22 Eylül 2011 Perşembe

Hasret ve Cesaret

(Bu yazının Ümit Sayın & Suavi - Hasret Türküsü eşliğinde ya da sonrasında okunması önerilir.)

“Kurulmuşum dağ başına,
nöbetteyim sevdalım…”

Ne kadar garip, koca şarkının içindeki en iddiasız bölüme en büyük görevi verdim: Her şeyin başlangıcı olmak!
Şaşırmıyorum, yazdıklarım da fena halde bana benziyor çoğunlukla. Çoğu zaman en iddiasız ben olurdum kalabalığın arasında, dikkat çekmemeye gayret ederdim hep. Ama tezat şu ki, ilk adımı atan da hep ben olurdum. Hayatımın azımsanmayacak kadar uzun bir bölümünde “ekibin üçüncüsü” olmam da bundandır büyük ihtimalle. Bir çift ve ben, birbirine ilgi duyan ikili ve ben, çok iyi iki dost ve ben…
Çok da iyi hatırlayabildiğimi iddia edemem ama o da işte tam da böyle bir geceydi sanırım. Şimdi, tam şu anda bir kuytu tepesinden izlediğim (ve bu yazının ilk cümlesine sebep olan) Eymir, o dönem fena halde içindeydi hayatımızın. İyi bir üniversitedeydik, kimimiz okulun popüler radyosunda yayın yapıyor, kimimiz ise başkentin tarihe geçen ve tüm ülkenin müzik akışını etkileyen rock’n roll dönemlerinde ses getiren sahne gruplarında ya da DJ kabinlerinde müzik yaparak tanınıyorduk. O bilindik gecelerin sonlarına doğru insanlar alkol nefeslerle evlerine yol alırken, biz geriye kalan üç beş kalıntı insan yanımıza birer kutu bira alır, arabaya atlar ve Eymir’e yönelirdik. İlk seferlerde peşimize jandarmayı takan nizamiye görevlileri, sonrasında sabaha karşı hızla içeriye dalan bu gençlerin zararsız olduklarını anlamış ve nefeslerini düdüklerine adamaktan vazgeçmişlerdi. Zifiri karanlıkta hafif çakırkeyif ve şaşkın bünyeler olarak hemen arabanın farlarını kapatır, bazen asfaltın gündüz sıcağından yükünü almış zeminine sırtüstü yan yana uzanarak kendi dünyamızın dizginlerini avuçlardık. Geceleri o kadar bize aitti ki orası ve biz öylesine sahiplenmiştik ki o sessiz küçük gölün her bir yanını, ayışığı yansımalarının en iyi izlendiği yerleri de, en iyi manzaraya ulaşacak gizli patikaları da öğrenmiştik.
İşte o gece de, jandarma aracının rahatça geçebilmesi için aralık bırakılmış nizamiye kapısından çığlıklar eşliğinde içeri girmemizle başladı Eymir’in en bize özel anları. Büfeleri geçtikten sonra tepeye yöneldik ve biraz ilerideki küçük cepte durduk. O dönem Ankara’nın en önemli gruplardan birinin bateristi ve o gece ortamın en popüler ismiyle arkadaşlığımızın yeni yeni oluşmaya başladığı günlerdi. İtiraf edeyim ki, biraz hayranlıkla, biraz da imrenerek izliyordum onu. Bu yüzden de arkadaşlığımızın ve samimiyetimizin ilerlemesi tanımlayamadığım bir mutluluk veriyordu bana. O akşam yanımızda güzelliğiyle sadece durarak bile varlığını hissettiren bir kız arkadaşımız daha vardı. Eğitimlerimize katılan öğrencilerimizden biriydi ve benim birebir ders verdiğim isimlerden biri olduğu için iyi bir arkadaşlığımız oluşmuştu. O, diğerleriyle birlikte manzarayı izlemeye yönelirken, baterist arkadaşım elinde bir bagetle yanıma yaklaştı. İlginçtir, tedirgin anlarda elinde bir bagetle oynayarak dolaşırdı ve benim bunu keşfetmem pek de zor olmamıştı. Aynı bölümdeydik ve iyi hazırlanamadığını söylediği bir final sınavında görmüştüm onu ilk defa bagetiyle oynarken. Sınav sonrasında dikkat etmeye başladığımda ise, bunun stresli anlarında onu rahatlatan bir alışkanlık olduğunu anlamıştım. İşte tam da bu yüzden, son ilişkisini o dönem televizyonun en popüler dizilerinden birinin çarpıcı genç kadın karakteriyle yaşamış olan arkadaşımın bu çocuksu heyecanı beni şaşırtmıştı.
Elindeki bageti parmaklarının arasında çevirerek yanıma yaklaştı ve bir çırpıda “Çok hoş kız değil mi?” diye soruverdi. Gülümsedim. “Çok hoşlanıyorum!” diye devam etti. Kesik kesik kuruyordu cümlelerini.
“Bakmaz ki bana değil mi?...”
Şaşkınlığımın derecesi onu koyduğum yerin yüksekliğinden olsa gerek. Onu böyle görebileceğimi hiç düşünmemiştim o ana kadar. Dahası, bunu hesapsızca açıkça ifade etmiş olması da beklemediğim bir durumdu. Önce kıza seslendim, ardından birçok zaman yaptığımız gibi asfaltın üzerine sırtüstü uzandım ve onları da yanıma çağırdım. Başlangıçta garipsediler ama uzanıp da müthiş manzarayı görünce sorgulamaktan vazgeçtiler. Biraz sessizliğin ardından onları baş başa bırakarak ayrıldım yanlarından. Patika yoldan ilerleyerek küçük tepeye geldim, Eymir’in çevresindeki en sevdiğim yere… Biraz gölü izledim, sonra az önce bırakıp geldiğim yola doğru baktım. Ayağa kalkmışlardı, onlar da sessizce gölü izliyorlardı ve eleleydiler.

* * *
Zaman hızlı ilerledi yine. İlişkileri yürümedi. Aslında tam anlamıyla başlayamadılar bile. Ama en azından denediler, cesaret gösterdiler. Yapmak istediler, yaşamak istediler. Olmayacağını, olamayacağını yaşayarak gördüler ve emin oldular, yolarına soru işaretsiz devam ettiler.

* * *
Şimdi buradayım yine. Yıllar hızla geçmiş. Ben aradığımı bulamamışım, buldum zannettiklerimde yanılmışım. Aslında en fenası, birbirimize geç kalmışız, kaçırmışız...
Ve tam da bunlar geçerken aklımdan, tamamen tesadüfen bir şarkıyı duymaya başlıyorum;

“Yaralıdır can-ı yüreğim,
hasretinle erir giderim.”

O düşüyor aklıma… Belki de beni en cesurca seven kadını hatırlıyorum. Onca imkansızlığa, onca tehlikeye rağmen, evini, hayatını, kalbini, bedenini cesaretle bana sunan kadını. İmkansızlığını bilerek beni imkanı kadar seven kadını. Belki bana ondan daha tutkuyla bağlı olan kadınlar da olduğu geliyor aklıma ama onun sevgisinin karşılaştırılmaz olduğunu farkediyorum; o şartlarda beni en fazla o kadar sevebilirdi ve tüm gücüyle sevmişti beni. Aynı küçük çocuğun hikayesindeki gibi; servet değerindeki tabloya elindeki tüm bozukluk parasını, yani aslında kendi tüm servetini feda eden çocuk gibi. O da en çok o kadar sevebilirdi ve tüm benliğiyle sevmişti beni.

“Seni nasıl unutsun bedenim,
gözüm dalar, gariplenirim…”

Beden, siz unutmayı deneseniz de, sevdiği, seviştiği insanları unutmaz biliyor musunuz? Arsız bir hafızası vardır bedeninizin, teninizin. Onca zaman geçse bile, bir gün onun parmağının ucuna dokunduğunuzda tüm vücudunuz tepeden tırnağa ürpermesinin sebebi de budur işte. Gelin görün ki, beden hatırlar ama kalbiniz hep arkaya atar, saklar, örter çünkü kalp hasbel kader akıldan öğrenmiştir anıların tahrip gücünü.

Şimdi güneş batıyor, ışıkları daha kuvvetli yansıyor gölün üzerine. Sen şarkıyı ona mırıldanmaya devam ediyorsun, duysa da, duymasa da;

“Sanma ki dönmem sana,
beni bekle…”

Cesaret, başlayamasa da yaşamakta, bitse de unutmamakta aslında. Sana yaralarından fazla yaşadıkların, öğrendiklerin ve en çok da gülümsediklerin kalacak ne de olsa…

(Mart '11, Eymir)

11 Eylül 2011 Pazar

Hep biri daha fazla...


Hep biri bir fazla seviyor diğerini,
ve öte yandan hep biri, onun ne olursa olsun farkedemeyeceği kadar ciddiye alıyor diğerini...

Aşkın tarifi biraz değişiyor, yaşanma şekli farklılaşıyor belki başka yerlerde ama,
adanmışlık hep akıllara sığmayacak kadar uçlarda oluyor "imkansız"lıkta,
"mantıklı"da olduğu kadar "duygusal"da, sende olduğu kadar başkasında, yakında olduğu kadar uzakta, şehirde olduğu kadar köyde...

* * *
Köyün hep hor görülen ama aslında nefes almayı hepsinden fazla hak eden delikanlısı, köyün el üstünde tutulan büyüleyici kızına kaptırır gönlünü. Türk filmi senaryolarından çıkma bir hikaye gibidir yaşadıkları. Kızın ailesi izin vermez, çocuğun ailesi onu vazgeçirmeye çalışır. İnsanları aşklarının büyüklüğüne inandırmak isterler, ama kimseyi ikna edemezler.
İmkansızın cazibesine kapılmışlardır kimbilir belki de.

Gizli saklı buluşmalar yerini eve kapatılmalara bırakmaya başladığında, aşklarının heyecanına körü körüne kaptırır kendini kız ve bir gün delikanlıya haber gönderir. Onu bekliyordur... Ve onu öylesine seviyordur ki, delikanlının o gün hava kararmadan gelip onu götürmesini istiyordur. Kız öylesine bunalmıştır ki, eğer not ulaştıktan sonra, o gün içinde gelmezse delikanlı, söylediğine göre kendini öldürecektir.
Not bir çırpıda adresiyle buluşturulur ama delikanlı işin ciddiyetinin farkına varmaz. Sevgilisi onu ne kadar sevdiğini ve özlediğini iletmek için bir fırsat bulmuştur, onu değerlendirmiştir ve sevgisinin büyüklüğünü anlatmıştır ona göre. Gülümser, keyiflenir ve işine devam eder.

Ta ki, köyün en şatafatlı evinden göğe yükselen ağıtlar onun yüreğine ulaşıncaya kadar...

Yine biri bir fazla sevmiştir ve ne olursa olsun onun farkedemeyeceği kadar ciddiye almıştır diğerini,
ve yazık ki diğeri bunu ancak "artık telafi şansı kalmadığında" anlayabilmiştir.

* * *
Birebir olaya şahit olanlardan dinlenen bu buruk aşk hikayesinin üzerinden yıllar geçti.

Şimdilerde o köye yeni gelenlerin, geçerken uğrayanların “köyün delisi galiba” dedikleri bir adam var. Kimselerle konuşmayan, yüzü hep asık, ağlamaklı bir adam...
"Köyün delisi" her akşam eline bir otuzbeşlik rakı ve iki kadeh alarak hemen köy yolundaki mezarlığa gidiyor. Elleriyle üzerindeki toprağı düzelttiği mezara kadehlerden birini koyup, kimsenin duyamayacağı bir şeyler mırıldanıyor. Bardaklara sek rakısını dolduruyor, ve yudum yudum, mezartaşının kenarına sızana kadar içerek toprağa o gün de onu ne kadar özlediğini, o gün de hala ne kadar pişman olduğunu anlatıyor…

Zaman bazı şeyleri tersine çeviriyor, aynı hikayede kahramanlar yer değiştiriyor,
artık hiçbirşeyi geriye getirilemiyor belki ama,
biri hep diğerini bir fazla seviyor...

1 Eylül 2011 Perşembe

Kelebekler ve Kuşlar

(Bu yazının Kings of Convenience - Know How eşliğinde ya da sonrasında okunması önerilir.)
öyle değil sevgili,
hiç de öyle değil…
aslında zannettiğinden çok daha azını istiyorum senden, korktuğundan çok daha eksiğini…

katıklar uzakta kalsa, sadece sevsen beni,
gözlerinin içine baksam ve susarak anlatsalar seni.
boyumdan büyük dünyamdan bir çırpıda çekiversen beni,
yarım ağızla göz kırparak yarenim yapıversem seni.

hep karmaşık hesapların, çatışmaların, kapışmaların yan oyuncusu olduğumdan mıdır bilmem,
basit rollerin baş kahramanlığında hayatımın oyununa soyunma hevesimdendir şimdi sıradanlaşan arzularım.

ve işte hep bu naif sebepten;
bir şarkı ben olup anlatırken sana iç sancılarımı, tam ortasında sanki sen başlıyor,
ben suspusken hafifçe alıyorum yancılarımı, tüm bozukluklarım senle yavaşlıyor…

“içimde kelebekler uçuştu sanki” derlerdi ya hani;
ne çok zamandır beslemiş, büyütmüşüm içimde habersizim,
bir kuş sürüsü esip geçti buradan bu sabah.



"what is there to know
all this is what it is
you and me alone
sheer simplicity"

(Yazının başlangıcındaki enfes fotoğraf Zerrin Yasa imzalı...)