26 Ekim 2011 Çarşamba

Sıcak Acı...

(Bu yazının Tanju Okan - Kadınım eşliğinde ya da sonrasında okunması önerilir.)
yıllar öncesiydi...

“şimdi çok sıcak olduğu için hissetmiyorsun” demişti beden eğitimi öğretmenim.
kimsenin oraya kadar atlayamayacağını düşündüğü için o son bölüme de kum ekleme gereği hissetmemişti belli ki.
oysa beni hırslandıran işte bu genel tavrıydı zaten onun. her şeye ve herkese köşeli sınırlar çizmeyi çok seven öğretmenim, bana hayallerin ve isteklerin sınırının olmayacağını, olamayacağını öğretiyordu farkında olmadan.
belki biraz ağır olmuştu bedeli ama, “sen boşuna zorlama kendini, kapasiten belli” demesinin cevabını vermiştim ona, kumsuz bölgeye atlayarak..
ve ayağımı kırarak!
aman ne cevap...

evet, ona kızmıştım aslında; ama yine o öğretiyordu bana henüz sıcakken hissedilmediğini acıların.

bir de senden öğrendim yıllar sonra...

* * *
ayrıldığında bu kadar koymamıştı galiba.

evin içinde dolaştım, durduğun yerlerde durdum, baktığın yerlerden baktım, yattığın yerleri süzdüm yan gözlerle. seni izledim bol bol sanki buradaymışsın gibi, sanki berabermişiz gibi. ne yalan söyleyeyim, özledim, evet hem de çok özledim. acımı yüceltti özlemim.

her şey çok tazeydi hala, kokun hala çok sıcaktı; fazla uzaklaşmış olamazdın, olmamalıydın. ya da etimden bir parça çekiyordun tırnaklarınla giderken, ben de geliyordum mecburen seninle. tanıdığım, bildiğim, öğrendiğim her şeyi bırakıp geride, sürükleniyordum seninle gittiğin yere; sadece yalnızlığım elimde, bir de acılarla beslenmeyi öğrettiğim yarım adam, derin izler tenimde.

kaçmak istedim senden, kalmak istedim senin olmadığın yerde; çok şey değil, sadece yaşamak için, sadece nefes almak için. ama olmadı; ne kaçabildim senden, ne kalabildim sensiz.

emin değildim aslında ama herşey bıraktığın yerdeydi galiba hala;

son bozukluklarımızı toparlayarak aldığımız terliklerin kapının yanında, en özel günümüz için beklettiğimiz fotoğrafsız çerçeveler başucumda, babandan gizlice kaçırdığın pijamalar yastığımın kenarında, yakmaya bir türlü kıyamadığımız kokulu mumlar camın hemen köşesinde, bilmem kaç kez ayıla bayıla izlediğimiz filmin afişi duvarın bize bakan çıplak yüzünde,
ve kendisini çırılçıplak, yapayalnız hisseden ben hayat çizgisinin tam ortasındaki kesik noktada, yani tam da bıraktığın yerde... o kesikten düşmek üzereyim aslında.
tam da oradaki boşlukta mı bıraktın beni, yoksa beni bıraktığın her yer zaten o boşluk mu olacaktı acaba?
her neyse, boşver...

söylesene, daha ne kadar tutabilirim herşeyi tam da bıraktığın yerde?
ama artık bir yerlerden başlamam gerek.
aslına bakarsan, sen olmadan kendince varolmaya çalışacak ilk adım beni nereye götürecek, götürebilecek bilmiyorum. giderken beni de götürdün ne de olsa. "giden yarım"ın ardından su dökerken gözlerimle adet yerini bulsun diye, "kalan yarım"ı da ben uğurlamalıyım aslında hiç gitmemesi gereken yerlere...

peki, o şarkıdan başlasam mesela, tam da bıraktığın yerden “kadınım” desem tüm gücümle. bağırsam avazım çıktığı kadar; ama bir sen duysan bir de ben sadece. tam da buradan başlasam anlatmaya.
başlasam, ve bitsem; ben bitince sen artık tamamen gitsen…
evet, artık gitsen.

* * *
yıllar öncesiydi...
“şimdi çok sıcak olduğu için hissetmiyorsun” demişti beden eğitimi öğretmenim.
evet, ona kızmıştım aslında; ama yine o öğretmişti bana henüz sıcakken hissedilmediğini acıların.

bir de senden öğrendim yıllar sonra...

(Geceyarısı Öyküleri'nden...)

7 Ekim 2011 Cuma

Haftaya Paydos, Yeniden...


Ocak 2003’te Gazi Üniversitesi İİBF dergisi için yapılan bir röportajda, kuruluş ekibinde yer aldığım Radyo ODTÜ ile ilgili sorulardan birine verdiğim cevapta şöyle bir bölüm vardı:

"ODTÜ Radyo Topluluğu bence bu işi Türkiye'de yapan en iyi "özel" kurum. Orada derslere katılırken sadece radyo yayıncılığı adına değil, hayatımla ilgili de çok fazla şey öğrendim. Belki de bu yüzden hala gönülden bağlıyım ve bir gün sektörün içindeki çıkmazlardan çok sıkılırsam, yeniden oraya dönüp başladığım yerde bu işi bitirmek hep aklımda kalacak…"

Samimiyetinden asla şüphe duymadığım (birebir tanıdığım ya da beni sadece yayından, kitaptan, blogdan tanıyan, takip eden) dünya iyisi dostlarımın da, hayatını kötü kalplerine emanet ettikleri için kendileriyle kavgaları hiç bitmeyen kimi sinsi “arkadaş”larımın da “Onca yıl ulusal radyolarda yayınlardan ve sorumluluklardan sonra neden yerel bir üniversite radyosu?” diyerek dile getirdikleri sorularına verecek tek cevabım budur. 8 yıl önce söylenmişlere ekleyecek yeni cümlelere ihtiyaç yok.

Ben sadece üç teşekkür borcumu ödeyeceğim:
Önce, bize yeniden Haftaya Paydos’u yayınlama teklifini müthiş bir nezaketle sunan Radyo ODTÜ’nün genç ve heyecanlı yönetimine…
Sonra, daha önceki programımız biterken son konuğumuz olduğu için, yeni Haftaya Paydos’un ilk yayınına davet ettiğimizde teklifimizi ikiletmeden kabul ederek tüm programını bize göre ayarlayan müthiş insan Ete Kurttekin’e…
Esaslı bir teşekkür ise, yıllar önce çıktığımız profesyonel iş ortaklığı yolunun yanına arkadaşlığı, dostluğu, sırdaşlığı eklediğimiz, program ortağım Banu Tarancı’ya… Bir yayıncıysan ve yayında birisine gözün kapalı sırtını dayayabiliyorsan, ona kariyerini ve hayatını tereddüt etmeden emanet ediyorsun demektir. Bunun her şeyden kıymetli bir gerçek anlamı var.

Bugün başlıyoruz…
Bizi her Cuma saat 19-21 arası Radyo ODTÜ Ankara FM 103.1’den, Radyo ODTÜ'nün web sitesinden ve Facebook’taki Haftaya Paydos sayfamızdan takip ederseniz memnun oluruz. Etmezseniz de hayat devam eder ama eksik kalır. Buluşalım, paylaşalım, başlayalım…