7 Aralık 2014 Pazar

Kolay Kadın

roundhouse

Londra’da çok merkezi ya da popüler yerlerden biri değil Roundhouse. Ama hem bazı özel konserlerin orada gerçekleşmesi, hem de bir konser mekanı olmanın ötesinde, müzik eğitimine ve projelere katkıda bulunanları buluşturmasıyla dikkat çekiyor. Bir eski fabrikadan dönüştürülmüş zaten, yani öyle binlerce kişiyle organizasyonlar yapmak için pek de uygun bir yer değil. Ama gerçekten büyüleyici bir atmosferi var. Salonun ortasında durup da yukarıya baktığınızda tarih kokan yapı ister istemez heyecanlandırıyor insanı.

Muhtemelen bu yüzden Apple dünyanın her yerinde canlı yayınlanan iTunes festivalini 2014 yılında ikinci kez orada gerçekleştiriyor. Sahnede Maroon 5 var. Ekrandan canlı izliyoruz evlerimizde. Adam Levine karizması her zamanki gibi konserde başrolde. Yaklaşık yarım saat kadar sonra, seyircilerin coşkuyla beklediği, Mick Jagger göndermeli yılın bomba şarkısına geliyor sıra. Ritmik gitar tınılarıyla birlikte Adam şarkıya başlıyor. Biz dinlerken pek farkında olmuyoruz böyle şeylerin ama esasında söylemek için gerçekten zor bir şarkı. Tam da o şarkının girişinin hemen öncesinde sahnede yanılmıyorsam yirmi kez zıplamış olan Adam, ilk iki cümleden sonra grup elemanlarına durun işareti yapıyor. Yorgunluktan o kadar terlemiş ki, yüzünde adeta ırmaklar var.
‘Açık olacağım hepinize’ diyor, ‘Şu anda bunu yapamam, nefesim yetmeyecek, şu anda söyleyemem bu şarkıyı!’
Şaşkınlık nidaları ve kahkahalar içiçe. ‘Bana biraz zaman verin.’
Kadınlar onu biraz da bu patavatsızlığı için seviyorlar aslında. Yoksa doğallık mı demeliydim? Aralarındaki ince çizgiyi nereye koymak gerek acaba? Herkes çığlık çığlığa, grup üyeleri bir yandan gülümseyip bir yandan da Adam’a zaman kazandırmak için şarkının girişinden kısa bölümler çalıyorlar.

19 Kasım 2014 Çarşamba

Benim Patikam, Senin Yolun


Sahne: Dış. İkindi vakti, gündüzden geceye geçiş. Kapalı hava. Sonbahar. Issız bir alanda etrafı duvarlarla çevrilmiş, biri bitmek üzere inşaat halinde olan yanyana iki bina.

Toprak bahçe alabildiğine geniş, neredeyse iki futbol sahası büyüklüğünde. Zaten kenarlarda bırakılan boş alanların dışında, her iki uca da birer kale yerleştirilerek bir futbol sahası haline getirilmiş. Kaleler direklerden oluşuyor ama köşelerden sarkan ipler var, yani belli ki şimdilerde beyaz boyaları dökülmeye başlamış olan bu direklerde bir zamanlar ağlar da varmış. Daha önce yurt olarak kullanılan okul, ilk defa öğrenci kabul ettiğine ve resmi olarak ilk öğrenciler gelmeye başladığına göre elden geçmeleri gerekecek. Ne de olsa sınavla girilen ve her isteyenin adım atamayacağı, özel türden bir okul bu.
İşte o toprak futbol sahasının içinde ikili üçlü gruplar halinde gezinen çocuklar var. Gerçekten çocuklar, en büyüğü onüç olsa gerek. Birkaç tanesinin yanında büyükler görünüyor. Ellerin çocukların omuzlarında olduğuna bakarak ebeveyn olmasa bile aile büyükleri olduklarını anlamak mümkün. Hızla yaklaşarak gözlerinin içine bakma şansımız olsa, hepsinin de o akşam dünyaya delicesine hüzünle kaplı bir çerçeveden baktıklarını görebiliriz. Tam olarak o anı tanımlayabilecek bir hayat yaşanıyor o futbol sahasının içinde, bildiğiniz Pazar akşamı sendromu.

Yanlardaki büyükler birer birer uzaklaşıyorlar. Ufaklar arkalarından bakıyor kısa bir süre. Belli ki çoğunluğu yaşlarından beklenmeyecek bir olgunluk içinde, o anı hafızalarına kazımak istemiyorlar. Ya da belki de o anda ortalıkta top oynayan gruba katılmak daha cazip geliyor, fazla düşünmenin anlamı yok ki. Daha çocuklukları hukuken bile tamamlanmamış durumda, henüz cezai ehliyetleri bile yokken neden hüzün yüklemesiyle kendilerine acı çektirsinler ki?

İleri tarafta bir ikili göze çarpıyor. Hadi sizi tanımlamalara boğmayayım, bir baba, oğlunun omzuna elini atmış ve birlikte çıkış kapısına doğru yürüyorlar. Ne olduğu anlaşılamayan bir eğretilik var, biraz zorlama bir temas gibi görünüyor uzaktan bakınca. Aslında yanlarında olsak da zaten klişe cümlelerden farklısını duymayacağız. Bir ihtiyacı olursa telefon açabileceğini, korkmaması gerektiğini, çok kısa sürede alışacağını söylüyor baba oğluna. Çocuk onaylıyor gibi görünüyor ama durumu pek samimi bulmadığını kısık bakan parlak gözlerinden anlamak mümkün. Kapıya ulaşıyorlar birlikte. Baba çocuğun başını okşuyor ve çocuğu orada bırakarak yürümeye başlıyor. Aslında bir kamera olsa, şahane bir film kapanış sahnesi olarak kaydedilebilir bu gidiş. Güneş batmak üzere, hafif kızıllaşmış gökyüzü, iki yanındaki ekinlerin arasında sık kullanılmaktan patikaya dönmüş bir yaya yolu, yolun hafif açısıyla yavaş yavaş kıvrılarak görüntüden ağır çekimde çıkmasına sebep olan demir kapının kenar duvarları, ve bir kez dahi arkasına dönüp bakmayan baba ile açıdan çıkıncaya kadar sabırla keşke sadece bir kez daha dönüp bana baksa umuduyla bekleyen çocuk.
Finalde, hiç sesini çıkartmadan çocuğun yanına yaklaşarak saçlarını okşayan ve onu boyundan bilmemkaçbin kat büyük binanın girişine doğru yönlendiren görevli.


Sahne: İç. Gece. Bahçenin merkezindeki eski binanın dördüncü katında, oldukça geniş ve yüksek tavanlı bir salon. Yanyana dizili demirden çift katlı ranzalar. Tavanlardan sarkan ve geçici olarak kullanıldığı her halinden belli olan ampüllerle loş aydınlatma.

Az önce gelerek kısa bilgiler veren nöbetçi öğretmenin anlattığına göre geçici yatakhaneleri burası. O birşeyler anlatıyor ama söylenen herşey çoktan anlamını yitirmiş durumda aslında. Tüm ezberleri birkaç saat önce bozuldu. Çocukların birçoğu hayatlarında ilk defa yüzlerce kişiyle birlikte ellerine tutuşturulan demir ve dört ayrı bölümden oluşan tabaklarla yemekhanede sıraya girdiler. Genelde ikili gruplar oluşmuş ama aralarda onun gibi tek başına bekleyenler de var. Aklı hala o patika yolda. Şimdi ne olduğunu hatırlamadığı ama annesi yapsa şımarıklıkla kötü olduğunu söyleyerek bir kaşık alıp bırakacağı türden yemekler, aşçıların hızlı ve otomatikleşmiş hareketleriyle tabaklara dolduruldu. Kimsenin hakkını yememek gerek, etraftaki herkes çok güleryüzlü ve yardımcılar ama yemeğini aldıktan sonra nereye oturacağının bile bir sırayla görev olarak söylenmesinden rahatsız o da. Tamam, zaten disiplinli bir ailede yetişti, zaten hiçbir zaman öyle kafasına estiği gibi davranabilen biri değildi. Ama mesela evdeki satranç takımının piyonları ve cam misketlerden biriyle halının üzerinde hayali futbol maçı yaparken, ekmek arasında taze fasulye yiyeceği zaman kimseden çekinmesine gerek yoktu. Biraz kafası karışık açıkçası.
İşte bu yüzden saçma olan herşeyi doğru kabul edeceği bir paralel dünyaya zorunlu geçiş yapmış durumda. Kısa bilgiler veren öğretmen birkaç aylığına burada hep birlikte kalacaklarını, ardından yeni binanın bitmesiyle birlikte küçük odalara paylaştırılacaklarını anlattı. Sabah kalk saatinden ve uygulanacak programdan bahsetti. Şimdi artık uyku zamanı. Yanlış hatırlamıyorsa, üçyüzden fazla küçücük çocuk o koca salonda birlikteler. Neredeyse tamamı hayatlarında ilk defa ailesinden ayrı tek başına kalacak. Öğretmenin son direktifiyle birlikte ışıklar kapatılıyor. Çocuk haylazlığıyla şakalaşıp birbirine laf atanlar eğlenirken, bizim çocuk ranzanın alt kattaki yatağında doğrularak pencereden dışarı bakıyor. Zifiri karanlıkta bahçe duvarlarının arkasını görmek çok mümkün değil ama oldu olası kuvvetli olan hayal kurma yeteneğiyle babasının gittiği yolu canlandırmaya çalışıyor. Hayatının o zor döneminde de hep kurtarıcısı bu hayal kurma yeteneği olacak zaten. Sıkıştığı anlarda bu dünyadan kaçarak iyileşmenin en kestirme yolunu erkenden keşfetmiş. Zararsız ve kendi başına. Tamam, ailesi herşeyi onun iyiliği için düşünüyor elbette. Ama yine de içinde bir burukluk var. Aslında çok da ağlak bir çocuk olmasa da, gözlerinde hafifçe birikmeye başlayan damlaları hissediyor. Diğerlerinin nasıl da o kadar eğlenebildiklerini anlamaya çalışıyor. Acaba babasında eksik olan neydi, yoksa diğer babalar gitmeden önce son bir kez çocuklarının kulağına gizli bir sırdan mı bahsettiler? Neden o da diğerleri gibi hissedemediğini düşünüp, esasında biraz da babasını suçlamaya doğru yol alırken, tüm yatakhane sessizliğe bürünüyor ansızın. Çok garip. Sanki biri çıkıp da susmalarını söylemiş gibi. Dahası, sanki o yaştaki çocuklar bir başkasının sözünü dinleyecekmiş gibi.
Birkaç saniye süren ama muhtemelen hepsine çok çok daha uzun gelen sessizliği yatakhanenin uzak köşesinden gelen ağlamaklı bir titrek ses bozuyor.

"Ben annemi özledim!"

Bombayı ateşleyen fitil. Bir anlık herşey. Tüm yaşamının aslında gerçekten bir saniyede tam tersine dönebileceğini öğreten, ücretsiz görünümlü ama ağır bedelli ilk hayat dersi.
Önce tek bir hıçkırık.
Sonrasında üçyüz kadar çocuğun neredeyse hepsinin birden ağlamalarıyla inlemeye başlayan kocaman salon.
Ama o ağlamıyor. Garip. Oysa daha sadece dakikalar önce hepsi eğlenirken, o ağlamamak için çaba gösteriyordu. Birden neyin değiştiğini bilmiyor. Ama o andan sonra hayatının asla eskisi gibi olmayacağını anlamış durumda. İçinde ne yaşarsan yaşa, bir şekilde atlatacaksın. Atlatmak zorundasın, kural bu. Sorunu büyük yapan ne kadar sen isen, çözüm de o kadar sende. Uzaklarda arama. Muhtemelen sonraki yıllarda hep sorumluluk taşıyan görevleri ona vermeleri de bu ikna yeteneği sayesinde olacak. Herkes ağlarken o sapasağlam ayaktaydı. Güçlü görünmek gibi bir isteği yoktu aslında ama o misyon bir saniyede üzerine yapışıverdi işte. Sonrasındaki yıllar boyunca da istese de üzerinden atamayacağı bir yafta gibi. Dışarıdan çok kolay görünen ama içteki mücadelesi hiç bitmeyen. Ve bazen herkesin bundan cesaret alıp, ona aslında taşıyamayacağı ağırlıkları bile yüklemekte çekinmemesini sağlayacak olan.


Sahne: İç. Gece. Sonbahar akşamı ama hava berrak, pencereden bakıldığında ay ve yıldızlar rahatlıkla seçilebiliyor. Evde o akşam hiçbir aydınlatma kullanılmamış, sadece köşede yanan bir mum var.

Son birkaç hafta içinde yaşadıklarını düşünüyor. Burçlara ve astronomiye hiçbir zaman ilgisi olmadı. Uzun yıllar önce yatılı okuldayken böyle şeyler safsata olarak tanımlanmıştı onlara. Aslında orada öğretilen çok şeyi bir süzgeçle temize çekti ama belki de bazı izler yer etmiştir farkında olmadan. Öyle ya da böyle, etrafındaki herkeste benzer sıkıntıları görmeye başladığına göre, gerçekten yıldızlarda bir şeyler değişiyor olmalı bugünlerde.
Tam da bilim insanlarının bir göktaşına uzay aracı göndermeyi başardığı günler. Kendi kendimize uzayın dengesini bozuyor ve sonra da bunun bedelini kendimiz ödüyor olabilir miyiz acaba? Herşey mümkün, insanevladından her türlü düzenbozuculuk beklenir, doğamızda var.
Dertleri bitmiyor insanların. Etrafımdaki herkesin irili ufaklı şikayetleri var. Hiçbirini diğeriyle karşılaştırmıyor, kimseyi kimseyle yanyana koymuyorum. Herkesin hassasiyetlerinin bambaşka olduğunu, bana dokunmayanın seni altüst edebileceğini ve bunun da normal olduğunu çoktan öğrenmiş durumdayım. Ama öğrendiğim bir şey daha var. Her şey önünde sonunda bitiyor, hayatını esir aldığını düşündüğün tüm acılar yerini bir zaman sonra bambaşka duygulara bırakıyor. Dilersen kendini o acı yumağının içinden çekip almayı başarabiliyorsun ve bu çok değil, sadece biraz hayal gücü gerektiriyor. Kimsenin haberi olmasına gerek yok, sen o kalabalık acı yumağına sırtını dönüp, onlar kendi içlerinde kapışırken pencereden dışarıdaki patika yola bakabiliyorsun. Arkanda bambaşka bir dünya dönerken, sen bir anlığına ayrı bir dünya yaratıp kendini orada iyileştirebiliyor ve tamam olduğunda yeniden dönerek kaldığın yerden devam edebiliyorsun. Üstelik sen geri döndüğünde, herkes ve herşeyin yıpranmışlığından da kurtulmuş oluyorsun.

Çok mu betimleme yaptım, çok mu gereksiz karmaşıklaştırdım durumu? O zaman şöyle söyleyeyim size; gidenin ardından uzun uzun bakmak onun geri dönmesini de, senin olmasını da sağlamıyor. Sesini duyurabileceksen çağır, koşup yakalayabileceksen dene ama hayatını, olmasını umarken parmaklarının ucundan kayarak uzaklaşmış şeylerin peşinde bekleyerek geçirme. Anılarının hakkını ver, zamanı geldiğinde hüznünü de gerçekten dibine kadar yaşa ama yoluna devam etmeyi de ihmal etme. Yani anılar kadar anların da kıymetli olduğunu aklından çıkarma. Gücün ne kadar olursa olsun, şartlar ne kadar izin verirse versin, hayatın tadını çıkartmak için hep birilerinden daha fazla şansın olduğunu unutma.

Tamam, biraz çokbilmişilik yaptım sanki herşeyimi çözümleyebiliyormuşum gibi. Fakat deniyorum. Bazen başarıyor, bazen çuvallıyorum. Ama denemekten, herşeye rağmen tutunmaya çabalamaktan vazgeçmiyorum. Ve şükretmekten de... Bunu, yıllar boyunca çocukluk hayatına sokulan çomaklara rağmen her seferinde o pencereden uzun uzun bakarak o yolu umutla izlemiş biri olarak söylüyorum. Ben deniyorsam, sen de denemelisin. Ben yapabiliyorsam, sen de yapmalısın.

Bil ki, o uzak patikalar da senin yolun oluyor ve o yolun makus kaderini de sen değiştiriyorsun sonunda.
Pes etme, vazgeçme.

Herşey senin için..

7 Kasım 2014 Cuma

Sen Çok İyi Birisin!

Sen Çok İyi Birisin!

Ne yaparsam yapayım beni affedersin. Bu yüzden sana rahat davranabilirim. Özen göstermeme hiç gerek yok. Kırılman ya da üzülmen önemli değil, nasıl olsa sen onu bir şekilde tamir edersin. Etmek zorundasın.
  
Sen Çok İyi Birisin!

Başkalarına yapamadığım hataları sana yapabilirim. Beni çekersin, idare edersin. Her zaman alttan alan bir halin var, neden ben olayları bir de senin tarafından düşünmek zorunda kalayım ki? Böyle iyisin.

Sen Çok İyi Birisin!

Gitmek istesen de gidemezsin, gitsen de ne zaman istesem bana yine dönersin, ceptesin. İstediğim gibi davranabilirim sana. Hayatımdaki gelişmelere göre istediğim zaman merkeze alıp, istediğim zaman uzakta tutabilirim seni. Sesini çıkartmazsın. Bunun sebebini sorgulamaya gerek duymuyorum.

Sen Çok İyi Birisin!

Kendi başına bir hiçsin, bana muhtaçsın. Ben olmadan bir değerin yok, benim yanımda değilken hayatında bir anlamın olamaz. Sakın beni de dahil ettiğin kararları kendi başına almaya kalkma ama ben seninle ilgili yaparım. Etrafımda dolaşmalısın, bana tabi olmalısın. Yani buradan öyle görünüyor, benim için burasını bilmek yeterli.

Sen Çok İyi Birisin!

Benden hoşlandığının farkındayım. O yüzden gözlerine perde inmiş olmalı. Sana istediğim herşeyi yaptırabilir, seni kenarda yedekte tutabilirim. Gerektiğinde iki mavi boncukla hemen devreye girersin nasıl olsa! Kararlarıma saygı duyup bir adım geride mi durmak? Beni hiç ilgilendirmiyor!

Sen Çok İyi Birisin!

O kadar iyisin ki, sende karizmatik ya da havalı bir şeyler göremiyorum. Değerli görünmüyorsun gözüme. Olduğun yerde öyle kal. Sakın ola herhangi bir konuda benden daha iyi olduğunu düşünme, seni vazgeçirmek için elimden geleni yaparım. Vazgeçersin.
  

Ben İyi Biriyim!

Evet, ben iyi biriyim. Ve bu yüzden sen, art niyetli uyanık arkadaş, bana her "Sen Çok İyi Birisin" dediğinde yukarıdakilerden birini söylemeye çalıştığını çok net anlıyorum ama anlamamış gibi yapıyorum. İdare ediyorum aslında seni. Bilsen kızarsın bana. Beni suçlu çıkartmak konusunda gerçekten çok yeteneklisin. Öyle ki, iyi biri olduğum için aslında, beni kötü olduğuma bile inandırabilirsin neredeyse! Ya da, sadece sen kendini iyi hisset diye öyleymiş gibi davranabilirim.

Ben durduk yerde insanlara zarar vermek için uğraşmam. Kendi durumum ne olursa olsun, başkalarının mutluluğunu önemserim. Elimden gelen ne varsa onlar için yapmaya çabalarım. Ama bu bir ezik ya da elinevurekmeğinial insan olduğum anlamına gelmez. Sınırsız iyilik çabalarım, suistimal edildiğimi farketttiğim ana kadardır. İçimdeki kötüyle tanışmak istemezsin!

Tabi şunu da belirtmem gerek; esasında zannettiğin kadar aptal da değilim. Yani sen "Oh nasıl da yutturuyorum, ne kullanıyorum be!" derken, ben sana bunun böyle olmadığını anlatabileceğim en uygun algı seviyesine ulaşmanı bekliyorumdur. Ve inan bana, bazen o seviyeye ulaşılması zaman alıyor! Dahası, oraya ulaştığında, bana ulaşabilmek için çok geç kalmış oluyorsun. Deneyimlerimle konuşuyorum, olmuşluğu var.

Ya da belki de huzurlu bir hayat yaşamak istiyorum ve bu yüzden görmezden geliyorum. Çünkü biliyorum ki, tam da benim gibi iyi insanların sana attığı görünmez tokatlar şaşırtıyor seni en çok. Ama gerçekten öyle bir yükü taşımaya hiç niyetim yok, huzurumu bozmama sebep olamayacaksın. Hay Allah, aslında o kadar da iyi bir insan değilmişim, gördün mü!

Şimdi dostum, gel hadi ortada bir yerde buluşalım. Yani olması gerekeni yapalım.
Yukarıdaki tüm maddeleri unutup, bana bir de şöyle bakmaya, "Sen Çok İyi Birisin!" derken beni şöyle görmeye ne dersin:


Sen Çok İyi Birisin!

Her zaman kendinden önce beni düşündüğünün farkındayım. Benim için fedakarlıklar yapmaktan hiç çekinmiyorsun. Bazen seninle ilgili olmayan bir konu hakkında nasıl bu kadar endişelenebildiğini, sana anlattıklarımı karşımda sanki sen yaşıyormuşsun gibi dikkatle dinlediğini ve çözüm üretmeye çabaladığını şaşkınlıkla izliyorum. Ve en önemlisi, bunun ne kadar değerli olduğunu biliyorum. Senin de kendine ait bir hayatın olduğunu aklımdan çıkartmıyorum ve buna saygı duymamın, seni sevmem kadar önemli olduğunu biliyorum. Seni sömürmeye çalışmıyorum ama gerçekten ihtiyaç duyduğum anda kendi önceliklerini bir kenara bırakıp, benim yanında olacağını biliyorum. Daha fazlasına ihtiyacım yok. Kendi hayatlarımızı kesiştirdiğimiz noktalarda benim yanımda olman yeter, hayatını ele geçirmeye niyetli değilim.
Sen çok iyi birisin. Ve ben bunun değerini bilecek, seni aptal yerine koymaya çalışmayacak kadar akıllı biriyim.


Bak bu söylediklerini sevdim gerçekten. Şimdi seni daha çok önemsiyorum ve şimdi sana daha çok iyilik yapmak için çabalayacağım.
En baştan başlayalım mı?

22 Ekim 2014 Çarşamba

10 Farklı Spor Salonu İnsanı


Hikayeye biraz geçmişten başlayalım.

Lise yeni bitmişti. Bir erkek lisesinde okumuştum ve üniversiteye başlar başlamaz arayı kapatmak gibi bir hayalim vardı, kısa sürede çok fazla kız arkadaş edinmeliydim! Ama daha önce fiziksel görüntüme önem vermeye hiç gerek duymamış olduğum için, bıngılite oranı oldukça yüksek bir vücudum vardı. Şişko sınıfına mensuptum yani açıkçası. Bu durumu tersine çevirmem gerekiyordu. Bir dönem sıkı bir programla vücut çalışmış olan abimle birlikte Kızılay’daki küçük bir spor merkezine başlamaya karar verdik.

İlk birkaç gün vücudum öylesine şaşırmıştı ki, sürekli başım dönüyor ve midem bulanıyordu. Sonra yavaş yavaş alıştım ve bir-iki hafta içinde minnak kaslarım bile oluşmaya başladı. Azimli ve düzenli bir şekilde bana verilen programı uyguluyordum. Fakat bir gün, salonun pazı dolması hocası hışımla yaklaşıp ”Sen bi gelsene” diyerek beni bir odaya çağırdı. Parmaklarını gözüme sokacak gibi uzatarak “Bana bak, senin gözler fazla fıldır fıldır dönüyor!” dediğini hatırlıyorum. “O gözler yerinde dursun, baktığın kız benim kız arkadaşım” diye mesajını vererek noktayı koyup, kapıyı da çarparak çıkıp gitti. Öyle kalakalmıştım. Oysa hocanın bilmesi gereken önemli bir ayrıntı vardı. Miyoptum ben yahu! Zaten 3-5 metre ötedeki herşey benim için aynı silüetti, neyi nasıl ayırdedip de fıldır fıldır döndüreceğim ki gözlerimi? Al işte, sana nurtopu gibi bir travma...
Sinirlerim bozulmuştu. Sonrasında abimin duruma müdahelesinin de katkısıyla meselenin pek de zannedildiği gibi olmadığı anlaşıldı, hoca özür diledi ama ben o haftadan sonra salona gitmedim ve hayatımın sonraki hiçbir döneminde düzenli spor yapmadım.

10 Ekim 2014 Cuma

Sır Tutabilir Misin?


İkibinli yılların başlarındayız.
Radyo Mydonose'da yayın yapmanın dışında yeni görevlerle de ilgileniyorum. Kısıtlı bir ekipten oluşan departmanımızla iki radyonun neredeyse tüm projelerini yürütmeye çalışıyoruz. Mütevazı olmaya niyetim yok, yaptığımız işlere şimdi dönüp de baktığımda aklım almıyor gerçekten. O kadarcık ekiple böyle büyük projeleri nasıl çıkartabildiğimize hala inanamıyorum! Cevap çok açık belki de; ben çok sevdiğim bir işi yapıyordum ve çok güvenebildiğim (esasında hayalleri tam olarak bu olmasa da, en azından beni mahcup etmemek adına) işleri aksaksız yürütebilmek için fedakarca çalışan ekip arkadaşlarım vardı. Doğruya doğru, ben “show business” işinde olmaktan delice keyif alıyordum (ki hala da öyle), onlar da birlikte bir şeyler yapıyor olmamızı seviyorlardı.
Birçok organizasyonla, radyonun uzun zamandır aşağıya doğru ivmelenmiş “rating”lerini tersine çevirmeyi başarmıştık. Çok sayıda etkinlikte adımız geçiyordu. Bazılarına sponsor oluyor, bazılarını bizzat biz yapıyorduk. Gerçekleştirdiğimiz partilerde o dünyaca ünlü meşhur DJ’lerden önce/sonra biz çalardık. Gerçekten çok eğlenceliydi, her nasıl olursa olsun sahnede olmak hep çok büyülüdür. Kaldı ki, o büyüyü bireysel olarak sahne arkasında da yaşıyorduk. Bu büyük partiler sırasında dünyaca ünlü pek çok DJ’le tanışabilmiştim. Hatta  etkinliklerimiz sebebiyle Türkiye’ye sık gelmeye başlamış olan bazılarıyla “naber panpa!” kıvamına yakın samimiyetlerimiz olmuştu!


İşte o gecelerden biri.
Bodrum’un ünlü kulüplerinden birinde sahne arkasındayız. Mekan gerçekten tıklım tıklım dolu, içeride kulüp DJ’i çalıyor. Birazdan önce ben, yaklaşık bir saat sonra da o DJ sırayla sahneye çıkacağız. Nedense o gün sessiz görünüyor. Farkettiğimi söylüyor ve sebebini soruyorum. “Oğlumu özledim” diyor bir çırpıda. Nasıl yani? Ama kimse bilmiyor onun bir çocuğu olduğunu! Nasıl da büyük bir haber, Entertainment Weekly havasındayım. Evliliği bile bilinmezken, o çocuğundan bahsediyor. “Bilmiyorsun tabi, neredeyse hiç kimse bilmiyor ki..” diyor. Daha da ileri gidip, bir süre önce boşandıklarını anlatıyor. Anlatmaya devam ettikçe cümle aralarına sıkıştırdıklarından, esasında zamanla tercihlerinin farklılığını keşfettiğini, sonunda bunu da açıkça eşiyle paylaştığını ve bu sebeple ayrıldıklarını anlıyorum. Üstüste bomba haberler! Konuşma sırasında menajeri katılıyor aramıza. O anlattıkça gözleri açılıyor. Kolundan tutup fısıldayarak “Ne yapıyorsun, bunları anlatmamalısın!” dediğini duyuyorum. “Ben ona güveniyorum.” diye cevaplıyor.
Mutlu oluyorum birden, gururlanıyorum açıkçası. Bir insanın güvenini kazanmış olmak, öylesine değerli ki!

Radyo ODTÜ’nün ilk yıllarındayız.
ODTÜ Radyo Topluluğu için etkinlikler düzenliyoruz. O dönemin kendi alanlarındaki birçok önemli ismini söyleşilere davet ederek kampüsle buluşturuyoruz. Herşey harika, keyfimiz çok yerinde. O isimleri öylesine iyi ağrılıyoruz ki, daha sonraları Ankara’ya yolları düştüğünde mutlaka bizi aramaya başlıyorlar. Onlardan biri de o dönemin televizyon yıldızlarından biri. O günlerde, dizilerdeki önemli isimlerden biriyle birlikte oldukları yönünde iddialar var ama gazeteciler onları bir türlü yakalayamıyor. Malum, şimdiki gibi değil o dönemler, zaten az sayıda yıldız isim var ve her adımları büyük haber değerinde.
Bir Ankara seyahati öncesi telefon açıyor ve görüşebileceğimizi söylüyor. Biz de ekipten bir arkadaşımla havaalanına onu karşılamaya gidiyoruz. Selamlaşma faslından sonra arabaya geçiyoruz. Biraz beklememizi istiyor. Birkaç dakika sonra sebebini anlıyoruz. O da ne! Uzaktan malum dizi yıldızı görünüyor, hızla gelerek arabamıza biniyor. Selamlaşıyoruz. Hareket ediyoruz ama şaşkınız tabi. O gün ülkede kaç tane magazin gazetecisi varsa, istisnasız hepsi bu haberin hayaliyle yaşıyor. Biraz sonra gülümsemeye başlıyorlar. “Çok mu şaşırdınız?” diyor. Aynı gülümsemeyi takınarak onaylıyoruz. “O zaman sizi daha da çok şaşırtalım mı? Biz evlendik!” Refleks olarak “Yok canım!” dediğimi hatırlıyorum. Vardı, yoktu, oldu, olmadı, derken çantasından evlilik cüzdanını çıkartıp uzatıyor. Gerçekten de evlenmişler! Memleketin magazin bombası yan koltuğumda oturuyor. Yalan yok, heyecanlanıyorum. Ama öylesine rahat paylaşıyor ki bunları, bize katıksız güvendiği çok açık.
Mutlu oluyorum birden, gururlanıyorum açıkçası. Bir insanın güvenini kazanmış olmak, öylesine değerli ki!

Dizi furyasının başladığı ilk dönemlerdeyiz.
Düşünün ki Seğmen Ağa popülaritesi henüz birkaç sene önce bitmiş ülkede! Yeni tanıdığımız kadın oyunculardan biri, zamanın en popüler dizisinde başrollerden birini oynuyor. Dizinin şöhreti sayesinde popülaritesi o kadar yüksek ki, çeşitli firmalarla sponsorluk anlaşmaları yapmış durumda. Onlardan birinin düzenlediği imza günü için Ankara’ya geliyorlar. O yıllardaki menajeri arkadaşım olduğu için onlarla önceden buluşuyorum. Etkinliğe kadar geçen süre içinde sohbetimiz de ilerliyor, samimi bir arkadaş ortamı oluşuyor. İmza günü etkinliği gerçekleşiyor. Son fotoğraflar da çekildikten sonra masadan kalkmadan önce bir çırpıda masadaki tükenmez kalemlere uzanıyor, bir tomarını çantasına atıyor. Fısıldayarak “Sen de alsana!” dediğini duyuyorum. Tavır çok garip, dahası kalemler de en uyduruk markette bile bulacağınız en en ucuzundan, özel bir ürün değil yani. Sonuçta ortada çok tatsız bir durum var. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemiyorum. Öyle kalakaldığımı gören arkadaşım yanıma yaklaşıp “Böyle bir huyu var, idare et.” diyor tedirginlikle. Ne büyük bir olay aslında. Acı bir gülümseme yapıştırıyorum yüzüme. İkimiz de bu konuyu bir daha hiç açmayacağımızı biliyoruz.
Mutlu oluyorum birden, gururlanıyorum açıkçası. Bir insanın güvenini kazanmış olmak, öylesine değerli ki!


Bu hikayeleri anlatmamın net bir sebebi var. Olaya ünlüler hakkında başkalarının bilmediklerini bilen insan profilinden bakmanızı istemem. Zira, sözkonusu o olduğunda, sanatçı menajerlerinin, basın danışmanlarının anlatacak ne büyük hikayeleri vardır ama bu durum, o mesleğin gereklerinden biridir, onlar zaten herşeyi bilen ama hiçbir şeyden bahsetmeyen insanlar olmak durumundadırlar. Bir zorunluluk halidir yani. Oysa, böyle bir pozisyonda değilken bazı şeyleri duymazdan, görmezden gelmek başka bir durumdur.

Sır tutabilmek dünyadaki en büyük erdemlerdendir. En dibindeki insan da olabilir, sadece birkaç dakika once tanıdığın biri de, farketmez, değeri değişmez. Bazen hissedersin çünkü; yeni tanıdığın birinin sadece bir bakışında bile ona güvenebileceğini, birkaç küçük ama önemli hikayeyi ona anlatmanın sana çok çok iyi geleceğini hissedersin. Yoktur bir mantığı ama bazı insanlarda vardır işte bu büyü. Hissedersin, güvenirsin ve paylaşırsın. İşte o yüzden, en dibindeki insan da olabilir, sadece birkaç dakika once tanıdığın biri de, farketmez, biri seninle bir sırrını paylaştıysa, o güvenin karşılığını vermen gerekir. İnsan olmak budur.
Ve esasında, bu kadar ağır bir yük olmasına rağmen, en basit insanlık sınavı budur.
Eğer sana bu değeri veren birine ihanet edersen, yaşamında yaptığın hiçbir “büyük”lük beş para etmez.

Unutma ki, inanıldığın kadar değerlisin, ederin kadar büyüksün.

Asla ucuz olma!.

(Hikayelerin kahramanlarının isimlerini paylaşmadığım için beni anlayacağınızı umuyorum...)

24 Eylül 2014 Çarşamba

Sevda


Kaç yaşımdaydım hala bilmiyorum.
Hiç sormadım. Hiç öğrenmek istemedim. Öğrenmeyerek kaçabildiğimi sandım belki de. Okul çağımda olmadığımı biliyorum. Ama çok küçük de değildim sanırım. Hayal meyal bazı sahneleri hatırladığıma göre, en azından üç beş yılı devirmiş olmalıyım yaşamımdan. Belki de algılayamayacağım kadar küçüktüm ama bir şekilde bilinçaltım bunları yaşadığımı ve hatırladığımı hissettiriyor bana.

8 Eylül 2014 Pazartesi

Şükretmek İçin Senin (Kimbilir) Kaç Sebebin Var?


Hatırlar mısınız; uzun yıllar önce posta kutularına bırakılan, “Bu mektubu fotokopiyle çoğaltıp sen de 10 kişiye göndermezsen şunlar şunlar olacak, başına da şöyle olaylar gelecek” şeklinde absürd finalleri olan ve günümüz spam e-posta’larının ataları sayılacak mektuplar vardı. İşte ben şimdi anlatacağım saadet zincirine benzeyen akımları da o mektup furyasıyla bir tutuyorum ve o yüzden genelde hep kayıtsız kalırım. Ancak bu tür davetler hayır diyemeyeceğim birilerinden gelince seçeneklerim tükeniyor.

Geçtiğimiz hafta, her daim sürprizlerle dolu arkadaşım Mine, Facebook’ta benimle birlikte 3 kişiyi etiketleyerek bize bir görev verdi. Buna göre, 3 gün boyunca her gün şükretmemize sebep olan üçer şeyi yazacak ve sonunda biz de 3 kişiyi görevlendirecektik. (Esasında bu iş doğrudan Mine’den çıkmış bile olabilir, şaşırmam!)

(Ekleme: Facebook'ta kendimce "görevlendirdiğim" ve yıllardır tüm yazdıklarını hayranlıkla takip ettiğim şahane arkadaşım Dilara da orada paylaştıklarını bloguna taşıdı. Mutlaka okumanızı öneririm.
Bir ekleme daha: İşte beklediğim buydu! Her yaptığından ve yazdığından ilham aldığım İmge'nin şükürleri de blogunda, kaçırmayın!)

Başlangıçta pek hevesli olmadığım bu görev, içine girdikçe ilginç bir yüzleşmeye dönüştü. Yazdıkça, etrafımdan birçok arkadaşım da benimle birlikte bu sürecin içine girip beni teşvik ettiler. Ben de esasında sadece Facebook sayfamda paylaştığım bu 9 maddeyi buraya da taşımak istedim.
Ne de olsa hepimizin hayatları birbirine fena halde benziyor çoğu zaman.


İlk gün ilk paragrafta belirttiğim gerekçem şuydu:

Bunları yazmanın ve herkesle paylaşmanın, bazı şeyleri daha net farketmemi sağlayacağını biliyorum. Ayrıca sonuna kadar inandığım bazı gerçekler der ki; bir kişi değişirse, herkes değişir. Dahası bir kişi hayatında biraz daha mutlu olursa bu herkesi etkiler, çünkü mutluluk bulaşıcıdır.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir İki Üç, Tıp!


(Nisan 2014; Los Angeles sokaklarında yağmurlu bir gecede, yolun ortasında dizlerinin üzerinde çökmüş ağlarken görülen adama ve onun hikayesinin kahramanına ithafen...)

13 Ağustos 2014 Çarşamba

E-Bilet Sektöründe Destek Hattı Yönetmek!


Hatırlarsınız, bir dönem “Call Center Diyalogları başlığıyla internette dolaşan ve konuyla ilgili ilgisiz herkesi yerlere yatıran eğlenceli diyaloglar vardı. Çoğunuz o diyalogların bir kısmını Len atıyonuz, yemedik hadi ama komik neyse ki!” diyerek okudunuz ama aktif olarak o sektörün içinde olan bizler okurken biraz içimiz acıyordu. İnanmakta zorlansanız da Şimdi o pencereyi çift tıklatın ve açın” denildiğinde gerçekten bilgisayar masasının yanındaki oda penceresine çift tıklayarak ardından açan insanlar vardı. Size bunu söylemek istemezdim ama hala da varlar!

Çalışma hayatım boyunca çeşitli kurumlarda FAQ-SSS metinlerini bizzat hazırladığım ve Destek Hattı operasyonlarının yönetiminde aktif olarak görev aldığım zamanlar oldu. Keza çeşitli dönemlerde konser, tiyatro, sinema ve diğer etkinliklerden, otobüs-uçak bileti satışı yapan e-ticaret sitelerine kadar benzer kurumların aynı departmanlarını yöneten arkadaşlarımla paylaştığımız anlardan da bol malzemelerimiz var.
Özellikle e-bilet sektörü ağırlıklı aşağıdaki 33 sıradışı talepten oluşan listeyi Bilkent Üniversitesi’nde bir söyleşide kısmen kullanmıştım, burada da eklemelerle üzerinden geçmiş olalım.
(Aslında ilk soruda olduğu gibi bazıları gerçekten çok merak edilen ayrıntılar. Türkiye’de e-bilet sektörü ile ilgili bir yazıyı daha sonra eklemeyi planlıyorum.)

8 Ağustos 2014 Cuma

Sosyal Medyada İleti Beğenmenin 15 Altın Kuralı(!)


Doğrudan konuya girelim. Sosyal ortamlarda bir şeyler beğenilirken (“like”lamak!) emin olun akıllardan çok fazla şey geçebiliyor. Hayatın her yanında olduğu gibi burada da hassas dengeler var. “Yok canım!” dediğinizi duydum ama duymazdan geliyorum. Biraz ironiden kimseye zarar gelmez.

Ben “sen” diye anlatıyorum ama lütfen alınganlık yapmayın, sizin değil de, karşınızdaki insanların tanımlandığını düşünün ('bizim bi arkadaş" stayla!). Emin olun bu tiplerden etrafınızda zannettiğinizden de çok var…
Öte yandan lütfen sabırlı olun; bu sefer sosyal medya karakterleri yazımdaki kadar acımasız davranmadım, sonuncu madde tam sizsiniz!

Buyrunuz...

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Dünya Senin Etrafında Dönüyor!...


Uyarı: Bu bir kişisel gelişim yazısı değildir, aksine bazı noktalarda dibe vurma ihtimali bile vaat edebilir. Ama sonu güzel bitiyor sanırım… Aşağıdaki "italik" açıklama paragrafı ise tamamen bireysel, hiç okumadan atlayabilirsiniz.

Bu ve benzer içerikteki yazılar için zorunlu ön açıklama: Bu yazının başına bir ön açıklama paragrafı koymak boynumun borcudur. Çünkü artık bu konuda sanırım biraz daralmaya başladım. Sanki yazdığım her şeyin birilerine -çok afedersiniz terbiyemi bozuyorum- laf sokmak için yapılıyormuş gibi davranılması durumu sözkonusu. Açık olmak gerekirse, her yazıdan sonra bir süreliğine küsen ve tavır yapan arkadaşlarımla ya da o yazıdan kısa süre önce tanışmış olduğum birinden aldığım yorumla uğraşmak beni gerçekten yoruyor. Yani, hayatımdaki en sevdiğim özelliğimin etrafı gözlemlemek ve onu kendimle harmanlayarak herkesle ilgili bir şeyler karalamak olduğunu daha nasıl kanıtlayabilirim acaba? Sözgelimi, içinde onlarca hikaye olan bir kitap yayınladım, eğer onların hepsinde anlatılanlar sadece ben olsaydım, şu anda İsviçreli bilim adamları beni bir odaya kapatmış ve yaptıkları tespitlerle tarih yazıyor olurlardı. Bunu daha fazla nasıl anlatabileceğimi bilemiyorum. İşte tam da bu sebeplerle, yaşamımın adeta etrafımdaki bazı insanlar tarafından kelepçelenmiş durumda olduğu hissine kapılıyorum. "Başkaları ne der ki" dememeyi, umursamamayı öğreneli çok çok uzun zaman oldu ama dostlarının üzülmesine kayıtsız kalamıyorsun işte. Hele de etrafın alınganlık katsayısı her geçen gün artan bir kalabalıkla doluyorsa, vay ki ne vay!
Ama bak dostum, şimdi söyleyeceğim özellikler konusunda ikimiz de ortalamanın biraz üzerindeyiz, kabul, ama ne sen dünyanın tek önemli insanısın, ki etrafında yapılan her şeyin öznesinde sen olasın, ne ben dünyanın en "kezban" adamıyım, ki hayatım hep "dur bakayım, bu tamam, şimdi de kime atar yapsam acaba" diye geçsin. Ha, ama okurken "ulen bu benim galiba" hissini benden bağımsız olarak yaşıyorsan, e ona ben bir şey yapamam. O zaman  kendini şöyle bir silkelersin ve sen, ben, onlar hepimiz daha mutlu oluruz. Silkelemezsen ben, onlar bir şey kaybetmeyiz, sen daha az samimi bir hayat yaşarsın. Benim şahsi tavsiyem, hiç kimsenin hayatı "ben" merkezinde bu kadar ciddiye almaması. Kendini mutlu etmek istiyorsan, biraz da etrafına çalış bence, şaşkınlıkla göreceksin ki yine "ben" kazanacak.
Bir de, sen daha aklından geçirmeden söyleyeyim, benim de çok ciddi zaaflarım ve hatalarım var. Bazen burada yazdıklarımı yaptığım da oluyor inan ki. Ama beylik iddialarım yok en azından kendimle ilgili, buradakiler sadece durum tespiti, o kadar. Katılırsın, katılmazsın, olduğundan fazla anlam yüklemeye gerek yok.
Bir daha böyle bir açıklamaya ihtiyaç duymamak ümidiyle, selametle...


Dünya senin etrafında dönüyor!

Hayır, sana söylemedim. Öyle hemen havalara girme. Gerçi kendini bu yazının öznesi hissetmeyeceksen ya da şimdi anlatacaklarıma "evet ya, ben de" demeyeceksen, rahatlıkla sen de üzerine alınabilirsin şimdi söyleyeceğimi, zira bu durumda tam da beklenen örnekle konuya girmiş olacağız. Evet, herkes dünya sadece onların etrafında dönüyormuş gibi davranmanı bekliyor. Yani, çıkıp da onların yüzüne karşı bunu doğrudan söylemeyeceksin ama sanki bu cümleyi haykırarak Hipokrat yeminini kayıtlara geçmiş biri gibi, tam olarak bu cümlenin gerektirdiği şekilde davranacaksın. Eğer o eksenden yarım santim kayarsan, yemininin doğası gereği her türlü imaya, tavra, hakarete maruz kalmayı hak etmiş olduğun bir ceza olarak kabulleneceksin ve yeminine kaldığın yerden devam edeceksin. Öyle aman itiraz etmekmiş, tepki göstermekmiş, haksızlığı haykırmakmış, empati yalvarmakmış, sakın böyle ihtimalleri aklından bile geçirme. "Hata"nı anla ve devam et, çünkü bunu sana söyleyen olmak istemezdim dostum ama dünya senin etrafında dönmüyor, onların etrafında dönüyor. Onlar kim mi? Bilemem ki... Zaten bilsem de söyleyemem, zira dünyaonunetrafındadönüyor Tanrıları bana böyle bir hak vermedi, ben kendi başıma düşünemem, karar veremem, uygulayamam, konuşamam. Ancak onlar bana neyi nasıl düşünebileceğimi söylediklerinde onu öyle düşünebilirim ben. Çünkü benim esas görevim onların hayatında bir yancı olmanın gerekliliğini layıkıyla yerine getirmek, o kadar. Bunun dışında sana söyleyebileceğim tek şey, onları öyle çok da fazla uzaklarda aramaman gerektiği...

Peki nasıl oluyor da dünya onların etrafında dönüyor?
En büyük özellikleri sen yaparken hata olan şeylerin, onlar yaptığında normal olması. Bu cümleyi bir kez de tersinden okumalısın bence. En büyük özellikleri, onlar yaparken normal olan şeylerin sen yapınca abartılı birer hata olması. En basitinden başlayıp sınırları zorlayabilirsin. Seni hiç aramayan arkadaşın, ilk buluşmanızda sana hayırsızlıktan başlayıp karakter çözümlemesine uzanarak hesap sormaya kalkışabilir. Şaşırma, dünya onun etrafında dönüyor.
Yaşamınızdaki (ortak ya da bireysel) herhangi bir detayla ilgili sen yapmak istediğinde (ya da aslında istemediğinde) "Eee ama sen de yani!" şeklinde hakkında kesilecek ahkamlarına sebep olan durumlar, onlar sözkonusu olunca basit ve sıradan, genelgeçer yorumlardır. Malum, dünya onun etrafında dönüyor!
Belki sana da zarar veren büyük ve aleni hatalarını ona ifade etmek için dünya tarihinin icat edilmiş en naif kelimelerini bulmana rağmen, sana o cümleyi kurduğun an itibariyle hayatı zindan eden o kişi, senin hiçbir hatan ya da sorumluluğun olmayan anlarda bile hiç tartmaya gerek duymadan en özensiz kalıplarla seni acımasızca suçlayabilir. Dedik ya, dünya onun etrafında dönüyor.
Uzatmayayım, nasıl olsa çok net anlaşıldı, sadece an itibariyle bulunduğumuz mecradan bir örnek daha vereyim o zaman. Burada aklımdakini net olarak betimleyebilmek adına sıraladığım birkaç örneğe "ööeeehhh, bu da şimdi bir şey mi yazıyor yani" yapan muhterem (ki aslında takip bile etmiyordur seni, yersen), bilumum profillerine ilkokul düzeyi eğreti varoş yorumları sıralayıp, "like"lamazsan sana inceden nefretle bedelini ödetmeyi planlayabilir. Normaldir, kabullen, dünya onun etrafında dönüyor.
Bak bitemedim. Mesela bir de şu "sen çok özelsin" grubu var. Yani sana sanki onun için çok özelsin gibi davrananlar ve bunu da sık sık ifade edenler. Senin öyle bir talebin yok aslında, sen zaten arkadaşlığınızdan yeterince memnunsun. Ama daha fazlası varmış hissi veremeye bayılırlar. Kimisi gerçekten ona daha özelmiş gibi davranmana ihtiyaç duyduğu için yapar bunu, kimisi etrafındaki herkes onu çok özel zannetsin derdindedir. Gel gör ki, sana (altını çiziyorum, senin öyle bir isteğin, beklentin, talebin olmadığı halde) sanki çok özelsin, diğerlerinden çok çok başka bir yerdesin gibi davrananların, aslında etraflarındakilerin (hadi tamamına demeyeyim ama) neredeyse büyük bir çoğunluğuna aynı muameleyi yaptığını görürsün. Anlaşılan ona göre ya çok aptalsın, ya da hayranlıkla dolusun (!). Hele de karşı cins ise, belki gizli gizli aşıksın. Tabi ya, sen de bilmiyordun oysa! Dolayısıyla sana da birçoğuna yaptığı gibi özelmişsin hissi vererek seni de etrafında pervane edebilir, edebileceğine inanabilir aslında. Pervane demişken aklıma dönmek geldi. Evet, dünya onun etrafında dönüyor, biliyorsun değil mi?

Zaten farkındaysan herkes seni değiştirme, tam da kendi istedikleri şekle getirme derdinde. Kimse seni olduğun gibi kabul etmiyor. Senin için kafalarında bir kalıp belirliyorlar, seni ona tıkıştırmak için çabalıyorlar, sonra bir gün senin o kalıp olmadığın ortaya çıkınca da sanki sen aslında hep o kalıptaydın, ama şimdi değiştin, başkalaştın, onun sevdiği ve istediğinden farklı bir insan oldun gibi davranıyorlar. Bu suçlamaları, hatta hakarete varan analizleri kabul etmek zorundasın. Haksızlık mı? Yok canım ne demek o, çok değiştin sen, dua et ki o iyi bir insan ve seni yine de hayatında bir şekilde tutmaya devam ediyor. Gurur duy ve kabullen, ne de olsa dünya onun etrafında dönüyor ve sana da orada bir konum lütfetti! Kıymet bil.


Sana bir sır vereyim mi? Dünya eskiden zarif insanlarla, naif duygularla doluydu. Herkesin birbirine en az sevgisi kadar saygısı vardı. Bir kez ben diyen, iki kez sen deme gayretine düşerdi. Ama gel gör ki mehteran ruhlu tarihimiz, iki ileri bir geri kaderimizi iki bana bir sanaya çevirmekte zorlanmadı. Naif olmanın aşağılanma belirteci olduğu bir dünyadayız artık. Ve hayat bazılarımız için her zamankinden daha zor. Çünkü sen asla o maskeyi yüzüne takamazsın, sana öyle bir kod tanımlanmamış, kendine yabancılaşırsın. Hem zaten değişmemelisin, değişemezsin, değişirsen ödetirler bedelini. Sana öyle bir izin vermediler ve vermeyecekler. Hadi şimdi o cümleye alıştır kendini: Dünya senin etrafında dönüyor! Aman ha bir yanlışlık olmasın, ikinci tekil şahıs kullanacaksın, senin sözlüğünde artık birinci zavallı, gariban, ezik, naif tekil şahıs yok, sildiler attılar onu. Şimdi bir nefes al ve hadi söyle: Dünya senin etrafında dönüyor sahip!

Ben kim miyim? Hiç kimse. Ya da dünyanın dönmesini sağlayan tek kimse. Ay mıydı dünyanın etrafında pervane olup dönen? Öyle bir şeyler işte. Sadece hayatın karardığında, ihtiyacın olduğunda gökyüzünde ışık ihtiyacıyla görünen, onun dışında hayatında güneş varken, yolun açık ve aydınlıkken pek hatırlanmayan, umursanmayan, dikkate alınmayan! Ah aslında bilsen ki gel-git'ler hep o ay sayesinde...

Bunların hepsini koy şimdi kenara ve söyleyeceğimi dikkatle dinle lütfen benmerkezci dostum. O maskeyi taşımak konusunda belki benden, benim gibilerden, bizden biraz daha fazla yetenekli olabilirsin (ki bu maske taşıma hali ne derece gurur duyulacak bir meziyettir bilemem), ama iç dünyandaki bitmeyen kavgan açıkça, ayan beyan gözlerine yansıyor. Biz de esasında bunu anlayamayacak kadar aptal insanlar değiliz, sessizliğimizin kendimizce son derece geçerli ve tamamen iç barışla ilgili gayet akıllıca gerekçeleri var. Ve şunu bil ki, esasında dünya senin etrafında dönmüyor! Böyle bir dünya yok, hiç yoktu. Ne kadar erken uyanırsan, o kadar kazanırsın yaşamını. Bil istedim, bil istedik.

Biz mi? Dünyayı kimsenin etrafında döndürmeyen, hep beraber olağan akışıyla dünyayla birlikte dönen insanlarız.
Burası çok güzel, sen de gelsene?


Edit: Duygu, Selçuk Erdem aracılığıyla cevap hakkını kullandı, eklemezsem olmaz! :)


23 Temmuz 2014 Çarşamba

Amerika Seyahatinizi Kolaylaştıracak 12 İpucu



(Güncelleme - Ağustos 2017: Birkaç Amerika seyahatimin ardından 2014 yılında yazdığım bu yazı ve listelediğim notlar, geçen zaman içinde Google'da Amerika gezisi için blog tavsiyeleri arayanların ilk sayfada karşılarına çıkan bir popülerliğe ulaştı. Doğal olarak da yorumlarda ya da doğrudan e-postalarla çeşitli sorularla karşılaşmaya başladım. Zaman zaman bu başlığı kontrol ederek, önemini yitiren ya da eklenmesi gereken notlarla bu içeriği güncel tutmaya çalışıyorum. İlk birkaç paragraf kişisel bir giriş olduğu için dilerseniz doğrudan maddelere geçebilirsiniz. :) Umarım size de bir faydası dokunur. Sevgiler...)

Amerika’ya ilk seyahatim Radyo Mydonose’daki ilk dönemimizde bir eğitim için Boston’a gidişimizdi. O zaman elimizde bir program, havaalanında karşılamalar, her gün otelimizden alınmamız gibi belirli bir akış olduğu için her şey çok basitti. Tam 15 yıl sonra (evet, gerçekten ikinci seyahatim ilkinden tamı tamına 15 yıl sonra aynı güne rastladı!), yakın zamanda üç kez çeşitli sebeplerle Amerika seyahati gerçekleştirdim. İş için gittiğim de oldu, gezmek için gittiğim de. Yalnız da gittim, üç kişilik bir arkadaş grubumuz da vardı. Bu süreçte tahmin edebileceğiniz gibi bazen ön hazırlık yaparken, bazen de bizzat yaşarken karşılaştığım birçok konuda iyi ya da kötü tecrübeler edindim.

3 Temmuz 2014 Perşembe

Sen Sosyal Medyada Hangi Karaktersin?


Devir değişti hanımlar beyler. Artık sadece sosyal hayatta bir kimliğinizin olması yetmiyor, sosyal medyada da kendinizi tanımlamalısınız. ICQ ve MSN ile başlayan sosyal medya yaşamımız arada Yonja’larla 80630’larla değişik tarzlara evrilirken, lise arkadaşlarımızı bulma heyecanına kapıldığımız Facebook’la bambaşka bir boyuta geçti. Şimdi, ortalama bir dünya vatandaşı olarak hepimizin (en az) birer Facebook ve Twitter hesaplarımız, bonus olarak Instagram, Foursquare, Google+, Pinterest ve benzerlerimiz var. Ve sosyal medya dünyasıyla birlikte hayatımıza bir de takipçi kavramı girdi malum. Dolayısıyla, daha çok takipçi çekmek için bir şeyler yapmalıyız! İşte bu yüzden hepimiz bilinçli ya da farkında olmadan sosyal medyada kimlikler oluşturmaya, hatta kullandığımız sanal ortama göre değişik karakterlere bürünmeye başladık.

14 Şubat 2014 Cuma

Adam Olmak!



Yıl 2001.

32. Avrupa Basketbol Şampiyonası Türkiye'de gerçekleştiriliyor.
Normalde güreşten ve futboldan başka bir spora ilgi göstermeyen güzel ülkemiz için bu ilginç bir fırsat. Sponsorlar da olayın içine giriyor, Türkiye Garanti’nin ‘12 Dev Adam’ şarkısıyla tanışıyor. Almışız coşkuyu, son derece iyi maçlar çıkartarak ilerliyoruz. Bir önceki şampiyon İspanya bile duramamış karşımızda.
Çeyrek finalde rakip Hırvatistan. Son çeyreğe 20 sayı farkla yenik girdiğimiz maçta müthiş bir geri dönüşle ve son saniye atışıyla maçı uzatmaya götürüyor, kazanıyoruz. Ardından yarı finalde Almanya’nın karşısındayız. Bu defa Hidayet’in son 3 saniyeye girerken attığı mucize 3’lük ve final...
Finalde Yugoslavya'ya karşı tutunamıyoruz. 78-69’luk mağlubiyetle Eurobasket 2001’de ikinci oluyoruz ama bu şampiyona adeta Türkiye’nin basketbol kaderini değiştiriyor. Oyuna ilgi artıyor, genç oyuncularımız NBA’in dikkatini çekmeye başlıyor, kulüp takımları Avrupa şampiyonalarında başarılar elde ediyor.

Biz şimdi şampiyonanın öncesine gidelim.
Belki biz henüz farkında değildik ama belli ki takım büyük işler yapacağına çoktan inanmıştı. Müthiş bir konsantrasyon vardı ve yöneticiler basketbolcuları medyadan özellikle uzak tutmaya gayret ediyorlardı. Büyük televizyon kanalları bile oyuncularla röportaj yapma şansını pek de kolay bulamıyordu. Biz de Radyo Mydonose olarak Türkiye’de yapılacak şampiyonaya dikkat çekmek için birşeyler yapma isteğindeydik ama elimiz kolumuz bağlanmış durumdaydı.
Türkiye’nin grup maçları Ankara’da yapılacaktı. Uzunca bir kamp döneminden sonra maçların başlangıcına kısa bir süre kala takım Ankara’ya gelerek bir otelde kampa girdi. Ben o dönem radyoda akşam yayınları yaptığım için günümü değerlendirmek amacıyla Sports International’da işe girmiştim ve merkez ofiste çalışıyordum. Bir gün tesiste bir hareketlenme oldu ve ofise tam da benlik bir bilgi ulaştı. Milli takım ertesi gün antrenman için Sports’a geliyordu! Bilgi dışarıyla paylaşılmayacaktı ama hazırlıklı olmak gerekiyordu.
Ne yapabileceğimizi düşünmeye başladım. O akşam radyodan kayıt cihazını aldım. Televizyonlara bile röportaj verilmezken şansımızın çok yüksek olmadığını biliyordum ancak doğru yaklaşımla bazı yapılmazların yapılabileceğini de daha önce öğrenme şansım olmuştu. Şansımı denemekle hiçbir şey kaybetmezdim.

Ertesi sabah erken bir saatte milli takım otobüsü tesise yanaştı. O gün spora gelmek için o saatleri seçenler muhtemelen hayatlarının sürprizini yaşamışlardır. Kolay değil, milli takım oyuncularıyla yanyana kondisyon çalışıyorsun! Biz, Sports’un ofis çalışanları da heyecanımızı bastırmaya çalışarak kendilerine başarılar diledik ve kenardan antrenmanlarını izlemeye başladık. Herkes oyuncuların peşindeyken ben tek bir kişiye odaklanmıştım. Sürekli telefonla birileriyle görüşmeler yapan menajer Doğan Hakyemez’in konuşmalara ara verdiğini gördüğüm anda yanına gittim. Önce kendimi ve Sports’taki görevimi tanıttım, ardından da aslında Radyo Mydonose’un yayın ekibinde olduğumu belirttim. Kimseyi rahatsız etmek ya da prensiplerini zorlamak gibi bir niyetim olmadığını ancak oyunculardan birkaçından radyoda yayınlanmak üzere kısa kayıtlar almamın mümkün olup olamayacağını sordum. O dönemler Radyo Mydonose ulusal olarak da çok güçlüydü ancak bizi herkes Ankara’da tek olarak görürdü. Önce durakladı, bir an kafasında durumu değerlendirmeye çalıştığını farkettim ve hemen araya girdim. Sadece onun izin verdiği ölçüde olacağını, tamam dediği anda da kaydı bitireceğimi net olarak belirttim. Bana doğru baktı ve benim için o anda on kaplan gücündeki cümleyi fısıldadı:

‘Mydonose’u seviyoruz biz. Antrenman bittiğinde otobüse bin, hareket edene kadar istediğin kayıtları al. Ama otobüs hareket edince ineceksin.’

(Burada bir not: Radyo Mydonose olarak TED Kolejliler takımının sponsorluğuyla basketbola destek veriyorduk ve o dönemde bu tür sponsorluklar çok fazla olmadığı için basketbol camiasının bize karşı ayrı bir sempatisi vardı.)

İtiraz mı edeceeğim! Bundan daha fazlasında gözümüz yok zaten. İhtiyacım olan sadece birkaç isimden ID almak. (Bilmeyenler için: Hani radyolarda duyduğunuz ‘Hi, this is Madonna and you are listening to Radio Mydonose’ tanıtımları vardır, işte yayın dilinde onlar ID olarak geçer.)

Sonrası hem olayın heyecanı, hem de birazdan anlatacağım (ve onca hevesin neredeyse boşa gitmek üzere olması sebebiyle) yaşanan stresin sonucunda benim için adeta kontrolüm dışında yaşanmış olaylar dizisi gibi!

Antrenman sonrası oyuncular otobüse doğru yöneliyorlar. Ben de elimde kayıt cihazıyla hemen yanlarına gidiyorum. Kapıdaki görevli doğal olarak durduruyor. Doğan Hakyemez’le gözgöze geliyoruz, bir işaretiyle izin çıkıyor. Otobüsteyim ve muhtemelen en fazla 5 dakikam var, 10 bile değildir. Özellikle dikkat çeken oyuncuları yakalamam gerek ama o sırada diğerlerini pas geçmek gibi bir ayıba da düşmemeliyim.

Oyuncular çoğunlukla otobüsün arka tarafına yığılmışlar, ortadan itibaren sırayla mikrofonu uzatmaya başlıyorum. Herkes çok canayakın, çok samimi, kimse kapris yapmıyor. Önce Harun Erdenay güzel bir konuşma yapıyor, sonra biraz bozuk (ama her maç sonrasında memleketine selam gönderirken hepimizi duygulandıran) Türkçesiyle Mirsad Türkcan ‘Ben de Mydonose’u dinliyorum.’ diyor. Kerem Tunçeri, Orhun Ene, her şey şahane.

Derken sıra İbrahim Kutluay’a geliyor. O dönemde antrenmanlara bile jöleli saçlarla çıkmasıyla dikkat çeken İbrahim bir türlü konuşmuyor, oysa söyleyeceği tek şey "Merhaba ben ibrahim Kutluay, herkese sevgiler" benzeri bir basit cümle.

İbrahim inatla söylemiyor, bekletiyor, vakit geçiyor. Deli oluyorum. Bir yandan vakit kaybetmemek için onu geçmeyi düşünüyorum ama bir yandan da yayıncılık dürtüsüyle popüler bir isimden de bir şeyler duyma isteğindeyim. Ben orada oyalanırken kabusum gerçekleşiyor ve otobüs manevra yapmaya başlıyor. Gözüm arkaya takılıyor, Hüseyin Beşok, Kaya Peker ve Mehmet Okur’un hazırlanmış ve gülümser gözlerle bana bakarak sıralarını beklediklerini görüyorum. Herkes ibrahim'e dönüyor, takım arkadaşları kızmaya başlıyorlar, arada "artistliğin ne lüzumu var oğlum, söylesene işte"ler bile duyuluyor. Ne yapmam gerektiğinden emin değilim ama geriliyorum. Ve korktuğum başıma geliyor. Doğan Hakyemez otobüse biniyor, kapı kapanıyor ve tam hareket edilecekken beni görüyor. Haklı olarak kızıyor. ‘Ben otobüs hareket edene kadar demedim mi Selim!’ cümlesi bana hakedilmiş bir küfür gibi geliyor adeta. Kızgınım. Bir söz verdim ve tutmalıyım. Arkada sesini duymak istediğim isimler de var ama inmeliyim. ‘İniyorum Doğan Bey, çok teşekkürler’ diyebiliyorum sadece...

İşte tam da o anda arkadan Mehmet Okur'un sesi duyuluyor. "Kızma kızma, onun bir suçu yok..." Yaşadığım hayal kırıklığını farketmiş olmalı, düzeltmek için bir şeyler yapmak istediği belli. Uzanarak mikrofonu alıyor, "Merhaba, ben Mehmet Okur" diye başlayarak söylenmesi istenen herşeyi sıralıyor ve samimi gözlerle gülümseyerek "başka bir şey lazım mı" diye soruyor.  Onun cümlesi biterken ibrahim dışındaki tüm takım oyuncularının ‘Radyo Mydonose, Radyo Mydonose!’ diye jingle’ımızın tonlamasıyla bağırdıklarını duyuyorum. Tezahüratlarla ve eğlenen isimlerle birlikte şahane bir kayıt çıkıyor ortaya!

Bu kayıtla hazırlanan spot, şampiyona boyunca defalarca yayına giriyor. Hatta şampiyonluk maçı kaybedildikten sonra bile... Gururla!

Yıllar hızla ilerliyor. O zamanlar sıradan bir "Türk Milli Takımı oyuncusu" olan Mehmet Okur bir dünya yıldızı oluyor, NBA’de tarih yazan Türklerin arasına giriyor ve inanılmaz paralar kazanıyor. Ve birileri, O başarılar kazandıkça içinden hep "helal olsun, hep kazansın, daha da çok kazansın" cümlelerini geçiriyor.

Şu anda da takip edenler bilir, Mehmet Okur’un adamlığı sadece böyle hikayelerle , sportif başarılarıyla kalmadı. Doğruları korkmadan söylemekten, yanlışa cesurca yanlış demeye, adam olmak başka bir şey.

İyi ki vardın, iyi ki varsın Mehmet Okur!


Fotoğraf www.ntvmsnbc.com arşivinden.

(Önemli Not: Bu bir İbrahim Kutluay değil, bir Mehmet Okur yazısıdır. Yani mesele İbrahim'i kötülemek değil, Mehmet'i anlatmak. Ben İbrahim'i hayatımda sadece bu sahnede gördüm ve oradaki tavırlarına göre yorum yaptım. Eğer yanıldıysam, maksadımı aştıysam ve haksızlık ettiysem lütfen yorumunuzu ekleyin. Yayınlamaktan memnuniyet duyacağım.)