyı defalarca dinlemiş olmamın bana yeni yollar açtığını çok net hatırlıyorum; “Richard Marx – Now and Forever” şarkılara hikayeler yazmamı, “The Cranberries – Linger” da ODTÜ’deki müzik topluluklarına (ve devamında o ekibin ortaya çıkardığı ODTÜ Radyo Topluluğu projesine) biraz daha ilgi göstermemi sağlamıştı. Bu iki şarkının ve dolayısıyla Now 27 albümünün hayatımda önemli bir yer edindiğini düşünmüşümdür hep.

Ben, The Cranberries’in şahane isimli albümü “Everybody else is doing it, so why can’t we” ile böyle tanışırken, grubun beyni Dolores O’riordan da yeni bir şarkıyı tamamlamak ve yeni albümle birlikte piyasaya sürmek üzereydi. 1993 Mart’ında The Cranberries İngiltere turnesindeyken Warrington’da IRA’nın bir bombalı eylemi gerçekleşmiş, 3 yaşındaki Johnathan Ball olay yerinde, 12 yaşındaki Tim Parry de olaydan 5 gün sonra hastanede hayatını kaybetmişti. Dolores, çok etkilendiği bu olaydan yola çıkarak yazdığı Zombie’yi 1994 tarihli No Need to Argue albümüne koymak üzere son düzeltmeleri yapıyordu. Tüm şarkılar tamamlandıktan sonra piyasaya çıkan albüm, Avrupa’da beklenen ilgiyi fazlasıyla görmüş, başta Zombie olmak üzere birçok şarkı listelerin üst sıralarında kendine yer bulmuştu.

Hikayenin buradan sonrasını paralel götürelim. ODTÜ Radyo Topluluğu Nisan 1994’te kuruldu ve Mayıs ayında kalabalık bir grup yıl sonuna kadar sürecek olan çalışmalara başladı. Her biri müziğin içinden gelen yönetim kurulunun teknik hazırlıklarının yanında o dönemler “Radyonun Delisi” ile Ankara’da bir efsane haline gelen Aykut Oğut bu ekibe destekleyici dersler vermeye başladı. Ekip yıl sonuna kadar hem “doğal seleksiyon” hem de çeşitli elemelere maruz kalarak iyice azalacak, Radyo ODTÜ Ocak 1995 sonunda ilk şarkılarını çalmaya başlayacaktı.

Özellikle kampüste ve mezunlar arasında büyük bir heyecanla karşılanan radyo, müzik tarzı olarak AC formatını benimsedi. Böylelikle ODTÜ’de hep varolan rock ruhundan uzaklaşılmayacak ama sert şarkılar çalınarak kitlenin kısıtlanmasının da önüne geçilmiş olacaktı. Bu ince çizgi bazen yönetimin ciddi tartışmalar yaşamasına sebep oluyordu. Bazı şarkıların çalınıp çalınmaması konusu gerçekten karar verilmesi en zor ayrımlardan biri olarak gündemi meşgul ediyordu.

Bu tartışmalar devam ededursun, 1995 MTV Müzik Ödülleri töreninde en iyi şarkı ödülünü Zombie ile The Cranberries kazandı. Ve o an itibariyle Türkiye’de de bu şarkı gerçek anlamda patladı. Her istek hattında karşımızda en az birkaç tane Zombie görüyorduk ancak yönetim, bu şarkının bizim rotasyonumuz için sert olduğu kararını verdiğinden dolayı çalamıyorduk. İşin ilginç tarafı, yayından çıkan herkesin walkman’inde Zombie dinlenmesiydi! Bu dönemde yayıncılar ve dinleyiciler yönetime Zombie isteklerini açıkça defalarca belirttiler ancak en hit döneminde Zombie uzunca bir süre Radyo ODTÜ yayınında çalınamadı.

Radyo ODTÜ yepyeni bir ekol olarak hızla yükselirken, biz de kendi adımıza yeniliklerle tanışmaya başladık. Yayında az çok tecrübe kazandıktan sonra sıra insanların önünde çalmaya gelmişti. ODTÜ’de o zamanlar efsane haline gelmiş parti olan Mimarlık Balosunda Oğuz Kaplangı’nın yüzlerce kişinin önünde “hadi, bu şarkıyı sen geç” dediği anın benim için ne kadar önemli bir dönüm noktası olacağını o zamanlar fark edememiştim. Devamında önce küçük partilerde kısa bölümler ve ardından da Radyo ODTÜ adına büyük partilerde çalmaya başladım. Aslında yavaş yavaş dans müziği çalınan çeşitli partilere de gidiyorduk ama ODTÜ’de o dönem çoğunlukla rock partileri gerçekleşir, insanlar rock’n roll dinlemek isterlerdi.
Bu dönemde  Zombie’nin başına gelenlerin bir benzeri Zombie’ye göre yayın için çok daha zor bir şarkı olan Spaceman’in de kaderi oldu. Babylon Zoo’nun bu şarkısı, Levis reklamında kullanıldığı için Türkiye’de de çok popüler oldu ancak o da yayında çalınamadı. Biz şarkının ne kadar güçlü olduğunu ancak gittiğimiz partilerdeki tepkileri görünce anlıyorduk.

Bu süreç keyifle devam ederken, İnşaat Mühendisliği bölümünden birkaç öğrenci beni -ilginçtir, çok az vakit geçirdiğim- bölümümde buldular. Geleneksel “Rock Ball” partisinde benim çalmamı istiyorlardı ve afişlerde adımı kullanacaklardı. Sahtekarlık yapacak değilim, gerçekten çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Radyo zaten her geçen gün daha da popülerleşiyordu, yayıncıların hepsi kampüste az çok tanınmaya başlamışlardı ama adının yazılı olacağı bir afişin günlerce ODTÜ’nün her yerinde asılacak olması başka bir heyecandı benim için. Galiba sonunda oluyordu, istediğim yol karşımda görünmeye başlamıştı…

Ama bir sorun ortaya çıktı! Benim üç-beş tane CD ve Now 27 toplama albümünden başka kullanabileceğim arşivim yoktu. Biz partilere radyo adına gittiğimiz için Radyo ODTÜ’nin eşsiz arşivini kullanırdık. Konuyu hemen yönetime ilettim, ortaya Rektörlük’ün de onayıyla çok pratik ve akıllıca bir karar çıktı: Artık DJ’ler kendi isimleriyle partilerde çalabileceklerdi. Ancak tüm görsellerde radyonun adının da kullanılması şart koşulacaktı. Öte yandan, radyo kendi arşivini de kullanıma sunacaktı ama DJ organizasyondan alacağı ücretin yarısını hem isim hakkı hem de arşiv kullanımı karşılığı radyoya verecekti. Aslında, aradan biraz vakit geçip de topluluk yönetimine girdiğim zaman, bunun yoğun çalışan DJ’lere radyodan olmasa da radyo dolayısıyla para kazanma yolunu açması sebebiyle herkesi büyük bir sıkıntıdan kurtaran yasal bir çözüm olduğunu ve mutlu ettiğini anlayacaktım.
13 Nisan 1996 günü tüm hazırlıklar yapıldı ve parti başladı. Adı üstünde, 60lara ithaf edilmiş partide önce o dönemlerin klasiklerinden çaldım bolca. Zaten eğlenmeye hazır gelen kitle -tekrarı yapılmamış, yapılamamış- dönem müzikleriyle iyice kendinden geçmişti. Ardından güncel hit müzikler çalmaya başladım. Sıra Spaceman’e geldiğinde kitledeki hareketlenme gözle görünmeyecek gibi değildi. Bir yandan miksere konsantre olup diğer yandan gözucuyla masaların üstünden zıplayan, alkolün etkisiyle birbirini iteleyen öğrencileri takip ediyordum. Tam o noktada zamanı geldiğini düşünerek Zombie’yi girdim. Zombie’nin ilk davul bölümü başladığı anda aşağı kattan sesler gelmeye başladı. Aşağıyı göremiyordum ama üst katta da insanların bira bardaklarını havaya savurmaları, çığlıklar atmaları durumun iyice koptuğunu açıkça gösteriyordu. Zombie’nin yarısı geçmişken bodyguard’lar ve bir jandarma görevlisinin yanıma yaklaştığını gördüm. O gürültüde kulağıma yanaşarak “Hocam, biraz yavaş çalar mısınız? Milleti kontrol edemiyoruz!” dediklerinde gülümsemeye başlamıştım! Sonradan öğrendiğime göre Zombie başladığında öğrenciler çığlıklar atarak şarkıyı söylemenin yanında camlara ve kapılara çarpmaya (aslında tabir “girmeye” olacak) başlamışlar. Daha ilginç olan da kırılan camlardan dışarı düşenlerin (giriş kat) hiçbir şey olmamış gibi içeri gelip kaldıkları yerden devam etmeleriydi…

Partinin o şekilde daha fazla devam edebilmesi mümkün değildi elbette. Tempoyu yavaşlattık ve birkaç parça sonra partiyi bitirdik. Benim için her şeyden önce özellikle Zombie’nin gücünü keşfetmemi sağlayan o parti bir anlamda da yolumu açan bir gece oldu. “Rock Ball’da bir DJ çalmış, …” diye başlayan cümleler sayesinde o yıl sağlam bir gelir elde ettiğimi kolay kolay unutamam!

Aradan geçen yıllar bende de, tanıdığım, bildiğim insanlarda da Zombie’nin gücünü hiç kaybettirmedi. Her duyduğunuzda işinizi gücünüzü bırakıp bir anlık es vermenizi sağlayan şarkılardandır Zombie... Elbette The Cranberries benim için Zombie’den ibaret değil. Free to Decide, Ridiculous Thoughts, Salvation, I Can’t Be With You, Linger, Animal Instinct, Promises, Just My Imagination, Ode To My Family ama en çok ve en çok da When You're Gone hayat arşivimde kendilerine çok sağlam yerler edinmiş şarkılardır. Bu yüzden, The Cranberries konsere gelecekse mutlaka gidilmeli, mümkün olan en yakın mesafeden şarkılar dinlenmeli, grup elemanlarının mimikleri izlenmelidir.

Biraz bu isteğim, biraz da üç-beş günlük tatil kaçamağı özlemi beni geçtiğimiz hafta Çeşme yoluna düşürdü. The Cranberries, İstanbul’un hemen ardından 23 Temmuz 2010 Cuma gecesi Çeşme Seaside’da bir konser verecekti. Seaside’a daha önce Radyo Mydonose’un bir promosyon dağıtım kampanyası dahilinde görüşmek için gitmiş ve ortamdan çok etkilenmiştim. Bu yüzden, Unilife’ın konser için çok doğru bir seçim yaptığını düşünüyorum. Yolculuk ve Çeşme notları ayrı bir yazı konusu... Konserle ilgili teknik ayrıntılardan bahsetmem çok da mümkün değil, zira sahnenin hemen dibinde duruyorsanız ses kalitesini ya da seyircilerin şarkılara nasıl eşlik ettiğini anlayabilme şansınız yok. Dahası, bir süre sonra duymamaya başlıyorsunuz, geçici duyma kaybınız da tam bir gün boyunca sürüyor. Ama grubun işini ne kadar iyi yaptığını da uzak mesafeden bu kadar net anlayamayabilirsiniz. Dolores’in hala bitmeyen enerjiyle sahnenin her yerini dolaşması ve durmaksızın dans etmesinin yanında, vokallerin adeta CD’den dinlenir gibi kusursuz kullanıldığına şahit oluyorsunuz. Bir ayrıntının altını çizmekte fayda var; hani “kendileri de çok eğleniyorlar ve bu enerji izleyicilere de geçiyor” şeklinde tanımlanan gruplar vardır ya, The Cranberries öyle değil. Onlar sahnede o kadar da eğlenmiyorlar ama eğleniyor görünmenin ve enerjik olmanın izleyicileri nasıl coşturacağını çok iyi biliyorlar ve bunu çok iyi yapıyorlar.

Dolores’in konserin başında konseri denize girerek izleyenleri gülümseyerek grup elemanlarına göstermeye çalışması, ilk şarkının hemen ardından ertesi gün çocuklarını Disneyland’a götüreceği için çok heyecanlı olduğunu söylemesi, Çeşme’yi çok çok sevdiğini ve mutlaka tatil için de gelmek istediğini belirtmesi, seyircilerin açtığı pankartları görmesi ve yorumlaması, şarkı aralarında “thank you”dan öteye de gidip bir şeyler anlatması, seyirciyle konuşması konserden aklımda kalan küçük ayrıntılar… Bir de VIP alanına konser başladıktan sonra gelen bazı VIP çocukların etraftaki kimseyi dikkate almaksızın şımarıkça “eğlenmeleri”, sahnenin en önündeyken “parasıyla değil mi kardeşim” modunda demir parmaklıklara çıkarak, sırtlarını sahneye dönerek ve insanların görüş açısını tamamen kapatarak fotoğraflar çektirmeleri… Ne çok para kazanan insanlara ne de şımarık insanlara asla bir sözüm olmaz, herkes kendi hayatını yaşar ama bu iki özellik bir araya gelince gerçekten ortaya rahatsız edici bir tablo çıkıyor…

Ve bir not, malum konser boyunca sürekli cep telefonlarına görüntüler kaydediliyor ve fotoğraflar çekiliyor. Bazı ortamlarda söylendiği gibi bunun yerine konserin tadını çıkartmak gerekebilir belki de… Gelin görün ki, insanlar o anı ölümsüzleştirmek istiyorlar, bu kadar basit. Bunun da gereksiz yere eleştirildiğini düşünüyorum.

Her insanın hayatında önemli dönüm noktaları vardır, her insanın size sıradan görünen bazı anlara kaldırabileceğinden fazla anlam yüklemek için haklı gerekçeleri olabilir. Bilenler çok sever; Turgut Uyar’ın bir şiirini Sezen Aksu seslendirirken şöyle söyler;
“hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
benim bir gizli bildiğim var…”

The Cranberries’i, hem de öyle bir ortamda ve Dolores’in mimiklerini görebilecek kadar yakından izlemek, benim için burada anlattıklarım kadar “gizli bildiklerim” doğrultusunda hayatımın en heyecan verici anlarından biriydi. Gerçekleşti, mutluyum…

Bazen, şarkıların basit sözlerine onu kamburlaştıracak kadar fazla anlamlar yükleriz ne de olsa:
“and in the day, everything's complex
there's nothing simple, when i'm not around you…”

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Casillas'ın Öpücüğü!

“Beni destekleyen herkese çok teşekkür ediyorum…. Aileme, kardeşime…”
2010 Dünya Futbol Şampiyonası sonrasında kupayı kazanan İspanya’nın kaptanı Iker Casillas’ın canlı yayında söylediği cümleler bunlar.

Biz sadece 1 ay öncesine gidelim. Bir önceki Avrupa Kupası’nın galibi İspanya, Dünya Şampiyonasının da en güçlü zirve adaylarından biri. Ancak şampiyona onlar için hiç de iyi başlamıyor ve İspanya ilk maçta İsviçre’ye 1-0 mağlup oluyor.
Gazeteciler kurban ararken aradıklarının da ötesinde magazinsel bir malzemeyle karşılaşıyorlar. Casillas’ın sevgilisi (ve aynı zamanda büyük maçlardan sonra yaptığı saha röportajlarıyla tanınan televizyon muhabiri) Sara Carbonero, maç boyunca saha kenarında durarak kalecinin dikkatini dağıttığı iddiasıyla suçlanıyor. Ancak ne Casillas, ne de Carbonero bu iddialara cevap vermiyorlar.
Öte yandan karşılaşmalar devam ettikçe İspanya da (çoğu sadece tek farklı olsa da) galibiyetlerle şampiyonluğa doğru yol almaya devam ediyor. Final günü geliyor, oldukça zorlu bir karşılaşmada maçın kaderini değiştirecek önemli kurtarışlara imza atan Casillas’ın da önemli katkılarıyla İspanya Hollanda’yı uzatmalarda Iniesta’nın attığı golle 1-0 mağlup ediyor ve tarihinde ilk defa dünya şampiyonu oluyor.
Maç bitiminde tarih yazan futbolcuların hepsi çok duygusal!... Kameranın gösterdiği her yerde coşku ve gözyaşları var. Bu duygu yoğunluğunda kupa töreni tamamlanıyor ve İspanya tarihi kupayı teslim alıyor.

Törenin sonrasında sahnede Carbonero var. Kaybedilen ilk maçtan sonra Casillas’a oldukça sert bir tonlamayla “Ne oldu da kaybettiniz, neyi yanlış yaptınız?” diye soran Carbonero’nun karşısında yine sevgilisi var. İkisinin de heyecanı gözlerinde okunuyor. Klasik sorular soruluyor, klasik cevaplar veriliyor. Derken konu başarının ardındaki destekçilere teşekkür etmeye geliyor. Casillas aklındakileri sıralamaya başlıyor.
“Beni destekleyen herkese çok teşekkür ediyorum. Aileme, kardeşime…”
Burada bir anda duraklıyor, mimikleri şaşkın, elini kolunu nereye koyacağını, nereye bakacağını bilemez halde! Belli ki aklından geçen bir şeyler var ama o bilindik mantık/duygu kavgası işte. O anda karar veriyor ve cümlesini tamamlayarak Carbonero’ya yöneliyor;
“…. kardeşime ve sana…”



Bilmemkaç milyar insanın ekranda canlı yayını izlediği o an Casillas'ın hiç kimse umurunda değil, karşısında sadece sevgilisi var. Sevgilisine duyduğu aşk ve belki da daha ötesi kaybettikleri ilk maçtan sonra yapılan onca eleştiriye karşı onu koruma isteği.
Aynı Casillas, tekrar edelim, son Avrupa ve Dünya Şampiyonlarını kazanan takımın kaptanı, yani futbolun şu anda dünya üzerindeki en “güçlü” ismi, maç bittiğinde kalenin önünde diz çökmüş ağlıyordu. Yani o anda bütün dünyanın onu izlediğini, o anda verdiği görüntülerin hayatı boyunca hep karşısına çıkacağını hesap etmiyordu, sadece duyguları ona ne söylüyorsa onu yapıyordu.

Ve, duygularına esir olmak, onu güçsüz bir adam yapmıyordu!

9 Temmuz 2010 Cuma

Bir Koli Olmak İstemek!


Bu gördüğünüz, İngiltereden sipariş verdiğim bir kolinin DHL web sitesinden an be an izlediğim kıskandırıcı yolculuğunun dökümü...

Sonuç 1: Yurtdışı siparişlerinde DHL biraz yavaş çalışıyor ancak online takip sistemi bunu gözardı etmenizi sağlıyor ve daha önemlisi kargonuz sorunsuz bir şekilde elinize ulaşıyor.
Sonuç 2: Yorucu bir dönem geçirdiyseniz ve iç sesiniz "tatil tatil!" diye çığlıklar atıyorsa böyle bir sipariş vermeyin, verirseniz de her gün siteye girip durumunu kontrol etmeyin; fazlasıyla sinir bozucu olabiliyor.

Esas Sonuç: Raki şişesinde balık olamıyorsan, kargo kolisinde paket olmak varmış aslında...

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Bir Şeyler Değişiyor Hayatta...


Birşeyler değişiyor hayatımda… Öyle somut anlamda değil, sizler göremezsiniz. Ben de göremiyorum aslına bakarsanız ama hissetmemek de mümkün değil.
Bir ağrı hissediyorum bazen tam şuramda… Siz göremediniz tabi, ben tarif edeyim; kalbimin bulunduğu yerden birazcık ortaya doğru bir yeri işaret ediyorum. Tatlı bir ağrı demeliyim ama, zaten ne zaman hayatımda bir şeyler değişmeye başlasa orası öyle inceden sızlar, ben de oradan anlarım genelde bir şeylerin artık çok başkalaşacağını.
Birşeyler zorluyor beni bu aralar. Daha tahammülsüz biri olduğumu fark ediyorum bazen, “insanlar nasıl bu kadar anlamsız şeyler yapabiliyorlar” diye sinirleniyorum. Ama sinirimin geçmesi o kadar kısa sürüyor ki, sizler göremiyorsunuz. Öte yandan, aynı oranda da sabır potansiyelim artmış, bunu ben de göremiyordum başlangıçta, yaşadıkça fark ediyorum.
Hep hızlı ve telaşlı yürüyen bir adamdım ben oldum olası. Ama ilginçtir, son zamanlarda adımlarım yavaşlamış, telaşım kalmamış ama sizler göremiyorsunuz. Göremiyorsunuz, çünkü yalnız yürümekten daha fazla keyif alır olmuşum artık, ben bile yeni yeni görmeye başladım zaten. Biliyor musunuz, o kocaman görünen sert darbeler, en yakınındakilerden yediğin zarif kazıklar kadar acıtmıyor insanın canını. Muhtemelen bundan dolayı bir “geride durma hali” hasıl olmuş üzerime. Siz bunu göremiyorsunuz, hatta başka şeylere yoruyorsunuz eminim ama ben de adını yeni koyuyorum zaten, dert etmeyin. Üzülmem ben böyle şeylere.
Doğru aslında, kin de tutmam zaten kimseye ama acaba az biraz sinirli bir adam olmam, kötülükleri biraz daha fazla hafızamda tutabilmem daha mı iyi olurdu diye sormadan edemiyorum. Böyle olunca biraz daha koruyabilirdim kendimi belki. Ama size açık olayım mı, bazılarınızdan bir fazla bildiğim bir sırrım var benim: Kimsenin kimseye kin tutmakla kaybedecek vakti yok!

Vaktin ne kadar çabuk geçtiğini hatırlamak için çocukluğunuzdan çok sevdiğiniz bir şeyleri getirin aklınıza. Şimdi tam karşımda bir televizyon olsaydı mesela ve Susam Sokağı başlasaydı, gülümserdim ben gizli gizli. “Altı… En sevdiğim sayı altı. Haydi şimdi altı şarkısını söyleyelim.” diye başlayıp ardından da renklere geçerlerdi Edi ve Büdü: “Mavi… En sevdiğim renk mavi. Gömleğim mavi. Kalemim de mavi.” Nedense Edi’nin haylazlığının faturasını hep iyi niyetli Büdü öderdi! Ne kadar iyi olursan, o kadar bedel ödersin! Yanlış bir hayat düsturu gibi mi göründü yoksa size oradan? Yanılıyorsunuz, siz göremediniz tabi. Edi ve Büdü gördüler bunu, ben de hayatın iyilere oynadığı oyunların insanı öyle çok da sert çarpmadığını öğrendim onlardan. Sizin göremediğinizi gördüm, çünkü siz etrafınızdaki kalabalıkla oyunlar oynayarak büyürken, benim hiç ilgim olmayan bir insan grubuyla dolu bir yatakhanede, sadece onlardan uzak olmak için seçtiğim en köşedeki ranzanın üst katında farklı bir manzara vardı; olanların arkasında saklananları görmeyi öğrenecek kadar çok boş vaktim oldu benim. Evet, sizin göremediğiniz bazı şeyleri ben görebiliyorum bazen. En sevdiğim renk gerçekten de mavi ama biliyor musunuz, ben 6 rakamını hiç sevmem. 6 dediğini ters çevirirsen başka bambaşka bir rakam olur ve sen ne ara değiştiğini anlamazsın bile! Ona güvenerek yaptığın bütün hesapların altüst olur. Dahası, kimseyi inandıramazsın 9 zannettiklerinin aslında 6 olduğuna. Hayat tombala değil ki numaraların altını çizip, sahtelerinin yerine güzel boncuklar koyasın…

Sayfayı yeniledim, daha açık renkler görmek istiyorum, biryerlerinde de mavi olsun dedim. Ve daha basit… Öyle çok da anlatacak hikayem yokmuş aslında, gerçekten çok basitmiş her şey. Eline kalem almayanlarla benim tek farkımız, benim biraz daha cesaret edebilmemmiş. Ve dahası, bu aslında dipten çıkan bir deniz taşı yazısı değil biliyor musunuz, ama ne yazık ki yine birçoğunuz göremediniz. Bu satırlar,hayatına etrafındaki birçok kişiden daha fazla tutunmuş, -başkalarına gösterebildim mi bilmiyorum ama- bunu kendisine çok net kanıtlamış birinin “hayat da çok güzel aslında bea!” yazısı.
Çünkü bir şeyler değişiyor hayatımda ve ben sıranın bana gelmesini bekliyorum. Büyük değişimler de hep hayatınızdaki küçük ayrıntıları değiştirmeye cesaret etmenizle başlamıyor mu aslında?…