20 Eylül 2010 Pazartesi

Show Business!...

Bu görüntüleri izler, "kadın güzel söylemiş, insanlar da ne güzel eşlik etmişler." der, devam edebilirsiniz...
Ya da, başka bir gözle bakmayı becerir, Lara Fabian'ın bakışlarındaki hikayeleri okursunuz. Şarkıcıların, bestecilerin, tiyatrocuların, sinemacıların, yazarların, organizatörlerin, televizyoncuların, radyocuların ve "show business" sektöründeki insanların neden onca mücadeleye rağmen işlerinden vazgeçemediklerini, neden hayat yollarında karşılarına çıkan o "bol kazançlı" fırsatları hiç düşünmeden ellerinin tersiyle ittiklerini anlarsınız... Evet, gerçekten bakmak isterseniz görebilir, görürseniz onları tanırsınız...

19 Eylül 2010 Pazar

Gidiş...


Bir şarkı yayılıyor odaya müzik çalardan…

Böyle şarkılar radyoda pek çalmaz zaten, dolayısıyla çok iyi biliyorum ne zaman duyacağımı. Yani hesapsızca birden vurma şansı yok insanı; bile bile vuruluyorsun, sen ayarlıyorsun her şeyi ne de olsa!

Neden hep geçmişten hesap sorar ki insan?
Geleceğin bedelini ödetmek gerek aslında birilerine, bilmiyorsun aslında ama bana yaptıkların benim geleceğimi bitirdi, umutlarımı yerle bir etti.
Senden kalanlara anlam yüklemeye çalışmakla geçiyor hala hayatım.
Aynaya bakıyorum uzun uzun, yüzümdeki çizgilerin aslında senden kalma öyküler olduğunu fark ediyorum hep.
Sensizlik soluk alıyor hala, bitmiyor, geride kalmıyor bir türlü
ve özlemim sonsuz…

O meşhur kalabalık ege kasabasının kuytu bir koyunda iskelenin ucundayım…
Yunan adaları göz kırpıyor karşıdan, gecenin kör bir saati anlayacağın. Birazdan minderlere kurulup açık havada film izleyecek insanlar; hayallerin sınırı yok tabi kolunda sevdiğin olduğunda. Nefes almak bile olanca anlamını yükleniyor hal öyleyken. Bir güvenişin, “en güvenişin” keyfine tanık oluyorsun işte, hayatın anlamı… Daha ne olsun ki!
Kalabalığın içindeki yalnız oluyorum, hani şu kendilerine dokunulacağını anladığı anda çil yavrusu gibi dağılanlardan bir kalabalık ve hani şu herkesin “yok canım, sen mi!” dedikleri türden, genel geçer tariflere oturmayan bir yalnızlık. Yani ne anlatabilirsin kendini, ne de duyurabilirsin sesini.
Sen bulamazken nerede koptuğunu her şeyin, kime anlatabilesin ki…

Sahi, o noktaya nasıl geldiğimizi hiç hatırlamıyorum…
Söylesene, biz ne zaman kavga etmeye başladık ki, ilk fiskeyi kim kime vurdu, yani ilk kimin o taşınamaz ağırlıktaki lafıyla öğrendik bazen acımasız söz öbeklerinin okkalı fiskelerden daha çok acıttığını? Hesap tuttuk mu ardından, bir sen bir ben diye mi sıralandı telafisiz hakaretler, hiç mi dengeyi bozmaya çalışmadık, durmadık mı birimiz? O kadar bağırınca ne kadar çirkinleştiğimizi niye söylemedik, onca emeği nasıl da harcadık bedavadan, hafızamız mı durdu yoksa?
Yani söylesene küçük, hiç mi hatırlamadık okul bahçesinde sırtüstü güneşi izlerken parmaklarımızın birbirine dokunduğu o ilk anı ve ne çabuk unuttuk ilk öpücük için kaç takla attığımızı, “istemem yan cebime koy”larımızı?
Ne kadar da unutkan olmuşuz yahu, aferin bize!

Bir aferin de arkana hiç bakmadan gidişine…

Şarkının olmayan sözleri doluyor odama, buram buram ayrılık ve hüzün kokuyor, “she left home” diye susuyor hüzün sesli kadın.
Ben seni özlemeye dayanamıyorum.

Sabah olsun artık…


(Geceyarısı Öyküleri, Müziğin Peşinde bölümünden, Jane Birkin - She Left Home eşliğinde...)




15 Eylül 2010 Çarşamba

Hayat Ne Tuhaf Aslında, Vapurlar Filan...

Bugün Hrant Dink'in doğum günü... Güzel ülkemde istemdışı kutlanamayan milyonlarca doğum gününden biri daha...
Hrant Dink'in doğrusu yanlışı, karşı taraftakilerin eğrisi doğrusu -bir fotoğraf sözkonusu olduğunda- benim umrumda değil. Beni ilgilendiren, ertesi gün tüm gazetelerde babasının bu fotoğrafını görmek zorunda kalan (belki de kocaman olmuş, ya da aslında o gün büyümüş) bir kız çocuğu. Bir de insanın hayata dair tüm umutlarını yerle bir etme potansiyeliyle yanıbaşımızdan bize sürtünerek geçen insanlar...
Geceyarısı Öyküleri'nden Hrant Dink özelinde, hepimize hitaben...

hayat ne tuhaf, vapurlar filan...

aslında o vapurlarda geçen hayatlar ne tuhaf, hani hiçbirinin hikayesi bir başkasına benzemeyen...
sadece yaşayabilmek için köleler gibi çalışma zorunda kalıyor insan,
sonrasında, çalışıp kazandıkların, kaybettiğin özgürlüğünü satın almaya yetmiyor...
yıllarca dirsek çürütüyor, emek veriyor insan,
ama ne öğrendiklerinle hayata atılabiliyor, ne de kendine bir yer edinebiliyorsun; asıl hayata atıldıktan sonra başlıyorsun öğrenmeye, onca yıl boşa geçmiş oluyor, geri dönülemiyor...

çocukluğundan bu yana herşeyini ama herşeyini biriyle paylaşıyor insan,
sonra öyle değişiyor ki o "herşey", geçmişine, geçmişinize şaşkınlıkla bakarken lanetler yağdırıyorsun kendine, hala ona bir zarar gelmesin derdindesin tüm şaşkınlığına rağmen...

aşık oluyor birdenbire insan, hayatın anlamı değişiyor, herşey "o" oluyor, sen kayboluyorsun hayattan bir süreliğine,
sonra biri bir çimdik atıyor, herşey tarihe kayıyor, bir bakıyorsun yalnızlık her zamanki baş köşede olanca hüznüyle seni bekliyor...

sadece aklından geçenleri söylüyor insan, söylerken de kimseye saygısızlık etmemek için özene bezene seçiyor kelimeleri,
sonra işyerinin önünde kafana sıkılan üç kurşunla öldürülüyorsun,
ve ölen hareketsiz yerde kalırken, öldüren elini kolunu sallayarak yoluna devam ediyor...
üzerine kocaman bir kağıt parçası kapatıyorlar, kağıdın kenarından akan kanların kırmızısı meraklı insan kalabalığının cep telefonu fotoğraflarına bir renk oluyor, sen altı yırtık ayakkabınla hiç kımıldamadan poz vererek tarihe geçiyorsun...

her sabah, geceden biriktirdiği bir umutla çıkıyor insan sokağa,
şansın varsa öğlene kadar ulaşabiliyorsun, öyle ya da böyle zaten kafana vura vura elinden alıyorlar tüm umudunu, tüm inancını, tüm beklentilerini...

ve sen bir sahil kaldırımında boynun bükük yürürken, bir park taburesinde tek başına otururken, gazetede çığlıklarla babasına ağlayan bir genç kızın fotoğrafı, tam karşında sarmaş dolaş yürüyen bir aşık çift,
isyan etmek istiyorsun oturduğun yerden cüce boyunla posunla, sıska, çelimsiz bedeninle, kısık, duyulmayan sesinle,
olmuyor;

hayat ne tuhaf aslında, vapurlar filan...

Geceyarısı Öyküleri ile ilgili beni en çok üzen konu bu yazı ile ilgilidir. Kitapta yer alan yazının üzerindeki "Hrant Dink'e..." notunun atlanması ve benim bunu kitap yayınlanmadan önce fark edememiş olmam... Böylelikle bu eksiği de telafi etmiş olduğumu umuyorum.