23 Kasım 2011 Çarşamba

Alev ve Yağmur

(Bu yazıyı aşağıda videosu bulunan Adele - Set Fire to the Rain eşliğinde ya da sonrasında okumanızı öneririm.)


Griliğiyle, solgunluğuyla ve yağmurlarıyla meşhur o şehrin sokaklarında sakin adımlarla yürüyorum. Saat geceye mi daha yakın, sabaha mı, hiç fikrim yok. Kolumdaki saatin saniye seslerini bile duyabileceğim kadar sessiz her yer aslında ama umrumda değil günün hangi anına sıkışıp kaldığım. Sessizliğim tam da yürüdüğüm sokaklar gibi aslında. Kah birkaç saat öncesinde, kah üç beş saat sonrasında soluksuz yaşıyor olabilir bu şehir ama şimdi fısıltılar bile kulak tırmalıyor. Günün tüm yükünü gece çekiyor gibi, sessiz, ıssız, mutsuz gece. Şimdi sanki o coşku, o koşturmaca, o hareket sanki hiç yaşanmamış, hayatın heyecanlı kalp atışlarına hiç şahit olunmamış gibi. Sanki şehir hiç nefes almamış, hep böyle ölüymüş gibi…
Ölü…

Biz çok mu farklıyız sanki?
Ben hiçbir yere yetişmek için bu ıssız sokaklarda yürürken, sen hiçbir yere uyanmak için yatağında sürekli dönüp dururken şimdi, ne kadar canlıyız sence? O yolda ne kadar elele yürüdüğümüzü, hangi ayrımda parmaklarımızın birbirinden sıyrıldığını, peki ya ayrılan yollarımızı o ayrımdan ne kadar sonra fark ettiğimizi hiç düşündün mü? Söylesene, hiç kimsenin olmadığı saatte ve sokakta gitar çalarak para toplamaya çalışan şu çocuktan ne kadar farkımız olabilir? Hiç toplayamayacağı paraya bir gün sahip olabileceğini umarak kendi dünyasının kahramanı olan o hayalperestten ne farkımız var? Sen yokken ben, ben yokken sen ne kadar gerçeğiz? Ya da aslında sen ne kadar gerçekmişsin benim bir parçamken, ben ne kadar gerçekmişim sana aitken? İki sokak ileride görünen tehlikeli kalabalığın arasında kaybolmamak için mi durdum ve o çocuğu dinliyormuş gibi yapıyorum şimdi? Ya biz hep kalabalıklardan korkumuzdan mı dipdibeydik aslında? Aşk ne kadar beslenir korkudan? Yalnızlıktan? Seçilememişlikten? Dokunulamamışlıktan? Tek başınalıktan? Neden aynaya hiç bakmamışız bir iken? Hep birbirimizi izlemekten hiç mi sıra gelmemiş kendimizi dinlemeye?
Kimbilir ne zaman başlamışız kendi sorularımızdan korkmaya, kaçmaya, saklanmaya, kaçak oynamaya?...

Gri ve solgun şehrin sokaklarında sakin adımlarla yürüyorum. Saat sabaha yakın artık. Günün ilk ışıkları kızıla boyuyor tarih kokan binaları, onların arasından modern yapılar göz süzüyor. Birinin yanından geçerken diğeriyle karşılaşmanın beni neden şaşırtmadığını soruyorum kendime. Ne kadar da çabuk alışıyoruz her şeye, nasıl da kolay kabulleniyoruz tüm şaşkınlıklarımızı. Cevapsız sorularıma bir yenisini daha ekliyorum. Kendinden ne kadar kaçmaya çalışırsan, kendine o kadar yaklaşıyorsun aslında. Önünde sonunda tüm yolların hep sana çıkıyor, adrese teslim kaçamaklardan öteye gidemiyorsun.
Sorularımı cebime atıp, köprüye doğru yol alıyorum. Şehrin simgesi olan kocaman saat kulesi henüz günün ilk ışıklarına perde olurken, tam da köprünün ortasında gizlenmiş güneşi karşılamayı bekleyen genç çift takılıyor gözüme. Sessizce aydınlanmayı bekliyor gibi bir huzur var duruşlarında. Şehrin tarihi binalarına kur yapan şımarık modern yapılarına ders verir gibiler, öylece bekliyorlar. Aşkın aslında sabretmek olduğunu düşünüyorum. Güneş doğarken sabrettiğin kadar, günü bitirirken de sabretmek. Sabrederek haketmek. Solgun şehrin içindeki ateşi keşfetmek… Yanlarından gülümseyerek geçiyorum, gülümsüyorlar. İlginçtir, tam da o anda yağmur atıştırmaya başlıyor. Yağmurun ilk damlalarıyla birlikte telaşla harekete geçiyorlar, hızla oradan uzaklaşmaya başlıyorlar. Onlara saniyeler önce yakıştırdığım tüm hayranlığım yağmurla eriyip giderken, gitarcı çocuk geliyor aklıma; görmesem de biliyorum onun yağmurda da orada durmaya devam ettiğini. Kimin hayata tutkuyla bağlandığını, kimin gerçek olduğunu ayırt etmeye çalışıyorum. Bulmak kolay oluyor, hayal kırıklığı çıkıyor cevap…

İçindeki ateş kora dönüyor bazen, sen yağmurdan alev yapmayı öğreniyorsun.
Değecekse…


(Adele - Set Fire to the Rain'in bu yorumu Londra Roundhouse'ta 2011 yılında gerçekleştirilen iTunes Festival konserlerinden... Roundhouse, bu yazının yazılma sebebi olan gece Cake konserine de ev sahipliği yapan mekandır.)

1 Kasım 2011 Salı

Öğreten...

(Bu yazının Beverley Craven - Lost Without You eşliğinde ya da sonrasında okunması önerilir...)
hayatımdaki her şeyi o kadınlardan öğrendim aslında,
ya da en azından biliyorum ki onlar vesile oldu doğrusunu bulmama sonunda.

ilk öğretmenim annemdi benim de... ve annemden ilk öğrendiğim de "her şeyin doğrusunu annemden öğrenmeyi bekleyemeyeceğim” oluyordu şaşkınlıkla. “Annelik” dediğin asla dürüstlüğü getiremiyordu yanında, hep sen haklı oluyordun onun gözünde.

bir başka anneden öğrendim her insanın aslında biraz hasta olduğunu ve yine ondan öğrendim her insanın içinde acemi bir doktor yaşattığını... o bana teşekkür ederken iyileşme yoluna giren kızının hayat akışına dokunduğum için, ben farkında bile değildim asıl hasta olanın ben olduğumun; çok sonraları öğrenecektim denge yoksunu aşkların en sinsi hastalık haline dönüşebileceğini.

fransız filmlerinden çıkmış kadar güzel ama o filmlerdeki kadınların yaşama tutunuşlarından fersah fersah uzak kadın öğretti mutsuzluğun adını, anlamını... bir insanın umuda sırtını nasıl kayıtsız dönebileceğini, tüm güzelliklerin üzerini nasıl örtebileceğini de o güzel kadın öğretiyordu bana.

adımı sadece birkaç harfe indiren ilk kadınım öğretti en büyük gizlerin aslında çoğunlukla hep en basit cümlelerin altına saklandığını... en “çılgın” görünenler en “kaçak”lardı aslında, ve kendilerinden saklanıyorlardı insanlar çoğunlukla.

bir insanın her şeyden önce ve her şeye rağmen kendisini sevmesi gerektiğini öğrendim çok kısa boylu kadından... insanlar, sadece sen kendine saygı duymaya başladığında saygı duyuyorlardı sana.

dizginlenebilmiş hırsların insanı hayallerinin dünyasıyla buluşturabileceğini öğrendim maskeli kadından... saçları da, gözleri de, hatta bedeni bile kendine ait değildi ama sadece ona ait olan hayalleri ve hırsları vardı uğrunda savaştığı.

bebeğini kaybeden gencecik bir anneden öğrendim ölümü, ömrünün son aylarındayken aşkın peşinden koşan büyükanneden öğrendim yaşamı... hayat bazen başlarken bitiyor, kimi zaman da aslında bittiği zannedilen yerde daha yeni başlıyordu.

erkek gibi kaba bir kadının köşe bucak kaçışında da, hayatı kalbinin etrafında dönen kadının peşinden koşuşunda da aşkı gördüm... ve hayatta öğrenilebilecek en önemli şeyin bir insanı sevmek olduğunu öğrendim aşka hasret yalnız kadından.

en önemlisi ise, adı da içi de doğru tanımlanan aşkın asla ama asla bitmeyeceğini, bitemeyeceğini, sönemeyeceğini, kaybolamayacağını öğrendim o kadından;
duvaklı bir merhaba da olsa, cepsiz bir hoşçakal da olsa sarmalandığı beyazlar, bir kadının aslında daima ama daima aşkı ve aşığını düşündüğünü öğrendim...
kah beyaz ayakkabının altına silinsin diye yazılan isimler,
kah parçalanmış bir kaportanın altında son bir gayretle tutulan cisimler öğretti bana aşkı...

belki hüzün çıktı sonunda, belki acı vardı yanında ama,
hayatımdaki her şeyi o kadınlardan öğrendim ben aslında…