24 Eylül 2014 Çarşamba

Sevda


Kaç yaşımdaydım hala bilmiyorum.
Hiç sormadım. Hiç öğrenmek istemedim. Öğrenmeyerek kaçabildiğimi sandım belki de. Okul çağımda olmadığımı biliyorum. Ama çok küçük de değildim sanırım. Hayal meyal bazı sahneleri hatırladığıma göre, en azından üç beş yılı devirmiş olmalıyım yaşamımdan. Belki de algılayamayacağım kadar küçüktüm ama bir şekilde bilinçaltım bunları yaşadığımı ve hatırladığımı hissettiriyor bana.


En klasiğinden bir gecekondu mahallesinde oturuyorduk. Hani evlerin kapıları hep ardına kadar açık olan, herkesin herkesi tanıdığı, oğlanların akşam ezanından sonra da korkusuzca sokaklarda top tepebildiği, kızların yakantop oynadığı türden bir mahalle. Bazı akşamüzerleri, tüm teyzeler birinin evinde toplanırdı. Aralarından bir tanesinin seslenip de, tüm çocuklara üzerine salça sürülmüş sıcak bazlama ekmeği vermelerinden anlardık hangi evde olduklarını. Bir de, artık kimseyi bakkala göndermeyeceklerini bilmenin tarifsiz mutluluğu yayılırdı tüm sokağa. Bakkal uzaktı mahalleye. Kimse istemezdi o korunaklı sınırların dışına tek başına çıkmayı.

Galiba sıra annemdeydi o gün. Herkesin akın akın bizim eve doğru yöneldiğini görmüştüm. Ama bir gariplik vardı. Teyzelerin toplanması için alışık olmadığımız bir saatti ve herkes çok telaşlıydı. Üstelik bu defa mahallenin amcaları da eşlik ediyordu onlara. Babam o sırada "Almanya’da işçi" sıfatıyla gurbette olduğu için, bizim evimize akrabalardan başka erkeklerin gelmesine pek alışık değildim.
Aklımızın ermediği bir durum vardı. Biz neler döndüğünü anlamaya çalışırken, şimdi kim olduğunu hatırlamadığım birilerinin beni kucaklayarak eve götürdüğü sahne var hafızamda. Hızlıca salondan geçerek odaya girdiğimizde, sokakta olmayan tüm çocukların oraya tıkıştırıldığını görmüştüm. Bu kadar çocuk aynı evde toplanıp bir odaya kapatıldığına göre, konu çok derin olmalıydı. Benden bir yaş büyük çocuklardan birinin “oğlum, sizin evin salonunun çatısı çökmüş, kocaman delik açılmış” dediği kalmış aklımda. Tabi ki bana da saçma geliyor şu anda. Muhtemelen bambaşka bir şey söylemişti ama neden öyle anladığımı, ya da neden sonradan hafızama böyle kaydettiğimi hiç bilmiyorum. Belki de, o gün hayatımızda açılan kocaman boşluğu betimlemeye çalışmışımdır saf aklımla. İnanmıştım. Çünkü annemin çığlıklar atarak ağladığını duyuyordum içeriden. Haykırışları o zaman daha küçücük bir bebek olan kız kardeşimin ağlamalarını da bastırdığına, onun sesini hiç duyamadığıma göre, muhtemelen sıkıntı çok büyük olmalıydı. Babam da yoktu ki yanımızda, nasıl tamir edilecekti şimdi o "boşluk". Ah keşke babam burada olsaydı. Baba ne de olsa değil mi, tabi ki bulacaktır bir çözüm! Ama o da bizim için orada çalışmıyor mu? Kimbilir ne zorluklarla para biriktiriyor şimdi, kızmaya hakkım yok ki. Birilerinin babam için "Aradık, haber verdik" dediği duyuluyor. Of, her şey ne kadar karmaşık daha o yaşımdayken, hayat bu kadar zor olmak zorunda mı? Ne olduğunu hala anlayamadım ama içime bir sıkıntı düşüyor. Kalbim ağrımaya başlıyor, patlayacak gibiyim.

O mahalle o günden sonra bir daha asla eskisi gibi olmadı.


Üniversitedeyim.
Sınava girip hazırlık yılını atlamışım ama okula da biraz geç geldiğim için normal öğretim programını kaçırmış durumdayım. Yarı dönemden başlayan küçük bir grubuz. Zamanla birbirimize alışmaya başlıyoruz. Her zamanki gibi, aslında diğerleri kadar alımlı olmasa da, aralarında en güzel gülümseyen kıza takılmaya başlıyorum kendimce. Gittikçe tutulduğumu hissediyorum ama bu duyguların nasıl paylaşılabileceği konusunda hiçbir fikrim yok. İlk defa! Sonra bir gün tüm cesaretimi topluyor, ona ilgi duyduğumu anlatmaya çabalıyorum. Gerçekten tam bir çabalama hali, abartım yok. Konunun nereye gittiğini anlıyor ve ani bir çıkışla tersliyor beni. "Ben bu konuşmanın gittiği yeri hiç sevmedim!" Allahım, nasıl ağır geliyor bu sıradan cümle. Tamam, ben zaten herşeye hazırlıklıyım, kimse kimseyi zorla sevemez, biliyorum. Ama bana bunu güzelce söyleyebilecekken gerek duymuyor, incinebilme ihtimalimi hiç umursamıyor. Oysa benim sadece öğrenmek istediğim bir şey var, o da aynı şeyleri hissediyor olabilir mi acaba? Sormadan bilemem. Hem belki bir şans verse bana, öyle güzel seveceğim ki onu! Sadece biraz cesarete ihtiyacım var. İyi bir insanım ben. Aşk acemisi olmam, kötü seveceğim anlamına gelmez.
Boşa çabaladığımı anlıyorum. Tanıdık bir ağırlık çöküyor üzerime. O anda oturduğumuz kafenin tavanı delinmiş, kocaman bir boşluk oluşmuş hissine kapılıyorum. Saçma ama öyle işte. Onca yıl sonra aynı duyguyla ilk defa karşılaşıyorum, bir gariplik kaplıyor içimi. Kalbim ağrımaya başlıyor, patlayacak gibiyim.

Yıllar geçiyor. Sevmeyi öğreniyorum. Sevilmeyi öğreniyorum. Ama hep bir tedirginlik yaşıyor içimde. İstediğimden değil, kaçamadığımdan. O duyguyu tanıyorum. Bir iz var kazınmış, çocukluğumdan mı en çok, yoksa kocamanlığımın ilk adımından mı bilmiyorum. Kimin parmağı var ayırt edemiyorum. Suçluyu bulamıyorum. Ama var işte. Geçmiyor, geçemiyor. O yüzden büyük ihtimalle; sen bir düşünürken, ben bin sorguluyorum severken. Elimde değil.


Bildiğiniz gecekondu mahallelerinin çocuklarından biriydim. Bizim evde toplanıyordu herkes o gün nedense. Ben birazdan salçalı bazlama ekmeğim için çağrılacağımı hayal ederken, şimdi kim olduğunu hatırlamadığım birilerinin beni kucaklayarak eve götürdüğünü hatırlıyorum. Sonra da büyüdüğüm yıllar boyunca hiç tanımadan özleyeceğim, hiç alışmadan hep yokluğunu hissedeceğim, yaşasaydı hayatımın çok daha farklı olacağından emin olduğum canım kız kardeşimi zatürreden kaybettiğimizi söylediklerini. Küçücük aklımla daha ölümün ne olduğunu bile bilmezken yüzleştiğim bu gerçeğin, hiç farketmesem de hayatıma en derin izlerden birini bıraktığını düşünüyorum bazen.

Sevda.
Sevda koymuşlardı adını.

Ve ben hala zorlanıyorsam birilerine sevdalanmaya bunca zaman sonra, çocukluğumda kaybedişimdendir Sevda’mı ve en umutlu olduğum sevdamı.
Çok görmeyin, hor görmeyin.
Tanıdık bir ağırlık var üzerimde.
Kalp ağrısından kaçıyorum, patlamaktan korkuyorum belki.


0 yorum:

Yorum Gönder