25 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir İki Üç, Tıp!


(Nisan 2014; Los Angeles sokaklarında yağmurlu bir gecede, yolun ortasında dizlerinin üzerinde çökmüş ağlarken görülen adama ve onun hikayesinin kahramanına ithafen...)


Tam da bugünkü gibi, uzmanların bile tanımlamakta zorlandıkları bol şimşekli, az yağmurlu bir gündü. Kuvvetli ışık çarpmalarını üçbeş saniye sonra takip eden gökgürültülerinin, sonradan alarmlanmış araçları zevksiz müzikçalarlara dönüştürdükleri türden bir gün. Yaz mevsimi kaç yılda bir böyle gecikiyor ki? Haziran ne kadarda bir Nisan’mış gibi yapıyor, bir düzeni var mı bu şaşırmışlığın acaba? Sanmam, bu kadar gürültü hep düzensizliklerden gelir zaten.
O günlerde de anlatılan efsaneler vardı, ağaca yıldırım düşünce, altında olduğu için ölen insanlardan bahsedilirdi böyle havalarda. Pek de umrumuzda değildi aslına bakarsanız. Ondan sadece birkaç gün önce olsa, hayatımızda daha kötü ne olabilir ki düşüncesiyle kendimizi bırakıverirdik, oracıkta ölüversek kaç yazardı ki diye düşünürdük. Oysa o gün tüm dünya başkalaşmıştı bizim gözümüzde. Ayrıca, şimdilerde farkediyorum da, biribirimize ölüvermek gibi sempatik kelimelerle cesaret gösterisi yapıyormuşuz, delice korkuyorduk aslında ikimiz de... Malum, çaresizlik ölümle aşık atmayı çok sever!

Aylar boyunca yaşama sebebim haline gelmiş, bana ilk defa ciddi anlamda gelecek planları yaptıran minik gamzeli kocaman gülümsemeli o kadının, parkta saçıma düşen yaprağı söylermiş gibi bir sıradanlıkla baba olma ihtimalimden bahsetmesinin üzerinden sadece üç gün geçmişti. O hep öyleydi zaten, kolay söylenecek her şey için taklalar atarken, hayati mevzuları bir çırpıda çıkarıverirdi dudaklarından. Hiç zora gelmediğini, ağır yükleri hemen atıp hafiflemeyi sevdiğini söylediğimde gülümserdi. Gülümsediğinde gözleri kısılırdı ve sanki yeşile çalan bakışları kaybolduğunda saçlarının bile rengi koyulaşırdı. Üniversiteye yeni başlamış gencecik çocuklardan, sorumlulukları birden ağırlaşan kocaman insanlara geçişimizi ilan ettiği bu durumu söylerken de gülümsüyordu işte. Ve o her gülümsediğinde ben sebebini umursamaksızın ona bir kez daha, bir kez daha aşık oluyordum.

Bana bu haberi verişinin birkaç gün sonrasında, biz şimdi yaşamın mizah seven yanının sempatik kurbanları olarak bir Haziran Pazar’ında, Atakule’den öykünüp Ata’nın Bahçesi dediğimiz Botanik’te bir ağaç altında sırılsıklam olmuşken, bizden daha da çok ıslanabilmiş bankta birbirimize sarılmış gülümsüyorduk. O günkü beklenmedik haberin şaşkınlığını atmamız sadece birkaç saat sürmüştü. Birini gerçekten seviyorsan, aşılamaz zorluklarla karşılaşmayı bekliyorsun galiba içten içe. Ona ‘bak seni o kadar seviyorum ki,...’ diye başlayan cümleler kurarak hayata meydan okuyuşunu göstermek istiyorsun. Şimdi yirmi sene öncesine bakıp o dönemlerimizi tanımlamaya çalışıyorum da sonuca ulaşamıyorum bir türlü, daha mı cesur oluyorsun acaba, yoksa daha mı cahil o yaşlarda? Cesaret, cehaletin kapı komşusu mu yoksa? Çok da umrumda değildi galiba. Aşıktım. Net. Tanımını bilmediğim bir duyguyu yaşadığıma inanıyordum. Kendimi bu kadar adamak istiyorsam, aşık olmalıydım öyle değil mi? Tarif edilebilecek bir kavram değil ki aşk. Bana baktığında hiçbir mimiğini kaçırmamak için göz kırpmamaya gayret ettiğim biri var karşımda, bunu en fazla ne kadar süsleyerek anlatabilirsin ki? Birbirimize gerçekten inanıp, güvenip, delice bir adım atmaya karar verdiğimiz o gün, kim bize deliliğin tanımını yapabilirdi?

Babama kırgınlığım vardı. Öyle özel günleri önemseyen biri olamadım hiç, belki de kırılganlıklarımın doğurduğu inkar hissidir bu önemsememe hali. O gün yağmurdan da cesaret alarak bir kez daha ikna etmeye çalışmıştı beni. Bir de çocukça tehdit sıkıştırmıştı araya, o da, onlar da benimkileri kutlamazlardı bak sonra! Böyle mağlubiyetleri severim, hayatımda ilk ve son kez o gün babamı aramış ve babalar gününü kutlamıştım. Sesimde eğreti durduğunu net hatırlıyorum, bir de içime garip bir huzurla birlikte yapışık pişmanlık oturduğunu. Yine de aslında iyi geldiğini inkar etmeyeceğim.

Saatlerce, gerçekten saatlerce kaldık o parkta. Öğrenciydik, ailelerimizle beraber yaşıyorduk, son gecemizdi ve birbirimizle olmak istiyorduk. Bizimkisi bir nevi zorunluluktan doğan romantizmdi yani ama dalgamızı geçecek kadar da memnunduk halimizden. Kah orada oturduk, kah kimselerin olmadığı parkta yağmurun altında sakin adımlarla yürüdük. Sözler verdik birbirimize, beklemeye ve sadakate dair yeminler sıraladık, çokbilmiş cümleler kurduk. Ertesi gün yola çıkıyordu. Gidecek, yaz boyunca o uzak kıtada kalacak, sonrasında döndüğünde kendimize yepyeni bir yaşam kuracaktık. Ben yaz boyu çalışıp para biriktirecektim, o dil eğitimini tamamlayıp gelecekti. Ve dönüşte birlikte bir eve çıkacak, ardından da hiç vakit geçirmeden aidiyet işlemlerini tamamlayacaktık. Birbirimize ait olmaktan hiç gocunmamıştık, özgürlük söylemlerine ihtiyaç duymamıştık.
Son bir şimşek aydınlığında yüzündeki yabancı belirsizliği gördüm. Kendi kendini gitmemeye ikna etmeye çalışır gibi bir hali vardı. Bir bildiği olduğunu anlamalıydım aslında, hep hisleri kuvvetli olmuştur. Daha tanıştığımız ilk anlarda ‘sakın beni bırakma’ deyişinin hesabını sorduğum bir gün, ‘hislerim kuvvetlidir benim akıllım, anladım tabi ki’ demişti, biraz da dalgaya vurarak. Kabullenmiştim ben de, hiç sorgulamazdım bu tür ahkamlarını. Yağmur damlalarının arasına sıvışarak yanaklarından aşağıya süzülen ona ait birkaç damlaya bakarak, sevgi tanecikleri zannıyla gururlanmaya çalışmam çocukçaydı belki ama hasret gideriyordum işte ve elimden bir şey gelmiyordu. Hiç böyle sevilmemiştim ki ben... Beni sevmek için bir sebebe ihtiyacı yoktu, şartlardan bağımsızdı bana bağlılığı. Yarım yamalak bir gülümsemeyle yanaklarını sildiğimi hayal meyal hatırlıyorum, bir de gözlerinin pırıl pırıl ıslaklığını.
Şimdiki aklım olsa daha net bakardım. Ondan izin ister, her bir kıvrımını hafızama kaydetmeye çabalardım. Şımarıklığın, bencilliğin hiç de zamanı değilmiş aslında, nereden bilebilirdim ki?

Bu onu son görüşüm oldu.


Geçen zamanı artık onyıllarla ifade edebiliyorum. Onlardan kocaman iki taneyi uğurladım. Bilinçaltı yolumu onunla kesiştirmek istemiş olmalıyım, bir kez daha niyetlendim o uzun yolculuğa, hiç üşenmeden. Daha önce bir kez daha gitmiştim o ışıltılı şehre ama cesaret edememiştim. Bu defa yapmak istedim. Okyanusun öte ucundaki hayaller ülkesinin yıldızlarla dolu şehrinde, gece karanlığının tekinsiz sokaklarında yürümeye başladım. Garipti, eğlence kulüplerinin ışıklarında sıra bekleyen şık kadınlar ve erkeklerle dolu bir caddeden geçtikten hemen sonra karanlık bir sokak geliyordu. Bu defa evsizlerle gözgöze gelmemeye çalışıp yeniden ışıltılı caddelere ulaşarak ilerliyordum. Tüm zıtlıklar dipdibe, hayatı tarif eder gibi yabancı ve yanyanalar. Devamında sokaklar bir kez daha loşlaştı, sakinleşti, ıssızlaştı ve sonunda elimdeki notta yazılı levhaların bulunduğu köşeye ulaştım. Tek yön bir caddenin tam ortasında durdum. Gözümde canlandırmaya çalıştım. Medeniyetin öncüsü diye tanımlanan bu ülkede nasıl böyle bir kaza olabileceğini bir türlü aklım almıyordu. Nasıl olabilirdi, nasıl olur da hemen müdahele edilemezdi, neden kurtarılamamıştı.. Şimdi net olarak iddia edebilirim ki, yaşamın adaletsiz tarafının mizah tarafıyla rekabetini izlemek zannedildiğinin aksine hiç de keyifli olmuyor bazen. Ben bu cevapların peşinde koşarken yağmur atıştırmaya başladı. Hızlandı. İyice hızlandı. Ve ben o caddenin ortasında yağmurla barış ilan eden bir insan olarak olanca sakinliğimle ıslanmayı bekledim. Dizlerimin üzerine çöktüm ve gözyaşlarımı yağmur damlalarıyla kamufle ettim, sanki bir gören olacakmış gibi. Şimşekler caddeyi anlık ışıklarla aydınlattığı her seferde hep onu görmeye çalıştım. Olmadı. Çok istedim ama olmadı. Sanki hayatımın her anında benimle birlikte yaşayan, sanki her adımımda yanımda benimle yol alan o değilmiş gibi saklandı benden. Buraya kadar onu görmek için geldiğimi söylemeye çalıştım, sesim çıkmadı. Onu son gördüğüm gün gibi, yağmurda susarak bekledim sadece. Ne yapacağımı bilmiyordum. Buraya neden geldiğimi de bilmediğim gibi.

Zaman mevhumum kayıptı. Tek bildiğim, onyıllarla saniyeleri ayırdetme becerisinden yoksun geçen o zaman dilimini bir arınma seremonisi gibi tüm yoğunluğuyla yaşadığım. Kollarımdan tutarak beni kenara çektiklerini hayal meyal hatırlıyorum. İçinde hala merhamet barındıran yardımsever insanların seni dünyanın her yerinde bulabiliyor olmaları güzel aslında. Senin hayatına doğrudan dokunmasalar bile varolmaları güzel. O insanlar da birini sevecekler çünkü. Güzel insanlar birilerini sevmeli, aşık olmalı. İyiliklerini başkalarıyla paylaşmalı, hatta bulaştırmalılar. Dünyanın esasında onların iyilikleri sayesinde döndüğünü bilmeli, güçlerinin farkına varmalılar...

Otelime döndüm. Saatlerce ağladım. Saatlerce. Ama o gece yeni bir insan oldum ben. Aslında yirmi yıl önce o telefonu aldığımda, onu adının yanına hiçbir zaman yakıştıramadığım kelimelerle anlattıklarında, telafisiz tanımlamalarla yanyana koyduklarında, anlamlandıramadığım suskunluğum beni yeni bir insan yaptı zannetmiştim yıllarca. Meğer olmayınca olmuyormuş işte inkar etsen de, bazı şeyler sadece olması gerektiği zaman oluyor, zorlamanın bir anlamı yok. Bunu kabullendiğinde hayat daha kolaylaşıyor inan bana. Belki de en kestirme kaçıştır bu ama yine de inanmak istiyorsun, inanmalısın..


Bir Haziran Pazar’ı yine bugün. Babalar günü. Ve ben yine aramadım babamı. Kırılganlığım geçmiyor demek ki. Ya da belki de babalığa karşı bir küskünlüğüm var o günden bu yana, kaçak oynuyorum alenen! İşe bak ki, bu babalar gününde de delice şimşekler çakıyor ama yağmur yağmıyor. Yaşamın mizah anlayışı yine zirvede. Ve ben pencereyi sonuna kadar açıyorum. Tam karşımda Atakule’nin üzerine düşen ışık çarpmalarını izliyor, üçbeş saniye sonra gelecek olan seslerini bekliyorum. Doğa bile herşeyin zamanlamasını doğru tutturamazken, hayattan ne kadar çok beklentimiz var farkında mısınız? Yağmur damlaları evimin içine girmeye başlıyor. Kafamı dışarı uzatıyorum, yüzüm iyice ıslanana kadar bekliyorum ve yeterli kamuflajı sağladıktan sonra göz torbalarımın biriken yükünü bırakıyorum. Kendini kendinden saklayan adam, sahtekarlığın en alası!

Bazı genelgeçer kaçışlarımız var her birimizin böyle zamanlar için... Ben bir sinemacı olmak istiyorum mesela bu tür sahnelerle yüzleştiğimde. Anlatacak hikayelerim çok ama onları anlatacak becerim yok. Gerçi zaten herkesin yaşamında küçücük izlerle yazılmış kocaman öyküler var aslında. Kimse kendi hikayesini anlatmaya cesaret edemiyor, birileri onları anlasın ve anlatsın diye bekliyor yıllarca umutla. Ve uzaklardan bakarak gülümsüyorlar, yaşanmışlıkları hasbel kader tarihe not düşülünce..

Uyduruk Türk dizilerinin sezon finali gibi oldu farkındayım. Hem aklınıza şüpheler düşürdüm çokça, hem de inkar edebilirim tüm iddialarınızı netçe. Kızmayın bana lütfen, zira naif ve güzel hikayelerin yeni sezonuna izin vermiyor, haber vermeden final yapıyorlar "yöneten"ler. Bizimki de tek sezonda öldürülerek "cast"tan çıkartılan oyuncularla kotarılmış bir AB grubu dramıydı, son reklam ardına sıkıştırılmış minik final sekansı gibi tadı damağımızda bitti. İzleyemediğiniz için şanslısınız, çok ağır bir hikaye bu aslında. Emin olun ki, her anlatılmayışın, her susuluşun ve her yokmuş gibi yapılışın can acıtan sebepleri vardır, bazen karakter örgüsünü fazla sorgulamamak, filmin sessiz anlatım diline saygı duymak gerekir.

Diyeceğim o ki, izin verin de insanların mahremleri olabilsin az biraz. Yalnız kalabilsinler istediklerinde yüklenilmeden, ketum olabilsinler dilediklerinde suçlanılmadan... Herkesin ama bakın gerçekten her birimizin hayatında senin benim hiç bilmediğimiz gizler var. Ve o gizlerin susulması için gerekli ve yeterli sebepler. Bilseydin, bana hak verirdin. Ve bilseydim, sana hak verirdim. Ama kimseye bilme hakkı vermemekte de haklısın muhtemelen. Ben senin ne yaşadığını hiçbir zaman senin gözünden bilemem ki. Sen benim ne yaşadığımı hiçbir zaman benim gözümden bilemezsin ki. Hayat matematiğinde bilinmeyen sonsuza giderken yaptığın işlemlerin sonucu genelde sıfıra yaklaşır, unutma.

Bilmeden susalım, susmak en kesin çözüm bazen.

Şimdi,
Bir, iki, üç, tıp!



2 yorum:

  1. Nasıl da güzel ifade etmişsiniz duygularınızı...çok etkilendim...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çoğumuz benzer şeyler yaşıyoruz, birileri de bunları anlatıyor diyelim :) Çok teşekkürler...

      Sil