24 Ağustos 2010 Salı

Never Love A Wild Thing!

(Bu yazı, filmi izlememiş olanlar için spoiler içerebilir.)



Truman Capote romanından Blake Edwards yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan 1961 tarihli efsane Breakfast at Tiffany's filminde çılgınlıklarıyla dikkat çeken bir kadının yaşamından bölümler anlatılır. Önceki yaşamından kaçarak hayatındaki herşeyi tamamen değiştirmiş olan Holly Golightly, onu hala çok seven ve onu hala "Lula Mae" zanneden eski eşiyle son bir kez buluşur. Eski eş, Doc, onu eve getirmek için gelmiştir. Buna inanmasını sağlayan Holly, otobüs hareket etmek üzereyken (o günlerde hayatındaki tek gerçeklik olan Paul Varjak'tan izin isteyerek) Doc'a onunla gelmeyeceğini söyler...


Doc : I love you Lula Mae.
Holly : I know you do, and that's just the trouble. It's the mistake you always made, Doc, trying to love a wild thing. You were always lugging home wild things. Once it was a hawk with a broken wing... and another time it was a full-grown wildcat with a broken leg. Remember?
Doc : Lula Mae there's something...
Holly : You mustn't give your heart to a wild thing. Never love a wild thing... you can't give your heart to a wild thing: the more you do, the stronger they get. Until they're strong enough to run into the woods. Or fly into a tree. Then a taller tree. Then the sky. That's how you'll end up... If you let yourself love a wild thing. You'll end up looking at the sky.

(Asla vahşi bir şeyi sevme... Kalbini vahşi bir şeye veremezsin: ne kadar verirsen, onları o kadar güçlendirirsin. Ta ki ormana kaçacak kadar güçlü oluncaya kadar. Ya da bir ağaca uçacak kadar. Sonra daha büyük bir ağaca. Sonra gökyüzüne. Sonunda olacağı budur...
Eğer kendine vahşi bir şeyi sevme iznini verirsen, sonunda kendini sonsuz gökyüzüne bakarken bulursun...)

(Videoda kullanılan şarkı: Sia - Breath Me)

17 Ağustos 2010 Salı

"Sesini" Duyan Var Mı?


17 Ağustos depreminin birkaç gün sonrasıydı. Radyoda hızlı ve kapsamlı bir kampanya gerçekleştirmiş, vakit kaybetmeksizin toplanan yardımları götürmüştük.
Bir halı sahanın içine serilmiş battaniyelerden birinin üzerine kıvrılmış teyzenin yanına gittim, 'Teyzecim, biraz malzeme getirdik, size dağıtacaklar. Onun dışında bir ihtiyacın var mı?' diye sordum. Önce biraz süzdü beni, sonra son derece düzgün bir konuşmayla 'Nereden geldin sen' diye sordu. 'Ankara' dedim. 'Taa Ankara'dan mı?' diye yineledi sorusunu şaşkınlıkla. 'Evet' dedim onun şaşkınlığını ben de takınarak.
Biraz durakladıktan sonra tedirgin bir tonlamayla mırıldandı: 'Kimin vardı burada, kimini kaybettin?...'
O kalabalık halı sahaya kıvrılmış herkesin bir kaybı vardı artık, utandım biraz ve onunkinden de düşük bir sesle 'Kimse' diyebildim ancak.
Birden doğruldu ve yineledi sorusunu: 'Kimseni kaybetmedin mi, akraban filan yok mu burada?'
'Yok teyzecim' dedim.
Kendimi yabancı hissetmiştim. Biz yardım malzemelerini indirirken, anlaşılmaz bir heyecanla bültene koyacağı fotoğrafı çekmeye çalışan "yetkili"ye duyduğum sebepsiz öfkeyi şimdi o teyzede bana karşı göreceğimden korkmuştum.
Bir anlık sessizlik oldu, hani şu birkaç saniyeyi geçmeyen ama saatler gibi gelen türden bir sessizlik, 45 saniyenin içindekilerin her biri gibi yani... Ayağa kalktı zorlanarak, bana doğru yaklaştı, gözleri dolu dolu ve sesi titreyerek bir çırpıda söyleyiverdi aklındakileri:
'Demek bizim için geldiniz... Allah razı olsun yavrum, başka hiçbirşey istemez!...'

Ve sessizlik... Sonsuz sessizlik... Enkaz altında kalmış bir insanın çaresizliği gibi, sadece gözyaşlarının düşerken çıkardığı minik damla seslerinin duyulabildiği kocaman sessizlik...

O sözler benim hiç aklımdan çıkmıyor ve beynimdeki yankısının asla bitmemesi için dualar ediyorum,
o teyzenin sesini hala duyabilen var mı acaba?

(17 Ağustos depreminin simgesi haline gelen üstteki fotoğraf Abdurrahman Antakyalı imzalı...) 

13 Ağustos 2010 Cuma

Otizm


ODTÜ'deki öğrencilik dönemlerimde 2 yıl boyunca ODTÜ Yuva ve Anaokulunda 4-5 yaş grubuna bilgisayar dersleri vermiştim. Öyle ders dediğime bakmayın, çocukların bilgisayara alışmasını sağlamaya çalışıyordum aslında. Benim için yeri doldurulamayacak kadar mutluluk verici olan bu süreç, otizmi olan bir öğrencimizin aramıza katılmasıyla ve derslere ilgi göstermesiyle gerçek anlamını kazanmıştı. Hala, hayatımdaki en mutlu anlarımdan birinin onun "öğretmenim, ben geldim!" diye gözlerinin içi gülerek bana sarıldığı an olduğunu düşünüyorum.
Otizmi olmak, insanın kendi seçebileceği bir durum değil. Ancak, otizmi olan birine yardımcı olmak da zannettiğinizden çok daha kolay olacak. Türkiye Otizm Vakfı'nın bu videosunu mutlaka izleyin ve lütfen olabildiğince çok yere ulaşmasını sağlayın.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Love is Blindness...

Dünya çapında tanınan bir rock yıldızı olmanın sorumluluğu ve ağırlığı altında,
dünyanın en çok tanınan gruplarından birinin -o grubun elemanlarının deyimiyle- beyni olmanın sorumluluğunda olan The Edge, deliler gibi aşık olduğu eşinden ayrılmak zorunda kalır. Arkadaşlarına her fırsatta onu hala sevdiğini söyleyen the edge için bu ayrılık ve dünyada her şeyden çok değer verdiği çocuklarından uzaklaşmak, kabullenilmesi çok zor bir travmayı da beraberinde getirir.
Bu süreçte U2, Achtung Baby albümü kayıtları için stüdyodadır. Albümdeki sert şarkılarda fazlasıyla göze çarpan "The Edge öfkesi", bu albümle birlikte tarihe geçen Who's gonna ride your wild horses, One, So cruel gibi şarkılarda başka bir boyuta taşınmaktadır.
Ancak, Bono'nun anlattığına göre The Edge içinde yaşadığı hüznü en çok bu şarkıda, Love is Blindness'de dışa vurur.
Stüdyoda bir türlü içlerine sinmeyen onlarca provanın ardından, The Edge'in elinde gitarıyla hiç ses çıkarmadan kenarda beklediğini görürler ve herhangi bir komut verilmeden kayıt başlar.
The Edge, kafasını bile kaldırmadan şarkıya eşlik eder. Sonra beklenen bölüm gelir, müzik tarihinin en can yakıcı sololarından biri dökülmeye başlar gitarından; en can yakıcıdır çünkü arkadaşları, The Edge'i gitarını ilk defa bu kadar hırsla ve bu kadar öfkeyle çalarken görmektedirler.
Kayıt biter, kimse tek kelime etmez, sanki o sahne hiç yaşanmamış gibi sessizce diğer şarkıya geçerler.

Achtung baby albümünde yer alan Love is Blindness işte hiç dokunulmamış olan bu kayıttır ve -dikkatle dinlenildiğinde farkedilen- şarkının sonuna doğru gitar tellerinden gelen "çıtırtı"lar bu sebeple temizlenmemiş, olduğu gibi albüme koyulmuştur.

Hayal kırıklığının sese dönüşerek tarihe geçişidir çünkü Love is Blindness...



Youtube izleyemeyenler için Dailymotion linki burada.

10 Ağustos 2010 Salı

Subjektif Çeşme Notları...


Tatil notları paylaşmak ve önerilerde bulunmak konusunda pek de iddialı olduğumu söyleyemem, zira benim tatil anlayışım çok da öyle bilindik tariflere uyanlardan değildir… En basit yerinden başlamak gerekirse, “yol tatile dahildir”cilerdenimdir ben. Yavaş yavaş giderek ve bolca mola verilerek yapılan yolculuk asla tatilden kaybedilen bir gün değildir benim için…
Çeşme’ye son gidişim, askere gitmeden çok kısa bir süre önce Radyo Mydonose adına gerçekleştirdiğimiz son partilerden biri içindi. Hemen akabinde, acemi birliğim olarak İzmir Narlıdere’nin çıkmasının hayatın boş bir anında bana oynadığı oyun olduğunu düşünüyorum. Görevli olduğum İstihkam Alayı tam olarak İzmir-Çeşme otobanının “kenarındaydı” ve biz akşamları tepedeki yemekhanemizin önünde içtima saatini beklerken otobanda Çeşme’ye doğru yol alan araçları görürdük.
Askerlik sonrası ilk defa o otobanda Çeşme’ye doğru yol alırken aklımdan bunlar geçiyordu açıkçası. Bir de The Cranberries konserinin nasıl olacağı, ki bu kendi başına bir yazı konusuydu.
Çeşme’deki birkaç gün boyunca –tamamen bana göre- ufak tefek bazı notlar aldım… “Zaten biliyordum”, “Hiç de öyle değil” ve “aaa, süpermiş”ler arasında seçim size kalmış…

Denize Kavuşturan Yollar… Çeşme’de bir tek istikamet dışında her yol denize çıkıyor! O da zaten geri dönüş yolu. Sağa sola dönmeden devam ettiğiniz her yol sizi mutlaka bir koya çıkartıyor. Bilinenlerin dışında birçok gizli saklı ve sakin koylar, plajlar var. Ve bunlar keşfetmeye değecek güzellikler…

İzmir Çeşme Otobanı… Bu kısa yolda huzur veren bir şeyler var diye düşünürdüm hep ve sonunda sebebini buldum; ulaşacağınız yer giderken Çeşme, dönerken İzmir ise o yolda nasıl mutsuz olabilirsiniz ki?!...

Rüzgar Türbinleri… Türkiye’de son yıllarda keşfedilen ve aslında ülke ekonomisi açısından son derece önem arzeden rüzgar türbinleri Çeşme’de her geçen gün sayıları artarak selamlıyor ziyaretçileri. İtiraf edeyim, bu türbinlerde beni rahatsız eden bir şey var, bir gün harekete geçip dünyayı ele geçireceklerini düşünüyorum, canlı gibiler!... Kaldığım otelde (Çeşme Altınyunus Otel) Türkiye’nin ilk özel rüzgar türbiniyle tanışmış olduğumu da belirtmem gerek.

Seaside Beach Club… Daha önce birkaç organizasyon için ziyaret ettiğimiz mekan bu defa The Cranberries konserine ev sahipliği yapıyordu ve ben yine müthiş bir keyifle attım kendimi oraya. Herşeyden önce, Seaside'a yol almak çok keyifli, her yer bitiyor ve karşınıza Seaside çıkıyor gibi bir durum var. Olur da yolunuz Çeşme’ye düşerse mutlaka bir gününüzü oraya ayırın, erken gidin, tadını çıkarın… (Bir not ekleyelim; konser gecesi her gelenden anlamsız bir park ücreti alarak araçları henüz greyderle kazılmakta ve düzeltilmekte olan bir alana yönlendirmeleri son derece rahatsız ediciydi. Zaten ben ve benim gibi birçok kişi araçlarımızı ne olduğu belli olmayan bir araziye bırakmak istemediğimiz için geri dönerek yol kenarını park yeri olarak kullandık. Peki, öte yandan, acaba o arazi kime ait ve orası “düzlenirken” biçilen çalı, çırpı, ağaç, kuş, böcek için birilerine açıklama yapılmış mıdır?...)

Zeytinyağı Mucizesi… Ege zeytin ve zeytinyağı için sürprizlerle dolu bir bölge zaten. Ama yine de her defasında insanı heyecanlandıran lezzetlerle buluşuluyor. Bildiğiniz en sıradan cacık üzerinde gezdirilen iki damlacık Çeşme zeytinyağı bile karşınıza bambaşka bir lezzet çıkartıyor. Ege’ye gidip de evinize bir şişe zeytinyağı almadan dönerseniz büyük hata yaparsınız! (Ama, yol üzerinde satılan zeytinler ve zeytinyağları için aynı şeyleri söyleyebilmem sözkonusu değil. Daha önce denenmiş ve yanılınmıştır!...)

Sakız… Özellikle Alaçatı’da "sakızlı her şey" var. O ne demek diyenlere açıklayalım, sakızlı un kurabiyesinden sakızlı çilek reçeline kadar içinde sakız olan birçok ürün var. En azından tattıklarımın şahane olduğunu söyleyebilirim. Gemici’den aldığım damla sakızlı çilek reçeli evimin en nadide köşesinde (ki mutfak oluyor) sırasını bekliyor.

Yusuf Usta Ev Yemekleri… Çeşme artık birbirinden önemli mekanlara ev sahipliği yapıyor. Bu mekanları başta magazin programları olmak üzere medyada yoğun bir şekilde duyuyorsunuz zaten. Ama ben size bir mucizeyi tarif etmek üzereyim; Alaçatı’ya döndüğünüz anda merkeze girmeden hemen sağda “salaş” diye tanımlanabilecek bir “lokanta” Yusuf Usta’nın Yeri. Akşam saatleri tıklım tıklım olması zaten yeterli bir gösterge, ben yine de müthiş lezzetteki yemeklerini tatmanız gerektiğini belirteyim. Hayatında son birkaç yıldır patlıcan tutkusu ve egemenliği yerleşmiş olan ben, bir patlıcan yemeğinin nasıl o kadar “yağsız” ve lezzetli olabileceğini orada gördüm. Üstelik –özellikle de Alaçatı’nın yeni standartları düşünüldüğünde- son derece hesaplı fiyatlarla karşılaşıyorsunuz. Bir de, bence çok daha önemli olan bir ayrıntıyı belirtmem gerek: Bir mekanda masaya adisyon açma gereği duyulmuyorsa ve hesap istediğinizde garsonlar son derece hesapsız, kitapsız, samimi gözlerle  “abi, ne var sizin?” diye soruyorlarsa, orası güzel insanların yeridir, koşulsuz severim…

Kumrucu Şevki… Kim ne derse desin Çeşme deyince akla gelen ilk yemek kumrudur. Benim için  Mavi Köşe “Kömürde Karışık Sandviç” ile İzmir’deki daimi uğrak yerlerimden biridir. Çeşme’de ise karışık kumru yemeden dönülmez, dönülmemelidir. Çeşme’nin her noktasında karşınıza çıkan Kumrucu Şevki’lerin hepsinde aynı lezzeti ve aynı servisi bulabilirsiniz. (Buraya bir ekleme yapalım: Ben, kendi denediklerim ve deneyenlerden duyduklarım doğrultusunda bu yorumu yapmıştım. Ancak sözgelimi, Çeşme Marina'ya açılan şubede yaşananları anlatan bir yorum var Ekşi Sözlük'te ve olayın ekibin ve yöneticinin beceriksizliği yüzünden ne kadar can sıkıcı boyutlara geldiği anlatılıyor. Bu durumda bildiğiniz şubelerini kullanmanızı önermem gerekiyor.) Ben dönüş günümde Alaçatı girişindekinde bu eşsiz manzarayla karşı karşıya kaldım. Bunca turşudan ve sıcak havadan sonra dönüş yolumda bir damacana kadar su tüketmiş olmamın tutkuma bir parçacık bile zarar vermediğini belirtmeliyim!

Ve, Alaçatı… Enteresan bir durum oluşmaya başlamış Alaçatı’nın Arnavut kaldırımlı dar sokaklarının akşamlarında; İstanbul’daki büyük markaların minik şubelerinde yemeklerini yiyen “high society” insanlar ve sokaklarda biraz da ünlüleri yakalamak umuduyla onları dikizleyerek yürüyen “sıradan” insanlar. Tatil beldelerindeki bu tür sokaklar bana hep sevimli gelmiştir, bu yüzden çok da eleştirecek değilim ama benim asıl Alaçatı’m onun dışındaki sokaklar oldu. Sörf konusunda küçücük bir ilgim bile –en azından şimdilik- sözkonusu değil ama rüzgarıyla, caddeleriyle, ara sokaklarıyla ve en çok da minik sokak cafeleri ve taş evleriyle Alaçatı uzun zamandır beni ilk defa “acaba” noktasına getiren yer oldu. Askerden önceki gelişlerimde de çok sevmiştim ama bir kez daha anladım ki erkek milleti bütün tutkularını askerlik sonrasına bırakıyormuş ve daha somut, daha ciddi cümleler hep sonrasına kalıyormuş! Bodrum’u bilemem ama Alaçatı’ya gerçekten yerleşilir…

Tatil notları konusunda pek de iddialı olduğumu söyleyemem demiştim ama hayatı bir ucundan yakalamayı iyi bilirim! Yolunuz kısa bir tatil için Çeşme’ye düşecekse bu notlar aklınızda bulunsun…

(İlk ve son fotoğraf, yazılarını ve fotoğraflarını hayranlıkla izlediğim şahane arkadaşım Dilara'nın Alaçatı & Mavi Kapı yazısından... Diğer fotoğraflar tarafımca IPhone 3GS ile tamamen amatörce ve durumu belgelemek için çekilmişlerdir, beklentileri ona göre ayarlayın lütfen!...)

8 Ağustos 2010 Pazar

"Ev", "Evimiz" Olduğunda...

Günün ilk saatleri… Pek alışık değilim aslında bu saatte eve gelmeye, belki de bu yüzden zorlandım kapıyı açarken. Öğle güneşinin aydınlığı nasıl da canlandırıyormuş evi meğer, hiç fark etmemiştim şimdiye kadar!
Yine amma dağıtmışsın her yeri. Bir kere de ben sana kızmadan toplasan şaşırırım zaten… Söylüyorum hep, doğanızda var sizin, erkek milleti kadın olmadan yaşayamaz. Hayır canım, aşktan meşkten bahsetmiyorum, fiziksel olarak hayatınızı devam ettirebilme yetiniz yok sizin! Yine mi kızacaksın bana, aklından bile geçirme. Kaç gün oldu ki ben buraya gelmeyeli, sanki aylar geçmiş gibi darmadağın her yer. Ne yaptığını bi bilsem…
İşte başlıyoruz… Banyoda plaj havlusu kullanmak ancak senden çıkar zaten. Neymiş efendim, hayatının en güzel tatilinde benim sana aldığım havluymuş o, kıymetini kimse bilemezmiş. İyi de o zaman aynı tatilde aldığım terlikler neden balkonda kuşlara ev sahipliği yapıyor? Dengesizsin sen kabul et, neye ne kadar değer vermen gerektiğini bir türlü ayarlayamıyorsun! Sahi, benim havlum neredeydi acaba? Diş fırçamı da çok aramam umarım…
Mutfak yine altüst! Hiç anlamıyorum, boşuna mı aldık biz bulaşık makinesini? Hatırlıyor musun, ne kadar sıkışık bir dönemimizdi o ve dünyanın en saçma pazarlığını yapmıştın satıcıyla: “Abi gerçekten çok ihtiyacım var, yoksa sevgilimi kaybetme tehlikesiyle yüzyüzeyim! Bak her şeyi bu güzel kadın için istiyorum, ne olur biraz daha indirim yap bize…” Adam kahkahalar atıp “kerata ne çok seviyorsun yahu” demiş ve kabul etmişti. Ne diyordum, yapacağın tek şey yemeğin bitince bulaşıkları makineye atmak. Ben olmasam onu bile beceremiyorsun, üşengeçlikten de öte seninki. Hem ayrıca şu kenarda duran saklama kaplarını anneme götürmem gerek. Hadi itiraf et, onun yemeklerine karşı koyamıyorsun! O kocaman saklama kaplarını burada kullanalım diye almadık herhalde! Dur, onları alayım da eve götüreyim…
Bu filmler niye yerlere dağılmış yine? Gören de her gün kaç tane film izleyen entelektüel bir adamsın zannedecek. Tamam, itiraf edeyim bak, kucağına yatarak film izlemenin keyfini hiçbirşeye değişmem ben ama be adam, ne olur azcık derli toplu olsan? Bak, sırf kolaylık olsun diye dvd kutusu yaptırdık sana, niye kullanmıyorsun onu? Herneyse, dur bakalım, şunlar benim sevdiklerim, şunlar senin aldıklarındı galiba…
Yatak odasına doğru yöneliyorum ama korkudan adımlarım geri geri gidiyor desem yeridir. Bakalım ne bekliyor beni orada, kötü sürprizler yoktur umarım. Nedense hafif bir tedirginlik var üzerimde ama mutlaka oraya da uğramam gerek. Eminim orada da her şey birbirine girmiştir. Düzenli bir evde kadınla erkeğin eşyaları karışık durmaz, öğretemedim sana… Al işte, dolabın soluna senin eşyalar, diğer taraf ve çekmecelerde de benimkiler olması gerekiyor ama nerede? İtiraz etme yine, burası aslında senin evin olabilir, ben daha sonra gelip yerleşmiş olabilirim ama artık “bizim” denmeye başlanan her evde kadının dolap hakkı daha fazladır, bunu kabullenmen gerektiğini söylemiştim sana. Ama tam da tahmin ettiğim gibi işte, ne işi var gömleklerinin benim tişörtlerimin üzerinde? Bak bir de utanmadan köşeye tıkıştırmışsın benimkileri, çok ayıp ama! Hem üstünü örtüyle kapatınca görünmez olmuyor onlar efendim, kandıramazsın beni. Bunları da toparlamam gerekecek anlaşılan. Annem makineye atıp sonra da bir güzel ütülerse hiç problem kalmaz…
Ne çok seviyoruz aslında saçma sapan sebeplerden kavga etmeyi seninle… Al işte, ben üç beş gün ortalıkta olmayınca koridorun havası değişmiş! Neymiş efendim, orada film afişleri olmalıymış. Film afişini televizyon odasına koyarsın, koridorda pop bir şeyler olması gerek diyorum hep! Hemen kaldırmışsın benimkileri. Kesinlikle açıklarsın yine bana, hayatını değiştiren filmin afişi eve girince göz önünde olmalıymış! Tamam kabul, bu defa ısrar edecek değilim. Bari şu kendi posterlerimi de çantaya doldurayım. Annemlerin evinde asacak bir yer bulurum nasıl olsa. Ya da öylece depoya kaldırırım, belki de bir arkadaşıma veririm. Değerini bilecek biri olması gerek ama! Biz kaç ara sokak dolaştık o posterleri bulabilmek için zamanında hatırlıyor musun? Güzeldi ama o günler sen de biliyorsun, yine yaşar mıyız acaba o tutkuyu? Yok canım, zaten diyorlar ya hani ömrü şu kadar bu kadar diye, belki de haklılar, şekli şemali değişiyordur o tutkunun sonrasında…
Senin gibi bir adamla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum! Aslında hiç bilemedim ki zaten. Bu kadar inatçı olman şart mı? Yani sözgelimi sadece şu evin içinde birkaç değişiklik yapmamı bu kadar büyütmen mi gerekiyor her seferinde? Kaç yıldır birlikteyiz, izin ver de bu kadar hakkım olsun. Gerçi şimdi başka bir gözle bakınca, bazı konularda da haklı olabilirsin gibi görünmeye başladı birden. Acaba gerçekten çiçekleri balkon kapısının yanına mı alsam? Hem güneş görürler, hem de kapıyı araladığımızda nefes alırlar…

Bir saniye,
Ne saçmalıyorum ben?
Silkinip kendime gelmem gerek… Ne yaptığımın farkına varmalıyım! Her şeyimi aldım mı acaba? Bu eve bir daha gelemeyeceğim gerçeğiyle yüzleşmeye hiç hazır değilim belli ki… Yani bu şimdi benim bu evi son görüşüm mü? Bu kadarcık zamana mı sığdı senin evindeki eşyalarımı toplamam? Hani o eşyaları tek tek alırken bile ne kadar çok zaman ayırmış, ne anılarla toplamıştık her birini. Yazarken bu kadar zor olan her şeyi silmek bir tek tuşa dokunmaya mı bakıyormuş gerçekten, kaybetmek bu kadar basit miymiş yani? Peki ya unutmak?... Unutmak da bu kadarcık mı sürecek acaba? Yani, ben senin evindeki tüm izlerimi toparlarken, hafızanı da temize mi çekiyorum farkında olmadan? Bu mu acaba istediğim? Unutman yetecek mi bana, yoksa her mutluluğunun yanıbaşında bir sızı olmak mı aslında tek istediğim? Peki, insanın gücü kendini kandırmaya yeter mi söylesene... Beni unutmaman için minik detaylar mı bırakmaya çalışıyorum acaba kuytu köşelerde? Çekmecelerdeki tatil fotoğraflarını hatırlamama rağmen almamış olmamın başka bir açıklaması olabilir mi?

Bir kitap var masanın üzerinde… Okumam için almıştın bana, hiç bakmamıştım. Onu almam gerekiyor mu acaba? Ayırt edemiyorum şimdi, o kitap sana mı ait, bana mı mesela? Aslında unut bunları, sen hiç bana ait oldun mu, peki ya ben sana?
O kitapla neden bu kadar uzun bir sessizlikle bakıştığımızı bir tek sana anlatabilirdim, artık sen de yoksun. Yani, aslında artık sen bende yoksun, dünyada varolman beni iyileştirmeyecek ki…
Kitabı bıraktım masanın üzerinde, kapıyı hafifçe çektim ve çıkıyorum…
Dürüst olmam gerek, bana aylar önce aldığın bu kitabın kapağını ilk defa kapıdan son kez çıkmadan önce açtım… Sayfaları çevirirken yazdığın notu buldum. “Bak nasıl saçma bir benzetme yapıcam şimdi sana” demişsin, “saman kağıdı ya sayfaları bu kitabın, saman alevini tek damla gözyaşı söndürsün… Bu kitap evimizde kaldıkça alevimiz kocaman olsun, gözyaşımız uzak kalsın, ateşimiz hep yansın…”

Nerede kalmıştım, evet, kitabı masada bıraktım ama bir daha dönmemek üzere çıktım o kapıdan…
Saman kağıdı sayfalarda gözyaşı damlalarının kocaman olduğunu biliyor muydun? Önce minik bir nokta gibi görünüyor damladığında, sonra yavaş yavaş yayılmaya başlıyor ve sen hiç durmayacak, dünyayı ele geçirecek zannediyorsun.
Durmadan büyüyen o tek damla gözyaşımı da koydum eşyalarımın yanına, bedenimi ve benliğimi sensizliğin yokluğuna bıraktım, gidiyorum…
Hoşçakal…
(Başka Dilde Aşk filminin final sahnesinden yola çıkarak, Mert Fırat’ın filmdeki olağanüstü oyunculuğuna saygıyla…)