23 Temmuz 2014 Çarşamba

Amerika Seyahatinizi Kolaylaştıracak 12 İpucu



Amerika’ya ilk seyahatim Radyo Mydonose’daki ilk dönemimizde bir eğitim için Boston’a gidişimizdi. O zaman elimizde bir program, havaalanında karşılamalar, her gün otelimizden alınmamız gibi belirli bir akış olduğu için her şey çok basitti. Tam 15 yıl sonra (evet, gerçekten ikinci seyahatim ilkinden tamı tamına 15 yıl sonra aynı güne rastladı!), yakın zamanda üç kez çeşitli sebeplerle Amerika seyahati gerçekleştirdim. İş için gittiğim de oldu, gezmek için gittiğim de. Yalnız da gittim, üç kişilik bir arkadaş grubumuz da vardı. Bu süreçte tahmin edebileceğiniz gibi bazen ön hazırlık yaparken, bazen de bizzat yaşarken karşılaştığım birçok konuda iyi ya da kötü tecrübeler edindim.


Bu yazıda bunu birkaç kez söyleyeceğim; bu tür seyahatleri planlarken en önemli olanın herşeyden önce kendini iyi tanımak olduğunu iddia ediyorum hep. Yani sözgelimi, sen tarihi eserler ve müzelere meraklı olabilirsin, bir başkası gece hayatının ve eğlencenin peşindedir. Kimi güzel paketler yaparak zamanını çok dikkatli ve dolu dolu harcamayı tercih eder, kimisi tur insanıdır, kendini rehberin eline bırakır. Ben tam bir ‘o şehirde yaşayanlar nasıl yaşarsa’ modeliyim. Yani şehri baştan aşağıya yürüyerek ya da toplu taşıma araçlarıyla dolaşan, elinde dergisi gazetesiyle parklarda ve kafelerde saatler geçiren, oraya daha önce kısa süreli gidenlerden çok, orada yaşayanlardan tavsiyeler almayı sevenlerdenim. E ama bu çok farklıyım demek değil elbette, Ankara’da yaşıyorsak Anıtkabir’i görmemezlik etmedik değil mi? Tabi ki bazı temel yerleri görmeden gelmiyorum ama ben şehirde yaşamayı ve yaşayarak keşfetmeyi seviyorum.

İşte tam da bu sebeple buraya sıralayacağım notlar esas olarak ‘gezilmesi görülmesi gereken yerler’ değil, o süreçte karşılaşabileceğiniz ayrıntılarla ilgili size yol gösterebilir. Ya da örneğin, size vizeyi kolay almakla ilgili bilgiler sıralamayacağım ama benim gibi ‘normal düzende düşünürseniz’ sizi sıkıntıya sokabilecek bir ayrıntıdan bahsedeceğim. Her nasıl bir seyahat olursa olsun, bazı bilgilerin işinize çok yarayacağından eminim. Bunların yanında ek olarak Amerika seyahatiyle ilgili daha çok ve ayrıntılı bilgi isterseniz sizi şahane arkadaşlarım Dilara ve İmge’nin bloglarına yönlendirmek isterim, nefis yazılar ve harika fotoğraflar bulacaksınız.

1. Vize sürecinde çok detaylı düşünmeyin, basit olun.

Amerika’nın normal işleyen yaşam formunda olduğu gibi vize işlemlerinde de her şey ‘çocuğa anlatır gibi anlat’ formatında kurgulanır. Formda size daha önce terorist eylemlere katılıp katılmadığınız da sorulur örneğin. Şaşırmayın, sakince ‘Hayır’ı işaretleyerek devam edin.
Form işlemleri bitip görüşme için randevu almak istediğinizde size görüşmeyi hangi dilde yapmak istediğiniz soruluyor. 11 Eylül’den sonra işlerin zorlaşmış olacağı tahminiyle orada anlayamayacağım bir aksanla ya da kelimeyle karşılaşmamak ve tedirgin görünmemek için Türkçe yapmayı tercih ettim. Ve bingo! Karşıma sonradan Türkçe öğrenmiş bir Amerikan memur çıktı. Birbirimizi tam da doğru anlayamadığımız birkaç dakikalık Türkçe konuşma denemesinden sonra İngilizce devam etmeye başladık. Böyle bir sürprizle karşılabilirsiniz, hazırlıklı olun ve en basit düşünce yapısına dönün.

2. Esas vizeyi Amerika sınırında alacaksınız, unutmayın.

Amerika vizesi genelde oldukça kolay alınır. Formu doğru doldurduysanız ve ilgili evrakları tamamladıysanız, almamak gibi bir ihtimal neredeyse yoktur. Ancak esas mevzu Amerika’ya giriş anındaki pasaport kontrolünde yaşanır. Geldiği uçakla geri gönderilen insanlar hikayesi efsane değildir, gerçekten yaşanır bu tür durumlar. Herşeyden önce, çoğunlukla oldukça uzun ve yavaş ilerleyen bir sırada bekleyeceksiniz. Bu yüzden eğer devamında başka bir uçuşunuz varsa mutlaka araya en az 2 saatlik (benim gibi sağlamcıysanız, terminal geçişlerindeki olası zaman kaybını da hesaplayarak 3 saat) bir süre koymalısınız. Kontrolde rahatlığınızı koruyun, tedirgin görünmeyin ama mutlaka tutarlı olun. Genelde istenmez ama her ihtimale karşı kalacağınız yerler, dönüş biletiniz, iş için geldiyseniz ilgili evraklarınız hazır bir dosyada bulunsun. Giriş kontrolü çoğunlukla ‘bir terslik aramak’ üzerine kuruludur ve bir konuda tutarsızlık hissederlerse o konunun üzerine giderler. Ama her şey  net olduğunda rahatlıkla giriş yapabilirsiniz.

Havaalanlarında çok rahat olacaksınız. Açık olmak gerekirse mimari anlamda bizim artık son derece başarılı terminallerimiz var, bu yüzden size çok etkileneceğiniz ayrıntılardan bahsetmemin anlamı yok şimdi. Ama sonuçta Amerikan havasını her yerde alacaksınız, sözgelimi Las Vegas havaalanında casino var! Ama yine de Amerika’nın 11 Eylül’den bu yana uçuşlarla ilgili paranoyaya yakın bir güvenlik yaklaşımı olduğunu unutmayın ve göze batacak gereksiz davranışlar sergilemekten kaçının. Unutmayın ki, masum olduğunuzun kanıtlanması da zaman alan bir prosedürdür.
Yeri gelmişken bir güvenlik hatırlatması; yurtdışında pasaport kaybetmek yaşayabileceğiniz en stresli durumlardan biridir. Bu yüzden pasaportu otelinizdeki kilitli kasada bırakın ve yanınızda pasaportun gerekli sayfalarının fotokopisini taşıyın. Ben cep telefonuma fotoğraflarını çekmeyi tercih ediyorum, bu da bir seçenek.

3. Uçak bileti alırken araştırmacı ve sabırlı olun.

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, ‘ne kadar önce alırsan o kadar ucuz uçak bileti’ dönemi artık birçok havayolu için geride kaldı. Evet, elbette son günlere göre daha uygun biletler bulabilirsiniz ama artık önemli olan erken almak değil, kampanyaları ve promosyon dönemlerini dikkatli takip etmek. Ankara New York gidiş dönüş biletimi THY’den 1100 TL’den daha da ucuza aldığım bir tarihi an yaşadım. Hatta bir kez Pegasus’la İstanbul Londra gidiş dönüş biletini 110 TL’ye (evet, yazım hatası yok.) almışlığım var. Hatta internette en uygun biletin ne zaman alınabileceği yönünde bazı blog yazıları bile mevcut.
Ben Amerika uçuşları için hep THY’yi tercih ettim. Arkadaşlarımın arasında yoğun olarak Lufthansa ile uçanlar da var. (Lufthansa Amerika’ya çoğunlukla Münih aktarmalı uçuyor.) New York ve Washington için oldukça uygun fiyatlar bulmuştum. O dönemlerde yurt içi ve yurt dışı çok sayıda uçuş yapmamın yanında Miles and Smiles kredi kartımla bol mil toplayabildiğim için, Los Angeles uçuşumu millerimle business olarak ve vergileri de mille ödeyerek gerçekleştirdim. (Miles and Smiles kredi kartının artık hiç de avantajlı olmadığını düşünüyorum, bu ayrı ve uzun bir konu.) Açıkçası bizler gibi ortalama ekonomik seviyede insanların okyanus aşırı uçuşlarda ücret ödeyerek business uçmasının çok mümkün olmadığını düşünüyorum zira biletler en uygun zamanlarda bile 10 bin liranın da çok üzerine çıkıyor. (Şahsi gözlemim çoğunlukla şirket karşıladığında, gider olarak gösterildiğinde, millerini kullanabildiğinde ya da nereye harcayacağını bilemediğin kadar çok paran olduğunda business uçuluyor.) Ha ama her nasıl olabilecekse, açıkçası her insanın hayatında bir kez deneyimlemesi gerektiğini düşünüyorum.

THY business class ile Los Angeles uçuşu gerçekten müthiş bir deneyimdi. 1.85 boyumla boylu boyunca uzanabildiğim yatak olan koltuklardan, yemek servisindeki özel dokunuşlara kadar her şey tam anlamıyla şahane. (Yemekte standart lezzetlerin yanında içli köfte, mantı ve hamsili pilav, devamında yaseminli çin çayı gibi seçenekler bile vardı.)
Merakımı gideren bir durumu da belirtmeden geçemeyeceğim, evet THY kabin personelinin davranış tarzları ve ‘kalite’si maalesef her geçen gün kötüleşiyor ama anladım ki eski görkemli hizmet anlayışı tamamen ‘business’a kaydırılmış. Bir de, zamanında hayranlıkla okuduğumuz Skylife dergisinin gittikçe kötü muhafazakar bir içeriğe bürünmesi büyük hayal kırıklığı. Muhafazakarlaşmasının iyiliği ya da kötülüğü ayrıca tartışılabilir ama onu da çok kötü bir içerikle yapıyorlar artık. Eskiden gerçekten büyük keyifle okuduğumuz özel bir derginin bu hale gelişini izlemek üzücü.
Bir ek not; örneğin THY’nin Washington’dan ve New York’tan bazı dönüş uçuşları oldukça geç bir saatte gerçekleştiriliyor ve o saatte havaalanında açık mekan bulmak zorlaşıyor, tedbirli olmanız gerekebilir.

Amerika içi uçuşlar için mecbur kalmadıkça United, American Airlines gibi şirketlerin yakınından bile geçmeyin. Size iki net önerim var: Jetblue ve Virgin America. Her ikisini de birden fazla kez kullandım ve çok memnun kaldım. Burada klasik sistem işliyor, biletinizi erken alırsanız gerçekten çok çok uygun fiyatlarla karşılaşabiliyorsunuz. Bir küçük not; Jetblue kabin dışında ilk bavuldan sonrakiler için, Virgin America ise kabin dışında her bavul için ücret alıyor. Ama yine de makuller ve seçtiğinize memnun kalıyorsunuz. (Virgin America’da Richard Branson etkisi açıkça farkediliyor. Uçak içi kırmızı ağırlıklı ışıklandırmadan, kabin görevlilerinin rahatlığı ve esprili hallerine kadar her yerde Richard izi var.)
Bir not; Jetblue'dan bilet satın alırken Türkiye adresi girdiğinizde işlem tamamlanamıyor. Kalacağınız otelin adresini yazarak bu sorunu çözebilirsiniz.

4. Unutmayın, konaklama yeri ararken bol araştıran kazanır.

Açık olalım, bu tür seyahatlerde en büyük masraf kalemi konaklama. Bir defa baştan kabullenmek gerek, tek kişi olmak en büyük kabus çünkü Amerikan sisteminde odayı alıyorsun. Genelde odalarda fiyat değişmese de yatak seçeneğini önceden belirtmek gerekiyor. Odayı alırken dikkat etmeniz gereken Single bed (tek kişilik yatak), Double bed (iki kişilik büyük yatak) ya da Twin bed (iki adet yatak) seçimini doğru yapmak. Bundan sonra iki yatakta dört kişi kalmakla, iki yatakta tek kişi kalmak (!) arasında bir fark yok. Farkı, kişi sayısı arttığında değil, odaya ek bir yatak istediğinizde ödüyorsunuz. Birçok yerde ek yatak istediğinizde karşınıza rollaway diye bir kavram çıkacak. Bildiğiniz okul yatakhanesinin altı sunta bile olmayan yaylı ve rahatsız yatağını getirip odanın ortasına koyacaklar. Mecbur kalırsanız elbette kullanın ama neyle karşılaşacağınızı bilmenizde fayda var. Onun yerine biraz daha fazla para vermeyi göze alıp suit odaya geçmek bile mantıklı olabilir. Zaten çoğunlukla size o seçenekleri de sunuyorlar.

Başta booking.com olmak üzere internette çok sayıda otel rezervasyon sitesi mevcut. Kimi oteller, bu sitelerin bazılarında diğerlerine göre daha ucuz olabiliyor ama bu konuda ‘şurası hep en uygun’ diyebileceğimiz bir standart yok. Ben geçtiğimiz yıl sık seyahat eden arkadaşım Selen sayesinde Hotwire ile tanıştım. Hotwire, oteller hakkında genel bilgileri veren, konumunu da haritada belirli bir çevre içinde tanımlayan ancak otelin adını satın alma tamamlandıktan sonra açıklayan bir sistem. Başta biraz tedirgin edici gelebilir ama esasında biraz dikkatli davranılınca ortaya muhteşem sonuçlar çıkıyor zira Hotwire 250 USD’lik otelleri size 100 USD’ye kadar indirimli sunabiliyor. Örneğin, Hotwire size Times Square’de 5 yıldızlı bir otel dediğinde zaten onun kötü bir otel olmayacağını biliyor, bazı spesifik özelliklerine bakarak ve Tripadvisor karşılaştırması yaparak hangisi olduğunu bile anlayabiliyorsunuz. Bu seyahatlerde New York, San Francisco, Las Vegas, Los Angeles, San Diego ve Washington için Hotwire kullandım. Oteller Hilton, Hyatt, Crowne, Vdara gibi son derece bilindik ve kalitesi kanıtlanmış otellerdi ve her biri için gerçekten yüzlerce dolar indirim yakaladım. Benzer türde çok site var ama ben Hotwire’ı Amerika için tek geçiyorum. Avrupa’da da iyi fırsatlar yakalansa da şimdilik Amerika kadar iddialı olmadığını da not düşmekte fayda var.
Otellere bakarken dikkat etmeniz gerek önemli bir ayrıntı var; Amerika’da önceden alsanız dahi otel fiyatlarına konaklama esnasında şehre göre değişen hizmet ücreti ya da şehir vergisi (bazen her ikisi birden) ekleniyor. Çoğunlukla wifi hizmetinin bile bedava olmadığı ve bu ücrete dahil edildiği bu ek masraflar günlük 20-30 USD’ye bile ulaşabiliyor, aklınızda bulunsun.

Bir de Airbnb seçeneği mevcut. Sistemde insanlar evlerinin tümünü ya da bir odasını, kendileri evde olarak ya da tamamı size ait olacak şekilde seçeneklerle kiralıyorlar. Airbnb her iki taraf için de güvenliği sağlayan bir aracı konumunda. Ben başkalarının yanında kalma konusunda biraz rahatsız bir adamım açıkçası, o yüzden pek bana hitap etmiyor. Ama uzun süredir dünyanın her köşesinde bu sistemi kullanan ve son derece memnun arkadaşlarım var. Bir avantajı da, yanında kaldığınız ev sahibiyle tanışarak arkadaşlık kurabilmeniz ve onun da tavsiyelerinden faydalanabilmeniz. Bir de, eğer kalabalık bir ekipseniz, özellikle New York’ta kalınabilecek muhteşem evler bulunabiliyor ve otelden hem daha hesaplı, hem de daha keyifli bir seçenek yakalayabiliyorsunuz.
Ayrıca bir küçük hatırlatma; otellerin girişlerinde konuşlandırılan ve birbirinin kopyası gibi görünen küçük broşürlere göz atıp, zaten planınızdakilerle ilgili olanları incelemenizde fayda var, bazen ilginç indirim ve paket kuponlarıyla karşılaşabiliyorsunuz. Ve, otel ‘concierge’leriyle mutlaka iletişim kurun, bilmediğiniz konuları danışın.

5. Araç kiralamak belki de sizin için en doğru seçim.

Konuya doğrudan giriyorum: bookingcar.com! Çok defa kullandım ve üzerine tanımıyorum. Bookingcar, birçok firmayı birarada sunan bir ortak platform. Araç modelleri ve ücret seçenekleri karşınıza sıralanıyor ve seçim yapıyorsunuz. Burada tüm yazılanları dikkatli okumak çok önemli. Örneğin bir firma GPS’i günlük 25 USD gibi bir rakama ek hizmet olarak sunarken bir diğeri dahil edebiliyor.
Birçok yerde farklı yorumlar olmasına rağmen araç kiralama şirketlerinde ehliyet kriteri Latin alfabesiyle yazılmış olması, yani Türkiye Cumhuriyeti ehliyetiyle hiçbir sorun yaşamadan araç kiralayabilirsiniz. Hemen hepsi size benzin için iki seçenek sunuyor, benzini tam dolu alıp dolu bırakabilir, ya da dolu alıp peşin ödeme yapabilir ve dilediğiniz gibi bırakabilirsiniz. Yolunuz uzunsa önceden ödeyerek dolu depo alın, nasıl olsa harcayacaksınız. Ve evet, Amerika'da benzin bize göre oldukça ucuz ama sonuçta bedava değil, işin suyunu çıkartmayın!
Birçok firma size olası kaza anında tam teşekküllü hizmet gibi ekstra sigorta paketleri sunar. Ben hiç tercih etmedim ve hep standart paketleri aldım ancak bu bir risktir tabi, bu tür hizmetlerin değeri ihtiyaç duyulduğunda tam olarak anlaşılır.

Birkaç küçük not ekleyeyim. Araç teslimatı için biraz geniş zaman bırakın. Unutmayın ki yollarını bilmediğiniz bir yerdesiniz ve yanlış bir yola girerek zaman kaybedebilirsiniz. Örneğin ben San Francisco’da araç teslim ederken sapağı kaçırıp birkaç fazla tur atarak zaman kaybetmiştim. (Altımdaki arabadan dolayı bunu hiç dert etmediğimi, hatta işime de geldini söylemeliyim, o ayrı!)
Arabaya benzin doldururken ilk seferde biraz acemilik yaşayabilirsiniz. Kafanıza takmayın, kendinizi ezik hissetmeyin! İnsan ikinci seferde hayatı hep orada geçmiş gibi rahatlıyor. Çoğunlukla pompadaki kart okuyucu Amerika posta kodunu (zip) da sorduğu için, Türkiye kredi kartını kullanamayabiliyorsunuz ama içerideki kasadan da çeşitli şekillerle ödeme yapabiliyorsunuz. ‘Turistim ve ilk defa kullanıyorum’ demekten çekinmeyin. Hata yapıp sıkıntı çekmektense, biraz karizmadan eksiltmek kimseye zarar vermez.
Paralı otoyollardan ve köprülerden geçerken panik yaşamayın, gişe sırasına girmeyeceksiniz! Plakanıza otomatik olarak kaydedilen geçiş ücreti önce araç kiralama şirketine, ardından size ulaşacak. Hiçbir işlem yapmasanız da verdiğiniz kredi kartından alınacak.
Trafik kurallarına mutlaka uyun. Hız sınırlarına mümkün olduğunca riayet edin. Unutmayın ki bir Amerikan vatandaşı değilsiniz, başınıza iş açmayın.
Vaktiniz uygunsa hangi yoldan gideceğinizi seçmek için araştırın. Örneğin, biz San Francisco’dan Los Angeles’a gitmek için kısa olan 5 numaralı otoban yerine arkadaşlarımızın önerisiyle sahil yolunu tercih etmeseydik, hem muhteşem manzarayı kaçıracak, hem de Carmel denen dünya üzerindeki cenneti keşfedememiş olacaktık. Ya da mesela bir araba kiraladıysanız, Golden Gate’in üzerinden geçmeden gelmeyin, kendinize küçük anılar yaratın.

Ve aslında birçok yer için geçerli olan bir not, karşınıza çıkan her çalışana karşı güleryüzlü davranın. Bu size karşılaşacağınız samimi ilginin yanında otelde ücretsiz wifi, restoranda ücretsiz ekstra büyük seçim gibi ufak tefek avantajlar sağlayabilir. Ya da... Bir günlük bir San Francisco seyahatim olacaktı ve bookingcar.com üzerinden araç kiralamak istedim. Neredeyse tüm günüm ofiste geçeceği için ve sadece havaalanı ile Palo Alto arasında gidip geleceğimi düşünerek en ekonomik modeli seçtim ve bookingcar.com beni Dollar Rent A Car’dan bir Chevrolet Aveo’ya yönlendirdi. Kiralama günü geldiğinde aracımı teslim almak için havaalanındaki bankoya gittim. Görevliyle işlemler yapılırken sohbet ilerledi ve bana aynı fiyata başka bir araç vereceğini söyleyerek otoparka yönlendirdi. Otoparka gittiğimde karşımda normalde üç kat daha fazla ücret ödemem gereken bir Corvette duruyordu! Silikon Vadisi yollarında ‘Projemi sattım, Corvette’imle dolanıyorum’ tadında bir tur atmadım da değil, keyifliydi açıkçası. Gülümsemenin gücüne inanın!

Tabi araç kiralama konusunda bazı gerçekleri de belirtmem gerekiyor. Genel olarak her yerde otopark ücretleri oldukça yüksek ve birçok otel otopark için ayrıca ücret talep ediyor. Ya da mesela Los Angeles’ta Universal Studios’a gideceğinizde ekstra paket almazsanız yürüme mesafesi uzak olan bir alana parketmek zorunda kalıyorsunuz, oysa metro tam girişe getiriyor sizi. Yani, çok ihtiyacınız yoksa araç kiralamak yerine metro, otobüs ya da gerektiğinde taksi seçeneklerini tercih edin.

6. Shuttle kullanmayı tercih etmek bazen en karlı ve rahat yöntemdir.

Seyahatin durumuna ve kişi sayısına göre shuttle mantıklı bir seçenek olabilir. Genel bir yaklaşım olarak, 3 ya da 4 kişiyseniz doğrudan taksi tercih edin, her durumda hem daha rahat hem de daha hesaplı olacaktır. Ama tek kişi olduğunuzda ya da havaalanından şehir merkezine toplu taşıma ulaşımının (ücret, saat ya da rahatlık olarak) tercih edilemeyeceği zamanlarda shuttle kullanmaktan çekinmeyin. Üstelik tam olarak kapıya kadar bırakılacaksınız. Shuttle için mutlaka önceden rezervasyon yapın, böylelikle hem ücret avantajından faydalanırsınız, hem de çok önceden kayıtlara gireceğiniz için aksaklıkla karşılaşma riskiniz azalmış olur. Shuttle kullanmanın tek dezavantajı, servisteki yolcu sayısına göre çok dolaşma ihtimali ve özellikle uçuşa giderken garantici davrandıkları için oldukça erken bir saatte adresinizden alınmanız. Ama benim gibi havaalanında vakit geçirmeyi sevenler için bu büyük bir sorun değil.
Ve son not; Google’da ilk gördüğünüz shuttle firmasına hemen atlamayın, aynı hizmeti çok daha ucuza sunan şirketler birkaç sıra altta size göz kırpıyor olabilir.

7. Neler yiyebileceğinizi bilmemek sizi gerebilir ama panik yapmayın.

Net olarak damak tadı bambaşka bir ülkeye gidiyorsunuz. Yeni tadlar denemeye meraklıysanız ya da Türkiye’de de zaten çeşitli lezzetlere aşinaysanız sıkıntı yok. Ama tam anlamıyla Türk damak tadına sahipseniz, çözümünüz marketler ve kafeler olacak. Birçok yerde başta CVS ve Walgreens olmak üzere büyük marketlerle karşılaşacaksınız. Bu marketlerde binbir çeşit sandviç bulunabiliyor, sizin için hayat kurtarıcı olacaktır. Ben böyle durumlar için her zaman Starbucks, Pret A Manger, Subway gibi yerlerin çok işe yaradığını düşünüyorum, bildiğiniz lezzetlere yakın her türlü sandviç ve içecek bulabilirsiniz o tür yerlerde. Ama bana sorarsanız oraya kadar gitmişken yeni tadlar deneyin, efsaneleşen lezzetleri tanımaya gayret edin. Ya da Amerika’nın milli yemeği haline gelen burgeri klasikleşmiş yerlerde tadın. Las Vegas'ta GordonRamsey Burgr, Washington'da Five Guys, New York'ta Shake Shack denedim ve hepsinin bizdekilerden ne kadar farklı olduğunu açıkça anladım. (ShakeShack Türkiye’de de şubeler açmaya başladı ama deneyenler olarak ortak görüşümüz aynı lezzetin yakalanamadığı şekinde, sebebini bilemiyoruz.)

Tabi tüm bunların yanında domuz eti faktörü var. Dini sebeplerle de olabilir, lezzetini ve kokusunu sevmediğiniz için de tercih etmeyebilirsiniz. Emin olun gittiğiniz her yerde ‘helal food’ yerleri ve Türk mekanları bulacaksınız. Üstelik birçoğu son derece başarılı. Mesela, Boston’daki ufacık İstanbullu adında bir mekanda yediğim menemen buralarda olsa düzenli olarak gider yerim. Yani yokluktan sevilmiyor, gerçekten Türk yemeklerini muhteşem yapan yerler var.
Bir de, eğer içkiyle aranız iyiyse, gittiğiniz her yerde yeni bir bira deneyin, çok çeşitli ve lezzetli seçenekler bulabileceksiniz. Ayrıca şarap konusunda marketler bile efsane lezzetler sunabiliyor, denemekten çekinmeyin.

8. Arkadaş tavsiyesinin altın değerinde olduğunu unutmayın.

Sizi iyi tanıyan dostlarınızın da, gittiğiniz yerleri iyi tanıyan arkadaşlarınızın da verdikleri tavsiyeleri dikkate alın, kendi zevkinize göre harmanlayın. Bu vesileyle araya birkaç da teşekkür sıkıştırmış olayım!

Mesela Özge sayesinde Los Angeles’taki rüya gibi Amoeba Music ve Groundwork Coffee’yi keşfettim. Burcu söylemeseydi Farmer’s Market’ı sıradan bir yiyecek pazarından ibaret sanacaktım. Bilge’nin Washington notları sayesinde National Mall’un hakkını verdim ve elimle koymuş gibi kompakt bir program yapabildim. Gizem sayesinde seri bir New York Boston paketi gerçekleştirebildik. Palo Alto’daki en iyi kahveyi Sonat sayesinde içebildim. Dilara ve Gökhan’ın bilgileri olmasaydı San Francisco bu kadar güzel olmazdı. Yani işi sadece internetten araştırmaya bırakmayın, tanıdığınız insanların yorumlarını önemseyin.
(Madem teşekkürleri buraya sıkıştırdım, bu seyahatlerden birini birlikte geçirdiğimiz eski dostlar Pınar ve Funda'ya da sevgilerimi iletmeden geçmeyeyim.)

9. Sosyal medyanın gücüne inanın.

Foursquare ve özellikle Amerika'da çok daha popüler olan Yelp’ten mutlaka faydalanın. Bu platformlarda çok oylanmış ve yüksek ortalamaya ulaşmış yerleri programınıza dahil edin, yanılmazsınız. Sadece yemek önerileri konusunda dikkatli olun, daha önce belirttiğim gibi damak zevkleri çok farklı olabiliyor. Çok önerilen bir yemeği sipariş etmeden önce mutlaka içeriğine bakın.
Bir başka güzellik de,  Foursquare'in uzun mesafeli tatil dönüşlerinde check-in yaptığınız yerlerin tüm listesini puanlamanız için size email olarak iletmesi, güzel bir arşiv oluyor. Sadece bu kadar değil, örneğin Hard Rock Cafe San Francisco’da Foursquare check-in’i sayesinde hem yemeklerde hem de hediyelik ürünlere yüzde 15 indirim almıştık. Ya da mesela Foursquare ‘buraya gelenler sonra da buraya gittiler’ diyor ya, işte o gerçekten çok işe yarıyor. Bir kez daha söyleyeyim, sosyal medyanın gücüne inanın.

10. Çok yürüyün ama tedarikli olun.

Öncelikle, Türkiye’den çıkmadan önce tedbir olarak mutlaka telefonunuzun hücresel erişimini kapatın. Eğer uzun kalacaksanız, Amerika’daki operatörlerin ön ödemeli (prepaid) paketlerinden birini alın, özellikle hareket halindeyken internete bağlanabilmenin çok faydasını göreceksiniz. Değilse, mutlaka Türkiye’de kullandığınız operatörün yurtdışı tarifelerinden bir paket alın, yoksa zaten sadece yapacağınız birkaç telefon görüşmesiyle bile o tutarı fazlasıyla geçersiniz. Ayrıca her yerde karşınıza çıkacak Starbucks, California Pizza Kitchen, Pret A Manger gibi kafeler ve Apple, Sephora gibi mağazalar ücretsiz wifi hizmeti sunarlar, acil durumlarda hayat kurtarıcı olacaktır.
Bir not; birçok kafe sipariş verdiğinizde isminizi soruyor malum, kasmayın! Ben birkaç kez kodlama denemesinden sonra Selim yerine Sam olmaya karar verdim ve hayat bir anda kolaylaştı. Kendinize bir isim bulun, ya da her gittiğiniz yerde değiştirin. Eğleneceksiniz.

Birçok otelde şehir içi telefon görüşmeleri ücretsizdir ama onun dışında kullandığınızda sürpriz ekstralarla karşılaşabilirsiniz, dikkatli olun. Bazı otellerde sunulan ücretsiz ya da ücretli wifi hizmeti tek bir cihaza tanımlanabilir, birden fazla cihaz kullanmak istediğinizde ek ücret talep edilebilir, baştan öğrenip tedbirli olmanızda fayda olacaktır. Eğer gün içinde internet kullanamayacaksanız, çıkmadan önce gideceğiniz yerlerin yol haritalarını tanımlayıp ekran görüntülerini kaydetmek işinizi kolaylaştıracaktır.
Amerikan otellerinde ‘kahvaltı dahil’ derken kastedilen çoğunlukla kruvasan ve kahve olur. Çok yürüyeceğiniz bir günse, çıkarken çantanıza bir kruvasan ve su atmaktan çekinmeyin. Olmazsa bir markete uğrayın. Neyi ne zaman nerede bulabileceğinizi bilmiyorsunuz, karşınızda bir sorun olmasın.
Ve her zaman yanınızda en klasiğinden bir şehir haritası taşıyın, mutlaka ihtiyacınız olacak.

11. Sightseeing (Şehir Turu) kullanmak bazen akıllıca olabilir.

Sightseeing birçok turist için popüler bir şehir gezme formatı. Açıkçası benim seyahat mantığıma çok uygun değil. Ama bazen akıllıca kullanabilirsiniz. Örneğin Los Angeles gibi büyük bir şehre gidiyorsam ve önümde sadece birkaç gün varsa, ilk gün sightseeing ile genel bir bilgi toplayıp ardından aklımda kalan ve daha çok zaman geçirmek istediğim yerlere yönelebiliyorum. Burada önemli olan hop-on hop-off, yani istediğiniz durakta inip istediğiniz kadar dolaştıktan sonra o durakta gelen başka bir otobüse binmenize olanak sağlayan turları tercih etmek. Çünkü böylelikle sightseeing’i aynı zamanda bir ulaşım aracı olarak da kullanabiliyorsunuz. Ek olarak, genelde bir ve iki günlük paketler arasında 10 USD gibi küçük farklar olabiliyor, iki günü tercih edip daha çok faydalanabilirsiniz.

12. Alışveriş cennetindesiniz, bu fırsatı iyi değerlendirin.

Evet, sonuçta bir Çin değil ama Amerika’da da akıllı davranırsanız son derece mantıklı bir alışveriş deneyimi yaşayabilirsiniz. Hemen her şehirde, şehrin dışına doğru yer alan ‘premium outlet’ler vardır. Genelde bu tür yerlere günlük turlar düzenleniyor, katılabilirsiniz. Yine de tek kişi değilseniz araba kiralamayı düşünmenizde fayda var. Ya da önceden küçük bir araştırma işinize yarayabilir, örneğin Las Vegas’ta zaten şehrin her yanına giden otobüsler için alacağınız bir günlük kart sizi oralara da ulaştırıyor. Bu merkezlerde öyle her mağazada şok fiyatlarla karşılaşmayacaksınız ama dikkatli bir turla iyi sonuçlara ulaşabilirsiniz. Bir arkadaşımın yarı fiyatına Michael Kors çanta bulması, benim toplamda 110 USD’ye 3 Adidas spor ayakkabısı alabilmem (şehirdeki mağazada toplam fiyatı 280 USD), GAP’te yarı fiyatına kotlar bulunması gibi örnekler var. Şehirlere göre vergilerin de değiştiği ve bazı bölgelerde vergiden muaf olunduğu da aklınızda bulunsun.

Ancak benim Amerika’da mutlaka denenmeli dediğim yer Ross! Biz Ross’u Las Vegas’ta tesadüfen karşılaştığımız Bellagio’da çalışan bir Türk sayesinde keşfettik. Bildiğim kadarıyla hemen her şehirde birçok yerde Ross’lar var, internetten kolayca size en yakın olanı bulabilirsiniz. Ross aslında bazı insanların biraz burun kıvırdığı bir mağaza çünkü pazar yeri gibi yanyana dizilmiş askılar ve o askılarda karmakarışık duran (fakat kendi içinde bir düzeni olan) kıyafetler var. Örneğin bir askıda S beden tişörtler olduğu belirtiliyor ve her markadan karışık tek tek ürünler sıralanıyor. Birçoğu tek kalmış ürünler ve mağaza fiyatlarının çok çok çok altında. Yani öyle defolu ürünler değil. Ama aralarda Armani’ler, Diesel’ler, Michael Kors’lar gibi çok iyi markalar da var. Ya da mağazasında 200 USD olan bir Samsonite bavulu 40-50 USD civarına bulabiliyorsunuz. Açıkçası son gittiğimde öylesine güzel ve ucuz bahçe mobilyaları vardı ki, acaba Türkiye’ye getirebilir miyim diye düşündüğümü hatırlıyorum, o derece!  Özellikle ‘Clearance’ yazan reyonlarda dudak uçurtucu indirimlerle karşılaşabilirsiniz. Biraz zaman ayırmanız yeterli. Ross’tan bavul alıp içini doldurarak çıkanlar olduğu da gerçektir!
Bunlar hesaplı alışveriş bölümü. Öte yandan her şehirde kendine özgü olarak popülerleşen alışveriş caddelerini mutlaka ziyaret edin. Bir şeyler almasanız da oraları görmenizin gerekli olduğunu düşünüyorum.

Daha önce belirttiğim gibi, ben bireysel ziyaretlerimde daha sonra da kontrol altında tutabilmek için mümkün olduğunca kredi kartı kullandım. (Önemli hatırlatma: Elbette bu paralar hiç cebinizden çıkmıyor hissine kapılmayın, arada bir bütçe durumunuza göz atın. Ama mesela bu sizin yıllardır hayalini kurduğunuz bir seyahat ise sürekli hesap düşünerek tatilinizi kendi kendinize zehir etmeyin. Bankaların yurtdışı harcamalarını taksitlendirme opsiyonları tam da bu durumlar için ideal. Unutmayın ki, bilet ve konaklamalarınızı 3-4 ay önceden satın alarak yola çıktığınızda temel harcamaların ödemelerini çoktan tamamlamış olursunuz, kafanız ve cebiniz çok daha rahat olacaktır.)
Üç kişi olarak gittiğimiz bir seyahatimizde de havuz yaptık ve tüm hesapları tek kişide toparlanan paralardan ya da onun kredi kartından harcadık. (Evet, ‘o’ dediğim ben oluyorum!) Bu şekilde sistem daha kolay ve problemsiz yürür. Ama tabi ki bu noktada ekip çok önemli, eğer toplu ödemeler yapılırken aranızda kimin ne yediğini hesaplamaya çalışanlar varsa bu topa asla girmeyin, herkes bireysel takılsın. Aslında bana sorarsanız, bu yaklaşımdaki insanlardan oluşan bir grupsanız zaten birlikte seyahate çıkmanızda da hata var, bunu bir kez daha düşünün. Neyse ki biz böyle hesaplar yapmayacak kadar eski arkadaşlardık ve para harcamayla ya da paylaşımla ilgili hiç sorun yaşamadık.

Tatil dönüşünde üşenmeyin, kredi kartı ekstreniz geldiğinde tüm kalemleri hızlıca kontrol edin. (Yaptığınız tüm alışverişlerin fişlerini bir kenarda tutmanızda fayda var, karşılaştırmanız bittiğinde atarsınız.) Bir hata gördüğünüzde de ilgili yerlerle iletişim kurmaktan çekinmeyin. Aynı şekilde otel çıkışlarında size sunulan faturaya da mutlaka bakın, çekinmeyin. Hatalı bir kalem varsa en kolayı o anda müdahele edilmesidir. Bir otel konaklamasında ve bir araba kiralamada fazla çekilen rakamları ekstremde farkettim ve email ile bağlantıya geçerek iadelerimi alabildim. Sadece Hotwire’da alıp kullanamadığımız bir konaklamayı iade alamadım ama açıkçası o biraz da bizim olayın üzerine yeterince düşmeyip geç kalmamızdan dolayı oldu. Yani, nasıl olacak ki demeyin, çözümler zannettiğinizden daha kolay oluyor. Unutmayın ki Amerika’da hiçbir kayıtlı firma yasadışı bir işlemle anılmak istemez.
Tabi kartınızı çok fazla ve değişik yerlerde kullandıysanız, hele de birçok yere imzanızla birlikte bilgilerinizi bıraktıysanız bu sizi tedirgin edebilir. Huzursuz günler geçirmektense bankanızı arayarak kartınızı yenileyebilirsiniz. Birçok banka yılda 3 kez kartınızı ücretsiz olarak yeniler, bunu talep etme hakkınız var.

* Ve Bonus!

Başta söylediğim gibi, size gezilecek yerlerden bahsedeceğim bir yazı değil bu. Ama yine de birkaç yeri özellikle belirtmeden geçmek istemem. Nasıl bir insan olduğunuzu ve nasıl bir seyahat istediğinizi bilmeniz çok çok önemli. Örneğin, iki kez Las Vegas’a gitmeme ve tüm turistlere ‘must-see’ şeklinde olmazsa olmaz olarak önerilmesine rağmen Grand Canyon’a gitmek hiç ilgimi çekmedi. Ama Stratosphere’in üzerindeki ‘ride’lara binmeseydim kendimi gerçekten eksik hissederdim, o benim için mutlaka yapılması gerekenlerdendi. (Adrenalinle aranız iyiyse Youtube’da ‘Stratosphere Rides’ diyerek arama yapın ve çıkanları inceleyin. Hepsini yaptım, mutluyum!)

Tam bir turist gibi gezmek istemeyebilirsiniz, ben öyleyim örneğin. Ama sonuçta olmazsa olmaz yerlere mutlaka zaman ayırın. Washington’da Lincoln Memorial, New York’ta Empire State ya da Özgürlük Heykelini görmekte fayda var tabi. Ha ama sen yıllardır İstanbul’da yaşayıp da İstanbul’a bir kez de Kız Kulesinden bakmamışsan, bir şey diyemem!

Los Angeles’ta sahile en azından bir gün mutlaka ayırın. Santa Monica Beach ve Venice Beach’te yürüyün, güneşlenin, okyanusa girin, alışveriş yapın, bisiklet kiralayın. Meksika’ya yakınsınız, her yerde şahane taco ve burittolar yapılıyor, mutlaka tadın. Hatta mümkünse haftasonu gidin ve Third Street Promenade’deki etkinlikleri izleyin. Ama en baştan bir günü oraya ayıracağınızı bilin ve sakin olun, koşturmayın, keyfine varın.

Las Vegas demek oteller demek. Gece eğlence hayatı ve ilgi alanınıza giriyorsa kumarhaneler tabi ki aşmış durumda. Ama esasında mimari bir ‘uç’luk var orada. Zaman ayırın ve The Strip’teki otellerin hepsini gezin. Bazılarının içine girdiğinizde bambaşka bir dünyada olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Özellikle The Venetian, Paris Las Vegas, Caesers Palace, Miracle Mile Planet Hollywood mutlaka zaman ayırılıp içindeki ‘sokaklar’ dolaşılması gereken yerler. Bir de TheBellagio klasiği var tabi. Onun dışında zaten The Strip üzerinde bir baştan bir başa yürüyeceksiniz. Fremont Street'i bir gece görmeden dönmeyin. Las Vegas abartılar şehri, bunu bilin ve tadını çıkartın.
Las Vegas'ta casinolar sebebiyle otellerin tamamına yakınında sigara içilmesi serbest ve bu yüzden özellikle piramit şekliyle dikkat çeken Luxor gibi 'yıllanan' otellere girdiğinizde her yere sinmiş ağır bir kokuyla karşılaşıyorsunuz. Bu sizi de benim gibi alerjik boyutta rahatsız ediyorsa. Vdara sizin için biçilmiş kaftan. Oraya kadar gelmişken Cosmopolitan'a uğramadan ve bir gece orada bir şeyler içmeden geçmeyin. Bence Vegas'ın en cool oteli Cosmoplitan, zaten adım attığınızda karşılaştığınız iç tasarımdan ve insanların şıklığından bunu hemen anlayacaksınız.

Son olarak Universal Studios Hollywood. Herkesin hayatında bir gününü geçirmesi gereken yerlerden... Anlatmak pek mümkün olmayabilir, tek kelimeyle eğlence! Ben yine de iki ziyaretimden edindiğim deneyimlerimi paylaşmak isterim. Eğer hafta sonu gidecekseniz ya da öğleden sonraya kaldıysanız, aradaki farkı düşünmeden mutlaka ‘Front of the Line’ girişi alın, verdiğiniz paraya değecek. Ama hafta içi ve erken saatte gidiyorsanız çok da gerekli değil. Mutlaka Studio Tour ile başlayın ve mümkünse trenlerde gidiş yönüne göre sol kenarda oturun. (O gün geldiğinde ne demek istediğimi anlayacak ve bana teşekkür edeceksiniz.) Erken gittiğiniz ‘ride’larda eğer sıra çok değilse önce normal girişleri kullanın, günün ilerleyen saatlerinde yeniden girmek istedikleriniz olursa o zaman Front of the Line’ı kullanabilir ve kalabalıklaşan sıradan kurtulabilirsiniz. Sitelerinde yayınlanan özel kampanyalara göz atın, bazı giriş seçenekleri içerideki yemeklerde de indirim sağlıyor ya da aldığınız bazı biletler resmi tatil günleri dışında yıl boyunca limitsiz giriş hakkı da veriyor. Ve unutmayın ki o tarz bir eğlencenin tadı tek başına çıkmaz. Yalnız gittiyseniz insanlarla sohbet etmekten, arkadaşlıklar kurmaktan çekinmeyin, daha eğlenceli olacak. Ve 'Simpsons' gibi ride'ların adına ve görsellere aldanmayın, fena sürprizlerle karşılacaksınız!


Bir de not ekleyeyim. Evet, belki de çocuklarınızla gittiniz ve bu yüzden Universal Studios yanındaki otellerden birinde kalmayı düşünüyorsunuz. Elbette mantıksız değil ama stüdyonun girişine kadar gelen bir metro ağı olduğunu unutmayın. Ben şehir merkezinde Hollywood’a yakın yerlerde kalıp stüdyoya metroyla ulaştım ve çok rahattı. Ayrıca Hollywood Vine metro durağı muhteşem bir tasarıma sahipti ve gördüğüm için memnun olduğum yerler arasına girdi. Ama tabi bir yandan da Los Angeles’ta arabasız yaşanmaz ve gezilmez şeklinde bir yaklaşım da var. Ben ihtiyaç duymadım, bu tamamen sizin kişisel tercihiniz. Arabasız olup bolca yürümek sayesinde keşfettiğim şahane kafeler ve mekanlar oldu.

*Son not: Tip.

Evet, yani bahşiş. Unutmayın ki Amerika’da her yerde ve herkese bahşiş vermelisiniz. Zaten genelde gelen hesaplarda size bahşiş seçenekleri hazır olarak sunulur. Ama bavulunuzu taşıyana da, taksi şoförüne de, tur rehberine de, aşçıya da, herkese bahşiş vereceksiniz. Yanınızda hep bozuk bulundurun.


Biraz uzun bir yazı olduğunun farkındayım. Baştan başlayarak buraya kadar geldiyseniz ya yakın zamanda bir Amerika seyahati planlama isteğiniz var ya da yaptınız ve karşılaştırıyorsunuz. Başka olasılıklar da var elbette, çok şahane genellemeler yapabilirim! Atladığım ve aslında önemli ayrıntılar olabilir, aşağıya ekleyeceğiniz yorumlar Amerikalıların meşhur kalıbıyla: more than welcome! Yazarken şunu düşündüm: Bunlar orada hayatımı zorlaştıran şeyler olmadı ama gitmeden birileri bana anlatmış olsaydı biraz daha kolay olurdu her şey.
Ben keşfetmeyi seven bir seyahat insanıyım. Devamında ne olduğunu bilmediğim sokaklara dalıp saatlerce yürüyebilirim. Orada bulduğum bir küçük kafede kahvemi içerken elimdeki haritaya bakıp nerelere geldiğimi inceleyebilir ve yeni bir yürüyüş rotasıyla kaldığım yerden devam edebilirim. Ama bunu yaparken dikkatli de olurum elbette, bodoslama Harlem’e dalmam mesela! Yüksek binaların önünde durup hayranlıkla yapılarına bakabilir, sokaktaki satıcıları dakikalarca izleyebilirim. Bir markete girip raflardan yaşamlarımızın farklılıklarını keşfedebilir ya da bir gece kulübünde sıra bekleyen insanlara karışıp sadece içeride değil, dışarıda beklerken de eğlenebilmelerini paylaşabilirim. Ben buyum, bu benim tarzım. Ben gittiğim şehirlerde orada yaşayan biri gibi olmayı seviyorum. Ama sen de şehrin her köşesindeki tarihi eserleri incelemeyi sevebilir ya da sadece alışverişle oyalanmak isteyebilirsin. Belki de gittiğin her yerde fotoğraflarını çekerek kayıt almak ve döndüğünde onlara bakarak tadını çıkarmak istiyorsundur. O da senin tarzın olur. Hiçbiri doğru ya da hiçbiri yanlış değil. Önemli olan kendini tanımak ve ne istediğini bilmek, keyif almak ve keşfetmenin hazzını yaşayabilmek. Bu kadar, gerisi hikaye.

İyi yolculuklar!

(Fotoğrafların tamamı bana ait ve iPhone 5 ile çekildi.)

8 yorum:

  1. 1 ay sonra gideceğiz verimli bir yazı olmuş teşekkür ederim . Tek bir sorum olacak biz hafta içi universal studio bileti alacağız . 1 günlük bilet 95$ , 2 günlük 119 $ . Tek günde rahat , koşuşturmadan bitirebilir miyiz ? Yoksa 2 günlük mü alalım ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hafta içi erken saatte giderseniz, bir günde rahatlıkla tamamlarsınız. Ama vaktiniz uygunsa, ikinci gün de uğrayıp birkaç "ride"ı yeniden denemek düşünülebilir, bu size kalmış tabi. Sevgiler :)

      Sil
  2. selim bey bende amerikaya gitmeyi düşünüyorum bi kaç sorum olacak yardımcı olabilir misiniz ygunay03@gmail.com

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tüm deneyimlerimi ve tavsiyelerimi burada paylaştım. Yine de dilerseniz email gönderebilirsiniz elbette. Sevgiler.

      Sil
  3. Selim bey merhaba. Biz 2gün sonra nasipse Amerika ya Washington a gidecegiz. Orada da görümcem ler var ve bazı şeyler sipariş ettiler . Yufka lokum kahve salça gibi .. acaba yanımızda getirsek ve beyan da etmesek ararlar mi bavulları sorun ederler mi yani .. Emin değilim .. Tecrübelerinizden faydalanmak istiyorum . Şimdiden teşekkürler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Girişte kontrolden önce doldurduğunuz bir form var ve orada yanınızda çeşitli yiyecek türlerinin olup olmadığı soruluyor. Paket içinde olan lokum, baharat, çay benzeri şeyler sorun olmuyor ama örneğin et ürünleri gibi türlerde bir ceza da ödeyebilirsiniz. Telefon açıp doğrudan ürünleri sormanızı öneririm.

      Sil
  4. Merhaba.Tecrübelerinizi büyük bir ilgiyle okudum.Ben Ingilizce öğretmeniyim ve ilk duragim Amerika olmalı diye düşünüyorum. Oradaki insanların tutumları nasıl ? Yani ben her yerde ve herkesle muhabbet edebilir miyim ? Ingilizce 'yi aşırı dozda kullanmak istiyorum çünkü. :-)

    YanıtlaSil
  5. Merhaba.
    Aslında dünyanın herhangi bir köşesinde nasılsa, Amerika'da da şahane insanlar ve sinir bozucu tipler bir arada. Ama Amerikan kültüründe genel olarak bir yardımcı olma, soruları cevapsız bırakmama tarzı var. İngilizce kullanımına gelince, sokak dili pek de hayalini kurduğunuz gibi çıkmayabilir, buna hazırlıklı olun bence :) Ama yeni insanlarla tanışmaktan çekinmezseniz, bu isteğiniz de karşılıksız kalmaz.
    Sevgiler :)

    YanıtlaSil