2 Aralık 2011 Cuma

Benim Dengemi Bozmayınız...

(Yazmaya -boyunun kısalığı uzunluğu bilinmez- bir süre ara verirken...)

“Tel cambazının tel üstünde durumunu anlatır şiirdir.” - Turgut Uyar

sizin alınız al, inandım
morunuz mor, inandım
tanrınız büyük, amenna
şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da caba
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız...

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama ağaçlar şöyleymiş
ama sokaklar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız...

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
siz ne derseniz deyiniz
benim bir gizli bildiğim var

sizin alınız al, inandım
sizin morunuz mor, inandım
ben tam dünyaya göre
ben tam kendime göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız...

23 Kasım 2011 Çarşamba

Alev ve Yağmur

(Bu yazıyı aşağıda videosu bulunan Adele - Set Fire to the Rain eşliğinde ya da sonrasında okumanızı öneririm.)


Griliğiyle, solgunluğuyla ve yağmurlarıyla meşhur o şehrin sokaklarında sakin adımlarla yürüyorum. Saat geceye mi daha yakın, sabaha mı, hiç fikrim yok. Kolumdaki saatin saniye seslerini bile duyabileceğim kadar sessiz her yer aslında ama umrumda değil günün hangi anına sıkışıp kaldığım. Sessizliğim tam da yürüdüğüm sokaklar gibi aslında. Kah birkaç saat öncesinde, kah üç beş saat sonrasında soluksuz yaşıyor olabilir bu şehir ama şimdi fısıltılar bile kulak tırmalıyor. Günün tüm yükünü gece çekiyor gibi, sessiz, ıssız, mutsuz gece. Şimdi sanki o coşku, o koşturmaca, o hareket sanki hiç yaşanmamış, hayatın heyecanlı kalp atışlarına hiç şahit olunmamış gibi. Sanki şehir hiç nefes almamış, hep böyle ölüymüş gibi…
Ölü…

Biz çok mu farklıyız sanki?
Ben hiçbir yere yetişmek için bu ıssız sokaklarda yürürken, sen hiçbir yere uyanmak için yatağında sürekli dönüp dururken şimdi, ne kadar canlıyız sence? O yolda ne kadar elele yürüdüğümüzü, hangi ayrımda parmaklarımızın birbirinden sıyrıldığını, peki ya ayrılan yollarımızı o ayrımdan ne kadar sonra fark ettiğimizi hiç düşündün mü? Söylesene, hiç kimsenin olmadığı saatte ve sokakta gitar çalarak para toplamaya çalışan şu çocuktan ne kadar farkımız olabilir? Hiç toplayamayacağı paraya bir gün sahip olabileceğini umarak kendi dünyasının kahramanı olan o hayalperestten ne farkımız var? Sen yokken ben, ben yokken sen ne kadar gerçeğiz? Ya da aslında sen ne kadar gerçekmişsin benim bir parçamken, ben ne kadar gerçekmişim sana aitken? İki sokak ileride görünen tehlikeli kalabalığın arasında kaybolmamak için mi durdum ve o çocuğu dinliyormuş gibi yapıyorum şimdi? Ya biz hep kalabalıklardan korkumuzdan mı dipdibeydik aslında? Aşk ne kadar beslenir korkudan? Yalnızlıktan? Seçilememişlikten? Dokunulamamışlıktan? Tek başınalıktan? Neden aynaya hiç bakmamışız bir iken? Hep birbirimizi izlemekten hiç mi sıra gelmemiş kendimizi dinlemeye?
Kimbilir ne zaman başlamışız kendi sorularımızdan korkmaya, kaçmaya, saklanmaya, kaçak oynamaya?...

Gri ve solgun şehrin sokaklarında sakin adımlarla yürüyorum. Saat sabaha yakın artık. Günün ilk ışıkları kızıla boyuyor tarih kokan binaları, onların arasından modern yapılar göz süzüyor. Birinin yanından geçerken diğeriyle karşılaşmanın beni neden şaşırtmadığını soruyorum kendime. Ne kadar da çabuk alışıyoruz her şeye, nasıl da kolay kabulleniyoruz tüm şaşkınlıklarımızı. Cevapsız sorularıma bir yenisini daha ekliyorum. Kendinden ne kadar kaçmaya çalışırsan, kendine o kadar yaklaşıyorsun aslında. Önünde sonunda tüm yolların hep sana çıkıyor, adrese teslim kaçamaklardan öteye gidemiyorsun.
Sorularımı cebime atıp, köprüye doğru yol alıyorum. Şehrin simgesi olan kocaman saat kulesi henüz günün ilk ışıklarına perde olurken, tam da köprünün ortasında gizlenmiş güneşi karşılamayı bekleyen genç çift takılıyor gözüme. Sessizce aydınlanmayı bekliyor gibi bir huzur var duruşlarında. Şehrin tarihi binalarına kur yapan şımarık modern yapılarına ders verir gibiler, öylece bekliyorlar. Aşkın aslında sabretmek olduğunu düşünüyorum. Güneş doğarken sabrettiğin kadar, günü bitirirken de sabretmek. Sabrederek haketmek. Solgun şehrin içindeki ateşi keşfetmek… Yanlarından gülümseyerek geçiyorum, gülümsüyorlar. İlginçtir, tam da o anda yağmur atıştırmaya başlıyor. Yağmurun ilk damlalarıyla birlikte telaşla harekete geçiyorlar, hızla oradan uzaklaşmaya başlıyorlar. Onlara saniyeler önce yakıştırdığım tüm hayranlığım yağmurla eriyip giderken, gitarcı çocuk geliyor aklıma; görmesem de biliyorum onun yağmurda da orada durmaya devam ettiğini. Kimin hayata tutkuyla bağlandığını, kimin gerçek olduğunu ayırt etmeye çalışıyorum. Bulmak kolay oluyor, hayal kırıklığı çıkıyor cevap…

İçindeki ateş kora dönüyor bazen, sen yağmurdan alev yapmayı öğreniyorsun.
Değecekse…


(Adele - Set Fire to the Rain'in bu yorumu Londra Roundhouse'ta 2011 yılında gerçekleştirilen iTunes Festival konserlerinden... Roundhouse, bu yazının yazılma sebebi olan gece Cake konserine de ev sahipliği yapan mekandır.)

1 Kasım 2011 Salı

Öğreten...

(Bu yazının Beverley Craven - Lost Without You eşliğinde ya da sonrasında okunması önerilir...)
hayatımdaki her şeyi o kadınlardan öğrendim aslında,
ya da en azından biliyorum ki onlar vesile oldu doğrusunu bulmama sonunda.

ilk öğretmenim annemdi benim de... ve annemden ilk öğrendiğim de "her şeyin doğrusunu annemden öğrenmeyi bekleyemeyeceğim” oluyordu şaşkınlıkla. “Annelik” dediğin asla dürüstlüğü getiremiyordu yanında, hep sen haklı oluyordun onun gözünde.

bir başka anneden öğrendim her insanın aslında biraz hasta olduğunu ve yine ondan öğrendim her insanın içinde acemi bir doktor yaşattığını... o bana teşekkür ederken iyileşme yoluna giren kızının hayat akışına dokunduğum için, ben farkında bile değildim asıl hasta olanın ben olduğumun; çok sonraları öğrenecektim denge yoksunu aşkların en sinsi hastalık haline dönüşebileceğini.

fransız filmlerinden çıkmış kadar güzel ama o filmlerdeki kadınların yaşama tutunuşlarından fersah fersah uzak kadın öğretti mutsuzluğun adını, anlamını... bir insanın umuda sırtını nasıl kayıtsız dönebileceğini, tüm güzelliklerin üzerini nasıl örtebileceğini de o güzel kadın öğretiyordu bana.

adımı sadece birkaç harfe indiren ilk kadınım öğretti en büyük gizlerin aslında çoğunlukla hep en basit cümlelerin altına saklandığını... en “çılgın” görünenler en “kaçak”lardı aslında, ve kendilerinden saklanıyorlardı insanlar çoğunlukla.

bir insanın her şeyden önce ve her şeye rağmen kendisini sevmesi gerektiğini öğrendim çok kısa boylu kadından... insanlar, sadece sen kendine saygı duymaya başladığında saygı duyuyorlardı sana.

dizginlenebilmiş hırsların insanı hayallerinin dünyasıyla buluşturabileceğini öğrendim maskeli kadından... saçları da, gözleri de, hatta bedeni bile kendine ait değildi ama sadece ona ait olan hayalleri ve hırsları vardı uğrunda savaştığı.

bebeğini kaybeden gencecik bir anneden öğrendim ölümü, ömrünün son aylarındayken aşkın peşinden koşan büyükanneden öğrendim yaşamı... hayat bazen başlarken bitiyor, kimi zaman da aslında bittiği zannedilen yerde daha yeni başlıyordu.

erkek gibi kaba bir kadının köşe bucak kaçışında da, hayatı kalbinin etrafında dönen kadının peşinden koşuşunda da aşkı gördüm... ve hayatta öğrenilebilecek en önemli şeyin bir insanı sevmek olduğunu öğrendim aşka hasret yalnız kadından.

en önemlisi ise, adı da içi de doğru tanımlanan aşkın asla ama asla bitmeyeceğini, bitemeyeceğini, sönemeyeceğini, kaybolamayacağını öğrendim o kadından;
duvaklı bir merhaba da olsa, cepsiz bir hoşçakal da olsa sarmalandığı beyazlar, bir kadının aslında daima ama daima aşkı ve aşığını düşündüğünü öğrendim...
kah beyaz ayakkabının altına silinsin diye yazılan isimler,
kah parçalanmış bir kaportanın altında son bir gayretle tutulan cisimler öğretti bana aşkı...

belki hüzün çıktı sonunda, belki acı vardı yanında ama,
hayatımdaki her şeyi o kadınlardan öğrendim ben aslında…


26 Ekim 2011 Çarşamba

Sıcak Acı...

(Bu yazının Tanju Okan - Kadınım eşliğinde ya da sonrasında okunması önerilir.)
yıllar öncesiydi...

“şimdi çok sıcak olduğu için hissetmiyorsun” demişti beden eğitimi öğretmenim.
kimsenin oraya kadar atlayamayacağını düşündüğü için o son bölüme de kum ekleme gereği hissetmemişti belli ki.
oysa beni hırslandıran işte bu genel tavrıydı zaten onun. her şeye ve herkese köşeli sınırlar çizmeyi çok seven öğretmenim, bana hayallerin ve isteklerin sınırının olmayacağını, olamayacağını öğretiyordu farkında olmadan.
belki biraz ağır olmuştu bedeli ama, “sen boşuna zorlama kendini, kapasiten belli” demesinin cevabını vermiştim ona, kumsuz bölgeye atlayarak..
ve ayağımı kırarak!
aman ne cevap...

evet, ona kızmıştım aslında; ama yine o öğretiyordu bana henüz sıcakken hissedilmediğini acıların.

bir de senden öğrendim yıllar sonra...

* * *
ayrıldığında bu kadar koymamıştı galiba.

evin içinde dolaştım, durduğun yerlerde durdum, baktığın yerlerden baktım, yattığın yerleri süzdüm yan gözlerle. seni izledim bol bol sanki buradaymışsın gibi, sanki berabermişiz gibi. ne yalan söyleyeyim, özledim, evet hem de çok özledim. acımı yüceltti özlemim.

her şey çok tazeydi hala, kokun hala çok sıcaktı; fazla uzaklaşmış olamazdın, olmamalıydın. ya da etimden bir parça çekiyordun tırnaklarınla giderken, ben de geliyordum mecburen seninle. tanıdığım, bildiğim, öğrendiğim her şeyi bırakıp geride, sürükleniyordum seninle gittiğin yere; sadece yalnızlığım elimde, bir de acılarla beslenmeyi öğrettiğim yarım adam, derin izler tenimde.

kaçmak istedim senden, kalmak istedim senin olmadığın yerde; çok şey değil, sadece yaşamak için, sadece nefes almak için. ama olmadı; ne kaçabildim senden, ne kalabildim sensiz.

emin değildim aslında ama herşey bıraktığın yerdeydi galiba hala;

son bozukluklarımızı toparlayarak aldığımız terliklerin kapının yanında, en özel günümüz için beklettiğimiz fotoğrafsız çerçeveler başucumda, babandan gizlice kaçırdığın pijamalar yastığımın kenarında, yakmaya bir türlü kıyamadığımız kokulu mumlar camın hemen köşesinde, bilmem kaç kez ayıla bayıla izlediğimiz filmin afişi duvarın bize bakan çıplak yüzünde,
ve kendisini çırılçıplak, yapayalnız hisseden ben hayat çizgisinin tam ortasındaki kesik noktada, yani tam da bıraktığın yerde... o kesikten düşmek üzereyim aslında.
tam da oradaki boşlukta mı bıraktın beni, yoksa beni bıraktığın her yer zaten o boşluk mu olacaktı acaba?
her neyse, boşver...

söylesene, daha ne kadar tutabilirim herşeyi tam da bıraktığın yerde?
ama artık bir yerlerden başlamam gerek.
aslına bakarsan, sen olmadan kendince varolmaya çalışacak ilk adım beni nereye götürecek, götürebilecek bilmiyorum. giderken beni de götürdün ne de olsa. "giden yarım"ın ardından su dökerken gözlerimle adet yerini bulsun diye, "kalan yarım"ı da ben uğurlamalıyım aslında hiç gitmemesi gereken yerlere...

peki, o şarkıdan başlasam mesela, tam da bıraktığın yerden “kadınım” desem tüm gücümle. bağırsam avazım çıktığı kadar; ama bir sen duysan bir de ben sadece. tam da buradan başlasam anlatmaya.
başlasam, ve bitsem; ben bitince sen artık tamamen gitsen…
evet, artık gitsen.

* * *
yıllar öncesiydi...
“şimdi çok sıcak olduğu için hissetmiyorsun” demişti beden eğitimi öğretmenim.
evet, ona kızmıştım aslında; ama yine o öğretmişti bana henüz sıcakken hissedilmediğini acıların.

bir de senden öğrendim yıllar sonra...

(Geceyarısı Öyküleri'nden...)

7 Ekim 2011 Cuma

Haftaya Paydos, Yeniden...


Ocak 2003’te Gazi Üniversitesi İİBF dergisi için yapılan bir röportajda, kuruluş ekibinde yer aldığım Radyo ODTÜ ile ilgili sorulardan birine verdiğim cevapta şöyle bir bölüm vardı:

"ODTÜ Radyo Topluluğu bence bu işi Türkiye'de yapan en iyi "özel" kurum. Orada derslere katılırken sadece radyo yayıncılığı adına değil, hayatımla ilgili de çok fazla şey öğrendim. Belki de bu yüzden hala gönülden bağlıyım ve bir gün sektörün içindeki çıkmazlardan çok sıkılırsam, yeniden oraya dönüp başladığım yerde bu işi bitirmek hep aklımda kalacak…"

Samimiyetinden asla şüphe duymadığım (birebir tanıdığım ya da beni sadece yayından, kitaptan, blogdan tanıyan, takip eden) dünya iyisi dostlarımın da, hayatını kötü kalplerine emanet ettikleri için kendileriyle kavgaları hiç bitmeyen kimi sinsi “arkadaş”larımın da “Onca yıl ulusal radyolarda yayınlardan ve sorumluluklardan sonra neden yerel bir üniversite radyosu?” diyerek dile getirdikleri sorularına verecek tek cevabım budur. 8 yıl önce söylenmişlere ekleyecek yeni cümlelere ihtiyaç yok.

Ben sadece üç teşekkür borcumu ödeyeceğim:
Önce, bize yeniden Haftaya Paydos’u yayınlama teklifini müthiş bir nezaketle sunan Radyo ODTÜ’nün genç ve heyecanlı yönetimine…
Sonra, daha önceki programımız biterken son konuğumuz olduğu için, yeni Haftaya Paydos’un ilk yayınına davet ettiğimizde teklifimizi ikiletmeden kabul ederek tüm programını bize göre ayarlayan müthiş insan Ete Kurttekin’e…
Esaslı bir teşekkür ise, yıllar önce çıktığımız profesyonel iş ortaklığı yolunun yanına arkadaşlığı, dostluğu, sırdaşlığı eklediğimiz, program ortağım Banu Tarancı’ya… Bir yayıncıysan ve yayında birisine gözün kapalı sırtını dayayabiliyorsan, ona kariyerini ve hayatını tereddüt etmeden emanet ediyorsun demektir. Bunun her şeyden kıymetli bir gerçek anlamı var.

Bugün başlıyoruz…
Bizi her Cuma saat 19-21 arası Radyo ODTÜ Ankara FM 103.1’den, Radyo ODTÜ'nün web sitesinden ve Facebook’taki Haftaya Paydos sayfamızdan takip ederseniz memnun oluruz. Etmezseniz de hayat devam eder ama eksik kalır. Buluşalım, paylaşalım, başlayalım…

22 Eylül 2011 Perşembe

Hasret ve Cesaret

(Bu yazının Ümit Sayın & Suavi - Hasret Türküsü eşliğinde ya da sonrasında okunması önerilir.)

“Kurulmuşum dağ başına,
nöbetteyim sevdalım…”

Ne kadar garip, koca şarkının içindeki en iddiasız bölüme en büyük görevi verdim: Her şeyin başlangıcı olmak!
Şaşırmıyorum, yazdıklarım da fena halde bana benziyor çoğunlukla. Çoğu zaman en iddiasız ben olurdum kalabalığın arasında, dikkat çekmemeye gayret ederdim hep. Ama tezat şu ki, ilk adımı atan da hep ben olurdum. Hayatımın azımsanmayacak kadar uzun bir bölümünde “ekibin üçüncüsü” olmam da bundandır büyük ihtimalle. Bir çift ve ben, birbirine ilgi duyan ikili ve ben, çok iyi iki dost ve ben…
Çok da iyi hatırlayabildiğimi iddia edemem ama o da işte tam da böyle bir geceydi sanırım. Şimdi, tam şu anda bir kuytu tepesinden izlediğim (ve bu yazının ilk cümlesine sebep olan) Eymir, o dönem fena halde içindeydi hayatımızın. İyi bir üniversitedeydik, kimimiz okulun popüler radyosunda yayın yapıyor, kimimiz ise başkentin tarihe geçen ve tüm ülkenin müzik akışını etkileyen rock’n roll dönemlerinde ses getiren sahne gruplarında ya da DJ kabinlerinde müzik yaparak tanınıyorduk. O bilindik gecelerin sonlarına doğru insanlar alkol nefeslerle evlerine yol alırken, biz geriye kalan üç beş kalıntı insan yanımıza birer kutu bira alır, arabaya atlar ve Eymir’e yönelirdik. İlk seferlerde peşimize jandarmayı takan nizamiye görevlileri, sonrasında sabaha karşı hızla içeriye dalan bu gençlerin zararsız olduklarını anlamış ve nefeslerini düdüklerine adamaktan vazgeçmişlerdi. Zifiri karanlıkta hafif çakırkeyif ve şaşkın bünyeler olarak hemen arabanın farlarını kapatır, bazen asfaltın gündüz sıcağından yükünü almış zeminine sırtüstü yan yana uzanarak kendi dünyamızın dizginlerini avuçlardık. Geceleri o kadar bize aitti ki orası ve biz öylesine sahiplenmiştik ki o sessiz küçük gölün her bir yanını, ayışığı yansımalarının en iyi izlendiği yerleri de, en iyi manzaraya ulaşacak gizli patikaları da öğrenmiştik.
İşte o gece de, jandarma aracının rahatça geçebilmesi için aralık bırakılmış nizamiye kapısından çığlıklar eşliğinde içeri girmemizle başladı Eymir’in en bize özel anları. Büfeleri geçtikten sonra tepeye yöneldik ve biraz ilerideki küçük cepte durduk. O dönem Ankara’nın en önemli gruplardan birinin bateristi ve o gece ortamın en popüler ismiyle arkadaşlığımızın yeni yeni oluşmaya başladığı günlerdi. İtiraf edeyim ki, biraz hayranlıkla, biraz da imrenerek izliyordum onu. Bu yüzden de arkadaşlığımızın ve samimiyetimizin ilerlemesi tanımlayamadığım bir mutluluk veriyordu bana. O akşam yanımızda güzelliğiyle sadece durarak bile varlığını hissettiren bir kız arkadaşımız daha vardı. Eğitimlerimize katılan öğrencilerimizden biriydi ve benim birebir ders verdiğim isimlerden biri olduğu için iyi bir arkadaşlığımız oluşmuştu. O, diğerleriyle birlikte manzarayı izlemeye yönelirken, baterist arkadaşım elinde bir bagetle yanıma yaklaştı. İlginçtir, tedirgin anlarda elinde bir bagetle oynayarak dolaşırdı ve benim bunu keşfetmem pek de zor olmamıştı. Aynı bölümdeydik ve iyi hazırlanamadığını söylediği bir final sınavında görmüştüm onu ilk defa bagetiyle oynarken. Sınav sonrasında dikkat etmeye başladığımda ise, bunun stresli anlarında onu rahatlatan bir alışkanlık olduğunu anlamıştım. İşte tam da bu yüzden, son ilişkisini o dönem televizyonun en popüler dizilerinden birinin çarpıcı genç kadın karakteriyle yaşamış olan arkadaşımın bu çocuksu heyecanı beni şaşırtmıştı.
Elindeki bageti parmaklarının arasında çevirerek yanıma yaklaştı ve bir çırpıda “Çok hoş kız değil mi?” diye soruverdi. Gülümsedim. “Çok hoşlanıyorum!” diye devam etti. Kesik kesik kuruyordu cümlelerini.
“Bakmaz ki bana değil mi?...”
Şaşkınlığımın derecesi onu koyduğum yerin yüksekliğinden olsa gerek. Onu böyle görebileceğimi hiç düşünmemiştim o ana kadar. Dahası, bunu hesapsızca açıkça ifade etmiş olması da beklemediğim bir durumdu. Önce kıza seslendim, ardından birçok zaman yaptığımız gibi asfaltın üzerine sırtüstü uzandım ve onları da yanıma çağırdım. Başlangıçta garipsediler ama uzanıp da müthiş manzarayı görünce sorgulamaktan vazgeçtiler. Biraz sessizliğin ardından onları baş başa bırakarak ayrıldım yanlarından. Patika yoldan ilerleyerek küçük tepeye geldim, Eymir’in çevresindeki en sevdiğim yere… Biraz gölü izledim, sonra az önce bırakıp geldiğim yola doğru baktım. Ayağa kalkmışlardı, onlar da sessizce gölü izliyorlardı ve eleleydiler.

* * *
Zaman hızlı ilerledi yine. İlişkileri yürümedi. Aslında tam anlamıyla başlayamadılar bile. Ama en azından denediler, cesaret gösterdiler. Yapmak istediler, yaşamak istediler. Olmayacağını, olamayacağını yaşayarak gördüler ve emin oldular, yolarına soru işaretsiz devam ettiler.

* * *
Şimdi buradayım yine. Yıllar hızla geçmiş. Ben aradığımı bulamamışım, buldum zannettiklerimde yanılmışım. Aslında en fenası, birbirimize geç kalmışız, kaçırmışız...
Ve tam da bunlar geçerken aklımdan, tamamen tesadüfen bir şarkıyı duymaya başlıyorum;

“Yaralıdır can-ı yüreğim,
hasretinle erir giderim.”

O düşüyor aklıma… Belki de beni en cesurca seven kadını hatırlıyorum. Onca imkansızlığa, onca tehlikeye rağmen, evini, hayatını, kalbini, bedenini cesaretle bana sunan kadını. İmkansızlığını bilerek beni imkanı kadar seven kadını. Belki bana ondan daha tutkuyla bağlı olan kadınlar da olduğu geliyor aklıma ama onun sevgisinin karşılaştırılmaz olduğunu farkediyorum; o şartlarda beni en fazla o kadar sevebilirdi ve tüm gücüyle sevmişti beni. Aynı küçük çocuğun hikayesindeki gibi; servet değerindeki tabloya elindeki tüm bozukluk parasını, yani aslında kendi tüm servetini feda eden çocuk gibi. O da en çok o kadar sevebilirdi ve tüm benliğiyle sevmişti beni.

“Seni nasıl unutsun bedenim,
gözüm dalar, gariplenirim…”

Beden, siz unutmayı deneseniz de, sevdiği, seviştiği insanları unutmaz biliyor musunuz? Arsız bir hafızası vardır bedeninizin, teninizin. Onca zaman geçse bile, bir gün onun parmağının ucuna dokunduğunuzda tüm vücudunuz tepeden tırnağa ürpermesinin sebebi de budur işte. Gelin görün ki, beden hatırlar ama kalbiniz hep arkaya atar, saklar, örter çünkü kalp hasbel kader akıldan öğrenmiştir anıların tahrip gücünü.

Şimdi güneş batıyor, ışıkları daha kuvvetli yansıyor gölün üzerine. Sen şarkıyı ona mırıldanmaya devam ediyorsun, duysa da, duymasa da;

“Sanma ki dönmem sana,
beni bekle…”

Cesaret, başlayamasa da yaşamakta, bitse de unutmamakta aslında. Sana yaralarından fazla yaşadıkların, öğrendiklerin ve en çok da gülümsediklerin kalacak ne de olsa…

(Mart '11, Eymir)

11 Eylül 2011 Pazar

Hep biri daha fazla...


Hep biri bir fazla seviyor diğerini,
ve öte yandan hep biri, onun ne olursa olsun farkedemeyeceği kadar ciddiye alıyor diğerini...

Aşkın tarifi biraz değişiyor, yaşanma şekli farklılaşıyor belki başka yerlerde ama,
adanmışlık hep akıllara sığmayacak kadar uçlarda oluyor "imkansız"lıkta,
"mantıklı"da olduğu kadar "duygusal"da, sende olduğu kadar başkasında, yakında olduğu kadar uzakta, şehirde olduğu kadar köyde...

* * *
Köyün hep hor görülen ama aslında nefes almayı hepsinden fazla hak eden delikanlısı, köyün el üstünde tutulan büyüleyici kızına kaptırır gönlünü. Türk filmi senaryolarından çıkma bir hikaye gibidir yaşadıkları. Kızın ailesi izin vermez, çocuğun ailesi onu vazgeçirmeye çalışır. İnsanları aşklarının büyüklüğüne inandırmak isterler, ama kimseyi ikna edemezler.
İmkansızın cazibesine kapılmışlardır kimbilir belki de.

Gizli saklı buluşmalar yerini eve kapatılmalara bırakmaya başladığında, aşklarının heyecanına körü körüne kaptırır kendini kız ve bir gün delikanlıya haber gönderir. Onu bekliyordur... Ve onu öylesine seviyordur ki, delikanlının o gün hava kararmadan gelip onu götürmesini istiyordur. Kız öylesine bunalmıştır ki, eğer not ulaştıktan sonra, o gün içinde gelmezse delikanlı, söylediğine göre kendini öldürecektir.
Not bir çırpıda adresiyle buluşturulur ama delikanlı işin ciddiyetinin farkına varmaz. Sevgilisi onu ne kadar sevdiğini ve özlediğini iletmek için bir fırsat bulmuştur, onu değerlendirmiştir ve sevgisinin büyüklüğünü anlatmıştır ona göre. Gülümser, keyiflenir ve işine devam eder.

Ta ki, köyün en şatafatlı evinden göğe yükselen ağıtlar onun yüreğine ulaşıncaya kadar...

Yine biri bir fazla sevmiştir ve ne olursa olsun onun farkedemeyeceği kadar ciddiye almıştır diğerini,
ve yazık ki diğeri bunu ancak "artık telafi şansı kalmadığında" anlayabilmiştir.

* * *
Birebir olaya şahit olanlardan dinlenen bu buruk aşk hikayesinin üzerinden yıllar geçti.

Şimdilerde o köye yeni gelenlerin, geçerken uğrayanların “köyün delisi galiba” dedikleri bir adam var. Kimselerle konuşmayan, yüzü hep asık, ağlamaklı bir adam...
"Köyün delisi" her akşam eline bir otuzbeşlik rakı ve iki kadeh alarak hemen köy yolundaki mezarlığa gidiyor. Elleriyle üzerindeki toprağı düzelttiği mezara kadehlerden birini koyup, kimsenin duyamayacağı bir şeyler mırıldanıyor. Bardaklara sek rakısını dolduruyor, ve yudum yudum, mezartaşının kenarına sızana kadar içerek toprağa o gün de onu ne kadar özlediğini, o gün de hala ne kadar pişman olduğunu anlatıyor…

Zaman bazı şeyleri tersine çeviriyor, aynı hikayede kahramanlar yer değiştiriyor,
artık hiçbirşeyi geriye getirilemiyor belki ama,
biri hep diğerini bir fazla seviyor...

1 Eylül 2011 Perşembe

Kelebekler ve Kuşlar

(Bu yazının Kings of Convenience - Know How eşliğinde ya da sonrasında okunması önerilir.)
öyle değil sevgili,
hiç de öyle değil…
aslında zannettiğinden çok daha azını istiyorum senden, korktuğundan çok daha eksiğini…

katıklar uzakta kalsa, sadece sevsen beni,
gözlerinin içine baksam ve susarak anlatsalar seni.
boyumdan büyük dünyamdan bir çırpıda çekiversen beni,
yarım ağızla göz kırparak yarenim yapıversem seni.

hep karmaşık hesapların, çatışmaların, kapışmaların yan oyuncusu olduğumdan mıdır bilmem,
basit rollerin baş kahramanlığında hayatımın oyununa soyunma hevesimdendir şimdi sıradanlaşan arzularım.

ve işte hep bu naif sebepten;
bir şarkı ben olup anlatırken sana iç sancılarımı, tam ortasında sanki sen başlıyor,
ben suspusken hafifçe alıyorum yancılarımı, tüm bozukluklarım senle yavaşlıyor…

“içimde kelebekler uçuştu sanki” derlerdi ya hani;
ne çok zamandır beslemiş, büyütmüşüm içimde habersizim,
bir kuş sürüsü esip geçti buradan bu sabah.



"what is there to know
all this is what it is
you and me alone
sheer simplicity"

(Yazının başlangıcındaki enfes fotoğraf Zerrin Yasa imzalı...)

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Bon Jovi, Elton John ve Kendini Baltalayan Organizasyon Sektörü!

Türkiye’de insanlar uzun yıllar boyunca “kasetlerini ve CD’lerini” dinlediği yıldızların konserlerini izleme hayaliyle yaşadı. Bu hayal 90’lı yıllarla birlikte gerçek olmaya, 2000’li yıllarda ise karşımıza seçenekler sunmaya başladı. Şimdilerde “bu akşam çok yorgunum, gitmeyeceğim konsere” cümlesini kuranların arkasına sığındığı çok seçenek olması ya da o ismin yeniden Türkiye’ye gelme ihtimali hepimizi balık hafızalı şımarıklar yapmış durumda, bunu inkar edemeyiz. Ancak, organizasyon firmalarının zorlu yollardan geçerek oluşturdukları bu büyük imkanı yine organizasyon firmaları altüst etmek üzereler.
Bu yazının ana fikri konser biletleri satışlarında yeni trend haline gelen fırsat siteleri kullanımı. Sadece Bon Jovi konseri izlenimlerine göz atmak isteyenler araları atlayarak doğrudan yazının sonuna gidebilirler.

Geçtiğimiz haftalarda izlediğim iki konserden bahsedeceğim.

Elton John
Tarih: 6 Temmuz 2011
Yer: Ankara Spor Salonu (Hani şu ismine bir türlü karar verilemeyen, hala birçoğumuzun Ankara Arena’dan başlayarak değişik isimlerle tarif ettiğimiz mekan…)

Biz Ankara’da yaşayanlar bundan hep şikayet ediyoruz ama büyük organizasyon firmalarının yetkili isimleri –maalesef yaşayarak ve görerek- Ankara’ya uluslararası yıldızları getirmenin zorluğunu fark etmiş durumdalar. En popüler dönemlerinde Kosheen, Rasmus, Danny Vera gibi isimlerin Ankara’da sadece onlarca (evet, onlarca) kişiye konser verdiğini bizzat gördüğümü hatırlıyorum. Bazı zorlukları sıralayabilirsiniz; memur kenti olarak akşamları dışarı çıkmama alışkanlığı, gelir ortalamasının İstanbul’a göre düşük olması, protokol davetiyelerinin salonun en çok gelir getirecek bölümlerini kaplayacak sayıya ulaşması (ve davetiye talep edenlerin gelmemesi!)…
İşte bu sebeplerden yola çıkarak, Elton John İstanbul konserine Vokaliz Organizasyon’un Ankara’yı eklemesine gerçekten şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Ankara’yı tanıyan ve organizasyon sektörüne bir parça hakim her insan gibi ben de salonu doldurmalarının ve para kazanmalarının mümkün olmayacağını hemen anladım, eminim onlar da biliyorlardı. Ama “show business” sektörü böyledir işte, içinizde hep bir “ya olursa” heyecanı yaşar. Vokaliz de muhtemelen bu yüzden bu işe girdi, bu onların yaklaşımı ve kararıdır saygı duymalıyız. Biletler beklenildiği üzere yeterince ilgi görmedi ve bunun üzerine önce devreye fırsat siteleri sokuldu, bilet fiyatlarında kayda değer bir indirim sunuldu. Ardından "konsere yoğun ilgi var" imajı pekiştirilmek için “Saha içi biletleri tükenmiştir!” taktiği denendi. Bunun mümkün olmayacağını tahmin ettiğimiz gibi, konser günü durumu net bir şekilde sahanın boşluğundan da görebildik. (Burada amaç kararsız kalanların diğer kategorilere yüklenmesinin sağlanmasıydı, olmadı.) Bu da yetmedi, son birkaç gün içinde bu defa salonun yeterince dolmama riski ortaya çıkınca çok sayıda firma ve kişiye davetiyeler gönderilmeye başlandı. Gördüklerimizin, duyduklarımızın yanında, forumlarda davetiyelerin uçuştuğunu şaşkınlıkla izledik. Peki hiç düşündünüz mü, acaba ilk günlerde biletini satın alanlar bu olayları nasıl izlediler? Ya da bir daha böyle bir konser olduğunda hemen bilet alırlar mı, yoksa son günü mü beklerler? Bunu özellikle vurguluyorum çünkü organizasyon firmaları için ön satış (erken satış) son derece önemlidir. Hem etkinliğe olan ilgiyi analiz ederler hem de gelen sanatçılara yapılacak ön ödemeler için bir kapital oluştururlar. Sadece konser esnasında ve öncesinde birçok insanın aralarında bu konuyu konuştuklarına şahit oldum. Zaten yeterince zor olan "Ankara’da büyük konser izleyebilme" ihtimalimiz artık iyice azalmış oldu.
Ankara konserleri ile ilgili önemli bir ayrıntıyı da belirtmek gerek. Ankara’da büyük konserlerin düzenlendiği Anadolu Gösteri Merkezi’nde zamanla herkesin fark ettiği bir aksaklık söz konusu. Bilet satışlarında çeşitli fiyat kategorileri sunuluyor. Ama siz en ucuz kategoriden bilet alsanız bile konserin başlamasından hemen önce önlerdeki boşluklara rahatça geçebiliyorsunuz, kimse size ne yaptığınızı sormadığı gibi biletinize de bakmıyorlar. Aynı problemin Ankara Spor Salonu’nda yaşandığını Basketbol Şampiyonası sırasında görmüştük, Elton John konserinde de aynen devam ettiğiniz tespit ettik. Bu şartlarda kimseye erken ve yüksek kategoride bilet aldırmazsınız!

Bon Jovi
Tarih: 8 Temmuz 2011
Yer: İstanbul Türk Telekom Arena

Bon Jovi, aradan geçen 18 yılın da verdiği özlemle önemli bir kitle tarafından heyecanla beklenen bir isimdi. Bu yüzden çok kişi biletler satışa çıkar çıkmaz işlemlerini tamamladı ve aylar sonra gerçekleşecek olan konseri beklemeye başladı. Diamond Ring denen en ön bölümün biletleri hemen, Saha İçi ise konsere kısa bir süre kala tükendi. Burada hakkını teslim etmekte fayda var, Elton John’daki durumun aksine konserde saha içi bölümü gerçekten doluydu. Ancak konsere kısa bir süre kala Bon Jovi de fırsat sitelerinde boy göstermeye başladı. Sahne önü biletleri %50 indirimle satışa sunuldu. Oysa sahne önünün orijinal fiyatı olan 400 TL’yi çok yüksek bulduğu için 90 TL'ye saha içi bileti alan birçok kişi, fiyat 200 TL’ye indiğinde sahne önünü tercih edebilirdi. Ancak bilet satış firmasının satın alınan biletleri değiştirmek ya da iade almak gibi bir yaklaşımı asla kabul etmediğini ve etmeyeceğini artık herkes biliyor. Aradan geçen çok kısa süre sonra satış sayfasında birtakım tanıtımlar dönmeye başladı: “...... Bankası kredi kartlarına Bon Jovi biletleri yüzde ... indirimli!” Erken bilet alanların hepsi yaşadıkları durumdan pişman oldular, beklentilerinin tadı kaçtı.

Bu iki örneği genelleyebilirsiniz, zira son zamanlarda birçok konser için fırsat sitelerinin kullanıldığını görmeye başlıyoruz. Net bir şekilde ifade ediyorum; bu durum, Türkiye’de zaten ağır aksak yürüyen organizasyon sektörünün tam anlamıyla kendi kendini baltalamasıdır. Bu fırsatlardan haberdar olmadan önce erkenden biletlerini alanlar en hafif deyimle kendilerini aptal yerine koyulmuş hissediyorlar. Ve şundan emin olun ki, bundan böyle bu iki firmanın yapacağı etkinliklerde kimse erkenden bilet almayacak ve herkes son dakikaya kadar bekleyecek. Belki de artık firmalar bazı etkinliklerde “Bu etkinlik biletleri kesinlikle fırsat sitelerine ya da kampanya indirimlerine dahil edilmeyecektir.” uyarısı eklemek zorunda kalacaklar ama ben buna da inanabileceğimiz zannetmiyorum. Zaten son zamanlarda bilet satamadıkları etkinlikleri “sanatçı rahatsızlığı sebebiyle” iptal eden firmaları da düşününce, hızlı parlayan organizasyon sektörünün hızla daralacağını öngörmek hiç de zor değil.

Tüm bu bilgilerin yanında Bon Jovi konserinden bazı notlar da iletelim:



Son yıllarda Türkiye’ye gelen isimler değerlendirildiğinde (ve kendi deneyimlerimi de ekleyerek) ahkam kesecek kadar konser izlediğimi söyleyebilirim. Bon Jovi, hayatım boyunca izlediğim en iyi konserlerden biri oldu, en akılda kalıcı sahne performanslarından birini izledik.

Jon Bon Jovi zaten muhteşem bir performans sergiledi, Richie Sambora muhteşem bir geri dönüş yaptı ama bence gizli kahraman Tico Torres idi. "Davul çalmak var, davul çalmak var!" diyerek konuyu kapatıyorum.

Enteresan insanlarız vesselam! Aylar önceden konsere bilet alıyorsun, haftalarca üzerinde konuşuluyor fakat sen konserin nerede olduğuna bakmıyorsun… Ya da alışkanlıklarına körü körüne bağlısın… Azımsanmayacak sayıda izleyicinin o gece önce Kuruçeşme Arena’ya gittiğini ve kapıdan döndüğünü, bu sebeple konserin başlangıcında görülen yer yer boşlukların ancak yarım saat sonra tamamen dolabildiğini biliyor muydunuz?

Malum, artık bu tür büyük konserlerde bizim gibi tüm dünyada özel bölümler oluşturuluyor ve aslında konserin en önemli gelir kaynağı olarak o bölümler kullanılıyor. U2 konserindeki Red Zone’un muadili Bon Jovi’deki Diamond Ring idi. Ama onun hemen devamındaki “Sahne Önü” bölümü gerçekten Türk filmi tadındaydı. Konseri izlemek için değil, “parasıyla değil mi kardeşim, bak en öndeyim” zihniyetiyle orada bulunan, sırtını sahneye dönüp sürekli fotoğraf çektiren, iki şarkıda bir dışarı çıkıp üç şarkı sonra gelen ve konser bitmeden önce çıkan insan grubunu anlamak istemiyorum… Eminim aralarında hayatında ilk defa Bon Jovi dinleyenler de vardı, keşke olmasalardı, o coşkuya çomak sokmasalardı…

Diamond Ring demişken, bence konserin en trajikomik yanını Ekşi Sözlük’te "herkimse" nick’li kullanıcı şöyle anlattı: “bon jovi'nin diamond ring'i, diamond ring'teki seyircilere g.tünü dönerek söylediği konser.”J

Jon’un forma giymesi her yerde rastlanan bir durum değil. Formayı Diamond Ring bölümünden biri sahneye attı, Jon da üzerine giydi ve bazı şarkıları o formayla söyledi. İki şeyi ayırmak gerek; bu sayfada da gördüğünüz videoda Jon konserin ikinci şarkısı “You Give Love a Bad Name”de bir ara Richie’ye dönerek “Abi adamlara baksana ya, nasıl da söylüyor! Yok böyle bir şey be, vay anasını!” minvalinde ve şaşkın bakışlarla bir şeyler söylüyor. Biz de zannediyoruz ki, Jon İstanbul seyircisine inanamadı, öylesine etkilendi ki hayatında ilk defa böyle bir seyirciyle karşılaşmış gibi davranıyor! Ama öyle değil işte, o tepki ve mimikler tam anlamıyla şovun bir parçası, aynı tepkiyi aynı şarkının aynı yerinde dünyanın değişik yerlerinde de görme ihtimaliniz var. Ama forma olayı İstanbul’a özel, evet bizim de bir ayrıcalığımız oldu!:)

Konserden sonra çok konuşulan bir atkı mevzuu var. O Galatasaray atkısı da aynen forma gibi Diamond Ring bölümündeki birinden geldi. Jon da jest yaparak onu açtı. Dünyanın her yerinde konser verilen stadyumun ev sahibi takımının taraftarları bunu yapar, sahnedeki şarkıcı da o atkıyı açar ya da gösterir, mevzu kapanır. Yuhalanmanın çok abartı olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki, Jon da tepkiyi görünce yasadışı bir slogana ev sahipliği yapmış gibi tedirgin oldu. Sahneye hızla koşarak gelen ve kulağına durumu fısıldayan sahne görevlisi onu kurtaran isimdi.

Türk Telekom Arena gerçekten muhteşem bir stad olmuş, insan gerçekten etkileniyor. Akustikten ve sesin anlaşılmadığından şikayet eden çok yorum okudum ama açıkçası (belki de bulunduğumuz yerden dolayı) bizim öyle bir rahatsızlığımız olmadı. Saha içinde yiyecek içecek alabilecek doğru düzgün bir alan olmaması, insanlara gizli gizli alkolsüz bira satılmaya çalışılması gibi aksaklıklar vardı maalesef. Sonrasında içki satılamamasının da Türk Telekom Arena için –henüz- içki ruhsatı alınmamış olmasıyla ilgili olduğunu öğrendik.

Eleştirilen konulardan biri de konser sonrasındaki ulaşım sorunuydu. Evet, metro önündeki yığılmayı biz de gördük ve içinde kaldık ama dürüst olmak gerekirse yaklaşık 50.000 kişinin metroya aynı anda hücum etmesine rağmen sistemin iyi çalıştığını düşünüyorum. Zorlanmadan metroya ulaştık ve hızlıca yola çıkabildik. Metro girişindeki turnikeler de yine eleştirilerden en çok nasiplenen ayrıntılar ama o kadar kişiyi aynı anda metronun içine sokup gelen trenlerin dibine tıkıştırmak mı, dışarıdan yavaş bir trafik sağlayarak içeride düzenli bir akış oluşturmak mı derseniz ben de her mantıklı insanın cevabını vereceğim; turnikeler kesinlikle gerekli! Eleştireceğim şu olabilir; mütemadiyen şişmanlıyoruz, neden o turnikeler o kadar küçük? Ben hala metrodaki o küçük (yaş olarak) kızın turnikelerden nasıl geçtiğini anlamaya çalışıyorum.

Keşke insanların “geç kalırsak çıkamayız, hemen kaçalım” diye düşünmedikleri ve kapıya doğru bir güruh halinde erkenden hareketlenerek konserin en güzel yanını berbat etmedikleri bir dünyada yaşasak!

Ve son bir kulis notu; Bon Jovi elemanları konserden ve ilgiden çok memnun kaldıklarını kendi aralarında da konuştular. Onların yorumlarına göre de bir sonraki konseri bu kadar beklemeyeceğimizden emin olabilirsiniz. Orada değildim ama var bir bildiğim. Nokta!

Kişisel son not: In these arms’ı söylemiş olmaları benim için tepe noktasıdır. Merak edenler için konserin setlist’i de aşağıdaki gibidir:

raise your hands
you give love a bad name
born to be my baby
we weren't born to follow
lost highway
it's my life
blaze of glory
in these arms
we got it goin' on
captain crash & the beauty queen from mars
bad medicine (pretty woman)
bed of roses
diamond ring
i'll be there for you
who says you can't go home
i'll sleep when i'm dead
someday i'll be saturday night
have a nice day
keep the faith

when we were beautiful
wanted dead or alive
blood on blood
livin' on a prayer

always

27 Mayıs 2011 Cuma

Bir Roxette Gecesi

 Şimdi biraz uzaklaşmış gibi görünsem de hayatının önemli bir dönemini müziğe adamış insanlardan biriyim ben. Hala içimde barınmaya devam eden bu şımarık çocuğun etkisiyle, İstanbul’da yaşamayan biri için kayda değer bir “konser izleme” geçmişim olduğunu düşünüyorum artık. Bizzat organizasyonunda bulunduklarımı da eklersek arsızca ahkam kesebileceğime karar verdim birden. Evet, aniden oldu. Muhtemelen bunda şarkılarını dinlerken ve yayında çalarken hayalini kurmaktan bile ötede durduğumuz Roxette elemanlarına “ellerimi uzatsam dokunabileceğim kadar yakın” olmanın şaşkınlığıyla yazmak istedim. Bu defa The Cranberries gibi bir “konser özelinde genel” değil, notlardan oluşan bir Roxette değerlendirmesi olsun.

Roxette, 25 Mayıs 2011 Maçka Küçükçiftlik Park

  •         En başta şunu söylemem gerek: Birçok konserde girişte yaşanan izdihama, aksaklık, problemlere Unilife etkinliklerinde rastlanmıyor. Çünkü her konserde Biletix görevlileri dışında Unilife’tan en az 2-3 üst düzey yetkili ismi bizzat kapıda girişlerle ilgilenirken görüyorum. Bu da problem yaşanmamasını, olası aksaklıkların da hemen çözümlenmesini sağlıyor. Bu konuda ekibe gönülden tebrikler! (Unilife ile ilgili geniş bir yazı başka bir başlık konusu.)
  •        Konserle ilgili ilk izlenimim; Marie muhtemelen hala hastalığının etkisinde. Belki de doktorlarından net bir “asla ama asla kendini yormayacaksın!” almış olabilir. Zira, bazı anlarda kendini tam kaptıracakken yeniden kontrol etmeye çabaladığını ve birden sakinleştiğini izledik. Per ise aksine oldukça tempoluydu ve geceden keyif aldıkları belliydi.
  •          Grup elemanları genel anlamda bu turneden çok keyif alıyorlar, bu her hallerinden belli. Bana tek ilginç gelen, müsamere çocuğu heyecanıyla sürekli bir yerlere zıplayan vokalist idi. Ama o “şımarık” görüntüsünün ardında çok iyi bir ses olduğunu “back vokal” yaptığı özellikle bazı şarkılarda çok net anlayabildik. (Grubun diğer elemanlarının isimlerini hatırlayamadığımı itiraf etmeliyim.)
  •          Ekşi Sözlük’teki deckard isimli yazarın deyimiyle “ilhan irem kılıklı gitarist” gecenin yıldızıydı. Arada “yakalarsam muck muck” bile çaldı, o derece! Enerjisi ve yeteneği gerçekten izlemeye değerdi.
  •          Per, grup üyelerini tanıtırken “basçı”ya gelince, muzip bir ifadeyle onun hepsinden farklı olarak günü alışverişle geçirdiğini söyledi. Aldığı cevap ise tam İstanbul’u anlatıyordu: “Alışveriş yapamadım ki! Bütün vaktim takside geçti, trafikle uğraştık durduk.”
  •          Üzülerek anladım ki Maçka Küçükçiftlik Park konser için çok da uygun bir mekan değil. Daha önce çeşitli mecralarda rastladığım yorumların doğru olduğunu anladım: eğim var her şeyden önce, gerçekten bir süre sonra boynunuz ağrımaya başlıyor.  Ama gerçekten çok görkemli bir sahne kurulduğunu söylemeden geçmeyelim.
  •          Artık bunları aştığımızı biliyorum ama ben hala bu tür konserlerde bir yandan da “acaba bizi nasıl bulacaklar” gözüyle bakıyorum. Per’in bir ara klasik “eğleniyor musunuz?” sorusunun ardından gerçek bir gülümsemeyle “evet, buradan da öyle görünüyor” demesi ilginçti. Özellikle It must have been love, Fading like a flower, Things will never be the same, Joyride gibi şarkılarda seyircinin katılımı gerçekten çok görkemliydi.
  •          Bir de Aydilge’ye değinmek gerek. Ben Aydilge’yi ilk defa “ikimizin de sahnede olduğu” bir organizasyonda tanımış ve ardından onu takip etmeye başlamıştım. Aydilge sahneye gerçekten çok yakışıyor ve sürekli mesafe katettiği açıkça görülebiliyor. Şarkılarını kesinlikle eleştirmeyeceğim ama açıkçası İngilizce şarkı söylemek ona daha çok yakışıyor. Yapıyorsa bilmiyorum, ama bence sık sık cover konseptli konserler de düzenlemeli.
  •          Konserlerde Diamond Ring, Red Zone gibi sahne önünde sınırlı kapasiteli özel alanlar ayrılmasını anlayabiliyorum. Ancak bu tür konserlerde “locavari” yerleri kabullenmekte zorlandığımı itiraf etmeliyim. Evet, kimi insanların kalabalıktan soyut kalma kaygısının haklı gerekçelerini anlayabilirim ama sırf bunun için kenarda bir platformdan elinde içkiyle konser izlemeyi garip buluyorum. Gelmeli, kalabalığa karışmalı ve gerçekten orada olmanın keyfini çıkarmalısınız.
  •          Konserden önce bir arkadaşım İstanbul üzerine şöyle bir mesaj göndermişti: “Artık İstanbul’da çok fazla kalabalık ve fazla kabalık var.” Söylediğinin doğruluğunu bazı eklemelerle test ettim. Sadece İstanbul’da değil, Türkiye genelinde sonradan çok para kazanmaya başlayan, bunu değişik etkinliklere en yüksek fiyat grubundan bilet alıp katılarak kanıtlayan bir grup var. Konserde bir çiftin herkesi iterek en öne doğru (kelimenin tam anlamıyla) “bodoslama” gelişini hepimiz şaşkınlıkla izledik. Daha ilginç olan, “ne var ki” şeklinde herkesi tehditkar bakışlarla süzmesiydi. Hiçbir şey olmamış gibi konseri izlemeye devam ettiler demek isterdim ama onu da yapmadılar. Sürekli olarak birilerini, itip kendilerine yer açarak fotoğraf çekmekle meşgul oldular. Bunu bu kadar uzun anlatmamın sebebi artık bu örneklerden çok konserde bolca görmemiz. Her şeye rağmen sabırlı olmak durumundasınız çünkü medeni bir tartışma yaşayamayacağınız bir insanla kuracağınız diyalogda her durumda kaybeden siz olursunuz…
  •          Bir klasik; konserde sürekli çekim yapanlar… Düzeltyelim; “cep telefonlarına ne olduğu anlaşılamayacak kadar kötü bir görüntü kalitesiyle (ve bir daha hiç izlemeyecekleri) görüntüleri kaydetmek için uğraşmaktan konseri izlemeye vakit bulamayanlar”! Birkaç fotoğraf çekmeyi, sizin için çok özel olan bir şarkıyı kaydetmeyi anlarım ama her şeyi çekmek, çekerken kendisi başta olmak üzere herkesin konser zevkinin tadını kaçırmak… Siz o sırada makinenin düşük çözünürlüğüyle meşgulken, orada tarihi bir an kayboluyor farkında mısınız?
  •          Ve, gelemeyen ya da yeniden hatırlamak isteyenler için işte bu konserin setlist’i: (Setlist, Ekşi Sözlük yazarı albatros'tan alındı.)

dressed for success
sleeping in my car
the big love
wish i could fly
only when i dream
she's got nothing on (but the radio)
perfect day
things will never be the same
it must have been love
opportunity nox
7twenty7
fading like a flower (every time you leave)
silver blue
how do you do!
dangerous
joyride

encore1:
watercolours in the rain
spending my time
the look

encore2:
listen to your heart
church of your heart

Ve son not; bazı isimler, bazı şarkılar asla eskimiyor. Bu farkındalıkla bizi yıllar sonra hala aynı heyecanla peşlerine takıp sürüklemeye devam ediyorlar:
“Come on join the joyride!...”



(Fotoğraflar Unilife'tan. Joyride video 2009 yılından.)

19 Mayıs 2011 Perşembe

Üzümlü Kek ve İncir Reçeli


“Sen bir şey söylemeden gidersin… Öyle bir şey söylemeden gidersin ki, üstüne milyonlarca şey söylenir…”

Hep susarak giden oldum ben. Susunca suçlanmak adettendir. Hep suçlanarak giden oldum ben.
İç cümlelerim çok şey söyledi giderken, ben hep sustum cümlelerim biterken.
Birine açık olmuştum, birine dostum demiştim, birine tüm amaçlarımı yüklemiştim, birini hayatımın anlamıyla süslemiştim. Ama hepsinde de sustum giderken. Ne ağır bir yükle gittiğimi bilmedi kimse. Ne çok şey anlatmak istiyordum aslında ve ne çok yarım cümlelerle geçti hayatım. Hevesle başlanan cümlelerin, yarıda soluksuz kalmasının ne olduğunu bilir misiniz? Nefes darlığım var benim, yükseklerde daha da artıyor. Yani, ne zaman birini yükseklere koymaya niyetlensem, soluğum kesilmeye başlıyor. Uyandığımda çoktan dibe indiğimi görüyorum. Hem zaten yere indiğinde nefes almaya başlayabiliyorsun yeniden. Ne ilginç, oysa aşkı en tepeye koyup, “aşıkken nefes alır insan” diyordum eskiden. Deneyim, bildiğini zannettiğin doğruların yanlışla sevişmesini keşfetmekmiş meğer. Bildiğin ihanet yani; uğruna her şeyini verdiğin doğru, seni hep mücadele ettiğin yanlışla aldatıyor… Sonra dengeler bozuluyor, üzerine yapıştırılmış pis yaftaların koyu kahramanlarının hayatına bıraktığı izlerle sürüklenmeye başlıyorsun. Bildiğin sürüklenmek, kendi yoluna geçebilmek için herkesten fazla mücadele vermen gerekiyor. Kah çıkıyorsun, kah batıyorsun. Ama kendini bir türlü anlatamıyorsun, anlatmak istediklerini dinletemiyorsun.

Geceyarısı Öyküleri’ndeki hikayelerden birinde geçer; yanlarından gitmeyi hiç istemediğim, “çok dost” iki arkadaşım vardı. İyi olmadığım, birilerinin hayatıma çomak soktuğu günlerdi. Öylesine ketumdum ki o konuda herkese karşı, çok az şey bildikleri için benim çok şeyi abarttığımı düşünüyorlardı. Dostlukları, beni iyileştirmek için gerçeklerle yüzleştirmeleri gerektiği çerçevesinde dönerken, beni sarsmaya çalışıyorlardı belli ki. Bir akşam onlarla kahve içerken masamıza üzümlü kek geldi. Üzümlü kekle pek aram yoktu o zamanlar. Tatmaktan öteye geçmemiştim ama sevmiyordum nedense. Tabağa baktım ve “ben almayacağım, sevmiyorum üzümlü kek” dedim. Anlamadılar. Anlamadılar ve benim her şeye karşı mazeret ürettiğime inanarak onu da abarttığımı düşündüler. Tabağıma bir üzümlü kek koyuldu. Onların bir üzümlü keke yükledikleri anlamın ne kendileri farkındaydı, ne de ben. Kekin içinden üzümleri ayıklayıp yemeye çalışırken gözlerimden bir damlanın tabağa düştüğünü hatırlıyorum. Küçümseyebilir, hemen kestirmeden bana bir karakter tahlili yükleyebilirsiniz, umursamıyorum artık. Ama üzümle hüznün buluşmasındaki anlamı yakalayabilmeniz için benim yaşadıklarımı bilmeniz gerekirdi. Yaşamadınız, bilmiyorsunuz. Bu yüzden bir üzüm tanesinin insana hangi hikayeleri anlatacağını da tahmin edemiyorsunuz.

Bu yüzden sevdim ben “İncir Reçeli” filmini. İçinde hiç beklenmedik, belki de sadece kahramanlarına saklanmış ve aslında kimsenin öğrenemeyeceği bir hikaye barındırdığı için. Ya da, bir üzüm tanesinin iç dünyasını bildiğim için belki de, bir incir reçelinin anlattıklarını sizden biraz daha farklı bir gözle izledim. Hayatıma derinlemesine dalanın da, parmak ucuyla dokunanın da bir iz bırakacağını biliyordum…
Sizin göremeyeceğiniz bir iz bırakacağını,
ve hayatımın birikmiş setlerini kıracağını…

“Sana dokunmak tüm insanları affetmek gibi…”

Aslında hep susarak giden oldum ben. Susunca suçlanmak adettendir. Hep suçlanarak giden oldum ben. Hayatımın önemli bir dönemi hep birilerini affetmeye çalışmakla geçti. Şimdi "ona" dokunarak sizleri affetmeye çalışıyorum. Önyargılarınız sizin olsun, ben masumiyetimle yürüyorum.

“Asıl ucuz olan ne biliyor musun? Beş kuruş vermeden savurduğumuz yargılarımız…”



(Tırnak içi replikler İncir Reçeli filminden...)

3 Mayıs 2011 Salı

Pina Bausch'un izinde...

Anlatmak istediğin çok şey vardır aslında…
Sırlar saklarsın bazen, kendine bile söylemediğin. Bazen de söylemek istersin, nasıl söyleyeceğini bilemezsin. Kah içinden gelmez, kah gücün yetmez. Sıkışıp kaldığında aradığın çıkış da, dibe vurduğunda bulduğun kurtuluş da hep sana sunulan hikayelerdedir aslında.   Anlatamadıkları yazan kitaplarla, yazamadıklarını söyleyen şarkılarla, söyleyemediklerini anlatan gösterilerle tanışırsın. Tanışır ve özdeşleşirsin. Senin hikayenin peşine düşersin başkalarının çizdiklerinde.
Hayatın dilini anlayamadığımda konuşmaya, kendi derdimi çözemediğimde yazmaya başlamıştım. Ama aklım hep sahnede kaldı. Bir yanım sahnenin arkasında kalmaktan koşulsuz memnunken, bir yanım hikayelerini sahnede anlatmanın gücünün etkisindeydi hep. Hiç ayırdetmeden, hep hayranlıkla izledim sahne performanslarını. Belki de hayatımın en önemli filmi sorulduğunda ağzımdan bir çırpıda Moulin Rouge çıkmasının, This is it, U2 3D gibi genelgeçer kitlenin pek ilgi göstermediği filmleri heyecanla ve hayranlıkla takip etmiş olmamın ardında yatan da bu sebeptir.

İşte tam da bu düşüncelerle izledim daha önce hiç tanımamış olduğum Pina Bausch’a adanan Pina 3D filmini. Modern dansa ilgi duymasam da hem insan hikayelerine olan ilgim hem de Wim Wenders’ın anlatım şekline duyduğum hayranlıktan dolayı heyecanla attım kendimi sinemaya. Ve her saniyesinden müthiş keyif aldığım bir film izledim. Az konuşan ama etrafındaki her insanın hayatında tek cümleyle her şeyi değiştiren kadının sükunete eklenmiş gücüyle tanıştım. Dans etmeyi ondan öğrenen müthiş insanların hayatı dansla anlatışlarına “bir karış mesafeden” şahit oldum. Her birinin kısacık sekanslarda kocaman öyküler anlatışını izledim hayranlıkla. Ve sahnenin gücünü hatırladım yeniden, sahnenin ve sahneyi ortaya çıkarmanın gücünü.

Pina gibi tür filmlerini önermek zordur, risklidir. Bu yüzden başına “türün meraklılarına” notunu koyu ve altı çizgili şekilde ekleyerek mutlaka görmenizi salık vereceğim. Bir otobiyografi demek doğru değil ama filmden ziyade belgesel demek daha gerçekçi olabilir.
Özellikle dansla ilgilenenler bu filmi mutlaka sinemada 3 boyutlu olarak izlemeliler.
Çünkü hayat için en doğru tanımlardan birini yapan Pina Bausch’un izinden gidiyor bu film:

Dance, dance…
Otherwise we are lost…

11 Nisan 2011 Pazartesi

Bilgi Sahibi Olmadan...

Garip bir ikilem var hayatta…
“İyi” bir şeyler yapmaya başlamanızla birlikte –muhtemelen aynı oranda- hakkınızda konuşulan anların ve konu başlıklarının da sayısı artıyor. Sadece bizim ülkemize özel olduğunu zannetmiyorum ama bizde daha yoğun ilgiyle karşılanan bir mevzu var; insanlar hakkınızda senaryolar üretmeyi seviyorlar. Ne de olsa “hiçbir başarı cezasız kalmaz” diye tanımlanan bir ülkedeyiz biz, mutlaka bu kurala uygun yaşamaya gayret ediyoruz. Tam da burada işte o sözünü ettiğim ikilemle karşı karşıya kalıyor insan. Büyük bir ihtimalle senin bulunduğun yeri ya da (aslında maddi bir mevki olmasa dahi) senin bulunduğun samimi çevreyi hazmetme olgunluğunun çok uzağındaki zavallı insanlar, senin hakkında hikayeler üretiyorlar ve bunu gerekli gereksiz çeşitli ortamlarda dile getirmeye başlıyorlar. Bunu fark ettiğin anda her ikisinden de sonuç alamayacağın seçenekler beliriyor karşında: Ya duruma müdahele etmek için sen de konuşacaksın, ki bir suç işlememişken kendini savunma durumuna düşeceksin, ya da hiç konuşmayacak ve prim vermeyeceksin, ki hikayelerin katlana katlana büyümesi ve dağılmasını üzülerek izleyeceksin.

Ben hayatım boyunca ikinci yöntemi seçtim; düsturum beni yeterince tanıyamamış insanları kaybetmenin kayda değer bir ayrıntı olmadığı idi. Evet, gerçekten işin tadı kaçıyordu; sözgelimi yaşadığım son örnekte, hayatım boyunca konuşmadığım bir insanla yaptığım -sözde- telefon görüşmeleri ayrıntılandırılıyor, yerini bile bilmediğim bir makam odasında yaptığım -sözde- konuşmalar uzun uzun paylaşılıyordu. Önce keyfim kaçtı ama sonrasında işin nereye varacağını umursamadan kendi tarafımda konuyu kapattım. Yazık ki onlar kapatmadılar.
Bu aslında başlı başına ayrı bir yazı konusu. Biraz fazla kişisel olduğu için muhtemelen hep bana saklı kalacak olan “önyargı” başlıklı ve tamamen bu “kişiselleştirmeler” üzerine yazılmış uzun bir yazım var. Konuyu buraya getirme sebebim ise aslında tam da bu noktadan sonra başlayan gariplikler üzerine. Evet, birileri kendi ezik hayal dünyasında bir hikaye uyduruyor, buna önce kendisi inanıyor ve ardından egosuyla kavga etmekten vazgeçemediği ve hep yenik düştüğü için bu hayalinin daha çok yayılmasını düşlemeye başlıyor. İlgili ilgisiz insanlar bu hikayeleri dinlemek durumunda kalıyor. Ve hiç üstüne vazife olmayanlar bunlara inanıyor, inanmakla kalmadığı gibi başkalarını da inandırma çabasına girişiyor. Yani, aslında hiçbir fikri yokken, üçüncü şahıslar seni yaftalarıyla hükümlendirmek üzerine bir misyon ediniyor. Sen zaten çabalamıyorsun ama seni gerçekten tanıyanlar tarafından uyarıldıklarında bile düzeltme gereği duymuyorlar.
Buraya kadar anlattıklarım biraz kişisel yaklaşımlardı. Zamane dünya düzeninde her şey bu temel üzerine kurulmuş gibi artık. Samimiyetten yoksun insanlar, gerçekten uzaklaştıkça güçlendiklerini düşünüyorlar. Bilgi geride kalıyor, eksik fikirlerle hüküm veriliyor.

Askerden döndükten sonra MyBilet’e yeni başladığım günlerdi. Henüz sadece birkaç ay olduğu için kurum içi görevlerime yoğunlaşmadan önce markamızın dışarıda nasıl algılandığını, nasıl konumlandığımızı izlemeye ve çözmeye çalışıyordum. İşte tam da o tarihlerde akılalmaz bir yazıyla karşılaştım.
16 Mayıs 2009’da Cengiz Semercioğlu Hürriyet gazetesindeki köşesinde Biletix’e yönelik (kendisinin de dahil olduğu) yoğun tepkilerle ilgili bir yazı kaleme aldı. Semercioğlu, Biletix’in rakipsiz olduğundan dolayı herhangi bir iyileştirmeye gerek duymadığı tezini savunurken şöyle bir cümle kullanıyordu:
“Telsim zamanında Mybilet vardı, kapandı.”
Oysa, yazının yazıldığı tarih itibariyle MyBilet, online bilet sektöründe toplamda en fazla bilet satışını gerçekleştiren firma olarak dikkat çekiyordu. (Bu yazının kaleme alındığı Nisan 2011 tarihinde de MyBilet bu özelliğini koruyor.) Toplam bilet satışında Biletix’in önünde olan bir firmanın Semercioğlu’na göre kapanmış olması enteresandı. Daha ilginç olan ise herhangi bir arama motoruna sadece “mybilet” yazılsa bile doğru bilgiye hemen ulaşılabileceğiydi ama bu basit işlem yapılmamıştı. Öte yandan, yazıda ifade edilen “Telsim” bağlantısı hiçbir zaman gerçekleşmiş değildi, muhtemelen Semercioğlu’nun zihni ona Telsim zamanındaki alt markalar “MyCep” ve benzerlerini hatırlatıyor, MyCep’in artık varolmaması “MyBilet”i de yokolmak zorunda bırakıyordu.
Çeşitli kanallar aracılığıyla kendisine bilgi verildi ama düzeltmeye gerek duyulmadı.

3 Nisan 2011 Pazar günü Star TV’de yayınlanan “Behzat Ç” isimli dizide Radyo ODTÜ Modern Sabahlar ekibinden Fahir Öğünç de rol aldığı ve çekimlerin büyük bir bölümü Radyo ODTÜ stüdyolarında gerçekleştirildiği için, bir anda radyo piyasası yoğun şekilde diziyi konuşmaya başladı. Diziyi Ankara IF Performance Hall’de buluşarak Modern Sabahlar ekibiyle birlikte izleyen kalabalık bir grup bile oluştu. Hal böyle olunca, Türkiye’nin radyo piyasasında çok konuşulan isimleri de konuya bir şekilde dahil olma gereği hissettiler. Bunlardan biri de Zeki Kayahan Coşkun’du. Dizinin bir bölümünde, zanlı telefonla canlı yayına bağlanıyor, stüdyodaki herkes o bağlantıyı stüdyo monitörlerinden (stüdyo içindeki hoparlörler) bizzat dinleyebiliyorlardı. Normal şartlarda, monitörler miksere bağlıdır ve mikrofon potu açıldığı anda monitörler doğrudan kapanır çünkü mikrofon açıkken monitörler de açık kalırsa feedback (radyo yayınlarında sesin sürekli transfer olması ile oluşan yüksek, rahatsız edici, çığlığa benzeyen sinyal) oluşacaktır. Coşkun, bu sahnede stüdyoda konuşuluyor olmasına rağmen monitörden ses gelmesini eleştirdi ve Twitter’da (tam olarak kendi yazısıyla) şu ifadeyi kullandı:
“Radyoda, teknik olarak Behzat Che'nin kulaklik takmadan telefondakini duymasi imkansiz...”
Oysa, mikserin doğrudan monitörü kesmesi her stüdyoda varolan bir uygulama değildir. Kaldı ki, kimi stüdyolarda yayında konuk olduğu zamanlarda kulaklık kullanılmak istenmemesi ihtimali için bulundurulan ve miksere bağlı olmayan ikinci bir monitör vardır.
Bu bilgi kendisine iletildi ama düzeltmeye gerek duymadı.

Son örnek için tek bir isim vermek haksızlık olabilir ama sadece film endüstrisindeki “marketing” durumuna modern yaklaşımlarıyla dikkat çeken BKM Film, Pana Film ve az sayıda filmin yapımcılarını anlatacaklarımın dışında tutarak bir genelleme yapabilirim. Dünya film endüstrisini yöneten Hollywood ve Avrupa’nın önde gelen dağıtımcıları, pazarlamanın ve potansiyel izleyicileri filmle ilgili ilk temas kurdukları mecrada satışa yönlendirmenin önemini son derece iyi bilirler. Bu yüzden filmlerin web sayfaları özenle hazırlanır ve ülke genelinde internetten bilet satış operasyonu yapan kaç ayrı firma olursa olsun, hepsine logolarıyla, isimleriyle ve linkleriyle birlikte yer verilir. Çünkü önemli yapımcılar bilirler ki, aslolan izleyicinin en kısa yoldan filme gitmeye yönlendirilmesidir, satışın nasıl ve hangi kanalla yapıldığı değil.
Aslında çalıştığım firmanın kurumsal kimliğine yatırım yapmanın ötesinde, bir sinemasever olarak bu tür uygulamaların Türkiye’de de ciddiye alınmasının önemli olduğunu düşünüyorum. “Sene olmuş 2011” iken hala filmlerine bir web sayfası yapmayanlar bir yana, filmleriyle ilgili kendilerine iletilen internet satış linkini kullanmak konusunda artniyet sınırını aşmış yapımcılarla karşılaşıyoruz. Neredeyse gösterime girecek olan tüm Türk filmlerinin yetkililerine ulaşmaya ve kendilerini bu konuyla ilgili bilgilendirmeye çalışıyorum. Şaşırmayacağınız tepki; çoğu cevap bile vermiyor. Şaşırma ihtimaliniz olan tepki; olaya sadece “sizin daha çok para kazanabilmek için onları kandırmaya çalıştığınız” gözüyle bakıyorlar. Şaşıracağınız tepki; aylarca uğraşarak ortaya bir ürün çıkartıyorlar ama sektördeki genel gelişimin en çok da yine onlara kazandıracağının farkında değiller.
Oysa doğru bir afiş, doğru bir web sitesi, doğru bir pazarlama modelinin neredeyse filmin senaryosu ve ekibi kadar önemli olduğunu nedense algılayamıyorlar. Öte yandan, filmin PR’ının bir Twitter hesabı açıp, arama özelliğini kullanarak filmle ilgili “işe gelen” yorumları bulup “ReTweet etmekten” ibaret olduğunu düşünen zihniyetten çok şey beklenemeyeceği de yadsınamaz bir gerçek aslında.
Birçok yapımcıya bu konu önemle anlatılmaya çalışıldı ama pozitif bir yapılandırma sağlanamadı.

Bu örneklerin tümünde en can alıcı nokta şu; bizim ülkemizde kimse eleştirilmek istemiyor ama kimse bilmediklerini öğrenmeye de yanaşmıyor. Genelde bir eksikleriyle yüzleştiklerinde ya konuyu görmezden geliyor ya da karşı tarafı çirkin bir tartışmaya çekerek konuyu kapatmaya çalışıyorlar. Oysa, “bilmiyorum” demenin “öğrenmeye hazırım” ile eşdeğer bir erdem olduğunu, dahası profesyonel dünyada hataların yinelenmemesi için algıların her tepkiye tamamen açık olması zorunluluğunu göz ardı ediyorlar. Belki de onlara onların kaygısıyla cevap vermek, egolarına onların diliyle dokunmak gerekiyor:

Bilginiz yokken fikir üretmeye çalıştığınızda ve önyargılı davrandığınızda gerçekten hiç şık olmuyorsunuz!...