7 Aralık 2014 Pazar

Kolay Kadın

roundhouse

Londra’da çok merkezi ya da popüler yerlerden biri değil Roundhouse. Ama hem bazı özel konserlerin orada gerçekleşmesi, hem de bir konser mekanı olmanın ötesinde, müzik eğitimine ve projelere katkıda bulunanları buluşturmasıyla dikkat çekiyor. Bir eski fabrikadan dönüştürülmüş zaten, yani öyle binlerce kişiyle organizasyonlar yapmak için pek de uygun bir yer değil. Ama gerçekten büyüleyici bir atmosferi var. Salonun ortasında durup da yukarıya baktığınızda tarih kokan yapı ister istemez heyecanlandırıyor insanı.

Muhtemelen bu yüzden Apple dünyanın her yerinde canlı yayınlanan iTunes festivalini 2014 yılında ikinci kez orada gerçekleştiriyor. Sahnede Maroon 5 var. Ekrandan canlı izliyoruz evlerimizde. Adam Levine karizması her zamanki gibi konserde başrolde. Yaklaşık yarım saat kadar sonra, seyircilerin coşkuyla beklediği, Mick Jagger göndermeli yılın bomba şarkısına geliyor sıra. Ritmik gitar tınılarıyla birlikte Adam şarkıya başlıyor. Biz dinlerken pek farkında olmuyoruz böyle şeylerin ama esasında söylemek için gerçekten zor bir şarkı. Tam da o şarkının girişinin hemen öncesinde sahnede yanılmıyorsam yirmi kez zıplamış olan Adam, ilk iki cümleden sonra grup elemanlarına durun işareti yapıyor. Yorgunluktan o kadar terlemiş ki, yüzünde adeta ırmaklar var.
‘Açık olacağım hepinize’ diyor, ‘Şu anda bunu yapamam, nefesim yetmeyecek, şu anda söyleyemem bu şarkıyı!’
Şaşkınlık nidaları ve kahkahalar içiçe. ‘Bana biraz zaman verin.’
Kadınlar onu biraz da bu patavatsızlığı için seviyorlar aslında. Yoksa doğallık mı demeliydim? Aralarındaki ince çizgiyi nereye koymak gerek acaba? Herkes çığlık çığlığa, grup üyeleri bir yandan gülümseyip bir yandan da Adam’a zaman kazandırmak için şarkının girişinden kısa bölümler çalıyorlar.



Birkaç yıl öncesinde bir Kasım akşamı. Londra Westminster’da, meşhur köprünün hemen öncesindeki durakta beni Chalk Farm’a götürecek olan otobüsü bekliyorum. Ne zaman Londra’ya gitsem, hemen Oyster kartımı yüklerim ilk iş, sonrası hep kolaydır bana. Şehirleri hesapsız plansız gezmeyi de çok seven biri olduğum için, ulaşım araçlarını sömürme konusunda yetenekliyimdir. Londra’da insanlar çoğunlukla metroyu tercih ettiği için belki de, mümkünse her yere o meşhur çift katlı otobüslerle gitmek ve üst katta önlerde bir koltuk bulup etrafı izlemek hem kolay hem de eğlencelidir benim için. Camden Town ve özellikle Chalk Farm’a yakın bölümlerde öğrencilerin rağbet ettiği çok mekan var ve yaklaştıkça değişen görüntülerden bunu rahatlıkla farkedebiliyorsunuz. Ben de otobüsümde onbeş dakikalık yolun tam anlamıyla tadını çıkartıyorum. Biraz heyecan da var açıkçası. Aslında öyle çok fanatikleri olmasam da, tarihlerime uygun bulduğum en iyi isim Cake. Ben de Cake’i ilk defa gideceğim Roundhouse’da izleyeceğim. Mekanı gerçekten çok merak ediyorum. Neyse ki, Cake’in de o efsane ‘I will survive’ yorumundan ibaret olmadığının farkındayım ve dinlemekten çok keyif aldığım şarkılarda da imzaları var. Minik bir sürprizli keyif paketine doğru yol alıyorum yani.

Aslında bir hafta öncesine dönersek her şey biraz daha berraklaşacak.
Hayatımın o dönemiyle ilgili kötü şeyler söylemeye hiç hakkım yok. İyi bir işim var, ek olarak TRT’de keyifle yaptığımız üç ayrı programımız devam ediyor, üstelik birinde başka bir isim ve kimlikle yayındayım ve eğlence had safhada, iyi kazanıyorum, yeni evime taşınmışım, dostlar şahane... Ama gönül işleri biraz karmaşık. Hayat bir katakulli yapmış yine ve birkaç sene önce ayrıldığım kız arkadaşımla biraraya gelmişiz. Zor bir dönem geçiriyor, destek olmam gerektiğini hissediyorum. O dönem hayatımda kimse de yok, yani krize sebebiyet verecek bir durum da değil. Açıkçası yeniden birlikte değiliz, öyle konmuş bir adımız yok ama birkaç kişi dışında kimse o süreci hiç öğrenmemiş olsa da, sevgili olmanın tüm gereklerini de sağlıyoruz. İç sesim bana herşeyi çok açık söylüyor. Aslında o kadar iyi biliyorum ki, bu bir süreç ve tamamlandığında benim de görevim bitecek, ardından ben sessizce onun hayatından çekileceğim. Tamam, tabi ki her yeni ilişkiye böyle kalıp yargılarla başlamıyorum elbette ama bu spesifik durumda herşey ayan beyan görünüyor. Anlamaza yatıyorum.
Tam da o hafta artık tüm sorunların çözümlenmesiyle birlikte, onun da hayatına sonunda ilgilendiği birinin girmekte olduğunu farkediyorum. Tamam işte, beklenen son ve şimdi yavaş yavaş çekilme zamanı. O, benim tüm bunları en başından bu yana bildiğimin ve bu sonun benim için beklenen durum olduğunun farkında değil elbette. Zaten daha önce de ilişkimizin temel sorunu hep tek taraftan bakıyor olmamızdı, empatik yoksunluk diyelim. Hiçbir şeyi karmaşıklaştırmadan hayatından çekilmeye başlıyorum, zarar vermeden, zorluk çıkarmadan.
Ama ben böyleyimdir işte. Varlığımın değerini ve nedenini ben gitmeden anlayamaz insanlar. Hayatı çok kolaylaştırırım çünkü onlar için, benimleyken herşey basittir. Bu basitlik yüzünden de pek değer biçmezler bana genelde, hayatın en doğal hali olduğunu düşünürler. Özensizleşirler. Sonra da giderim. Gittiğimde çok geç olur, çabalar gecikmiştir artık. Hoş, o saatten sonra tavır koymuşsun, kime ne fayda diyeceksiniz ama böyleyken böyle işte, elimden bir şey gelmiyor.

Herneyse, konumuz bu değil şu anda.
Tam da bu sebeple, onun hayatından yavaş yavaş çekiliyordum ve ona istediği yaşamı kurabilmesi için geniş ve rahat bir alan bırakmaya çabalıyordum. Ne kadar kolay bir adamdım aslında. Evet, hayat kolaylaştırmak konusunda bir yeteneğim var ama şimdi bu durumdan bahsetmiyorum. Ne kadar kolay bir adamdım. Yani istediği zaman gelecek, istediği zaman gidecek, istediği zaman istediği gibi davranacak ve ben her zaman bu durumu idare edeceğim, zorluk çıkartmayacağım, çözümleyici olacağım. Bu genel anlamda çok da takıldığım ve beni rahatsız eden bir durum değil ama farketmiştim ki, bunu farkında olmadan yapıyor olduğuma inanılması bazen sinirlerimi bozuyordu. Evet, biraz karmaşık göründüğünü ben de kabul ediyorum ama beni haklı bulma ihtimaliniz de var. İhtimallerin varlığını hep severim.
Aslında değişebilirdim. Daha önce deneyimlediğim zamanlar olmuştu, kadınların görmesi gerektiği gibi davranabiliyor ve ulaşılamaz denilen kadınlarla herkesi şaşırtan ilişkiler de yaşayabiliyordum. Ama işte ben değildim ki o. Ne gerek vardı ki? İstemiyordum değişmeyi, kolaysam kolaydım, değişmeyecektim.

İşte bu yüzden, çok önceden planlamış olduğum bu seyahat bana çok iyi gelecekti. Yani bazı şeyler böyle anlatırken olduğu kadar kolay değil tabi ki yaşarken. Canın acıyor, yokmuş gibi yapamıyorsun ve önceden bilmek de hiçbir şeyi basitleştirmiyor. Kendimi güzel bir konserle şımartmak istemiştim. Mekana geldiğimde gerçekten büyülendiğimi hatırlıyorum. Yani bir konser olmasa, elime bir kadeh şarap alıp duvarları, tavanın yapısını, girişteki eserleri izleyerek de saatler geçirebilir ve keyif alabilirdim. Mekan hakkında daha fazla bilgi edinme isteği uyandı içimde. Yaşasın sosyal medya! Foursquare’i açtım, bildirim yaptım ve konser başlayana kadar insanların yorumlarını okuyarak oyalandım.

Daha Cake sahneye çıkıp da ilk şarkısının bir dakikasını geride bırakmışken, kafamda herşey yerli yerine oturmuştu. Şahane bir konser olacağı açık net ortadaydı, Cake’e biraz haksızlık etmiştim. Mekan çok büyük olmadığı için kalabalığın arasından sıyrılarak sahnenin yan tarafına geçtim. Gittiğim hemen hemen her konserde, fırsat bulabilirsem eğer, mutlaka sahnenin yan tarafına giderek birkaç şarkıyı da o açıdan izlemeyi severim. Hem sahnedekilerin gözünden izleyicileri takip etmenin heyecanına tutkuluyum, hem de sahne arkasında olan biteni izlemek bana hep mutluluk veriyor. Ben orada büyük keyifle sahneyi izlerken, telefonumun titreşimini farkettim. Yaptığım bildirime bir yorum gelmişti.

Deniz: Aaa, konserde bir Türk daha mı yoksa!

Sonrasındaki gülücük ikonunu da pas geçmeyeyim tabi. Gerçekmiş, ikonmuş farketmez, gülümseyen kadın benim için hep bir adım öndedir! İtiraf etmeliyim, o mesaj ve sonundaki gülücük o kadar sıcacık gelmişti ki, mesajı gördüğüm ilk anda onunla tanışmak istemiştim. Daha sonra Deniz’le konuştuğumuzda, o da bir Türk ismini gördüğü anda onu tanımak istediğini anlatacaktı. Londra’da, toplasan en fazla beşyüz kişinin olduğu merkez dışındaki bir mekanda, yer bildirimi yapmayı seçmiş iki Türk! İşime geldiği zamanlarda sıradan tesadüflere büyük kader anlamları yüklemekte oldukça başarılıyımdır, bi nevi kendine sahtekar diyebilirsiniz bana. Birinin bir şeyi gerçekten istemesi ve birinin bir cesaretle adım atmasının iyi bir buluşmaya sebep olacağına siz de inanmış olmalısınız, inanın lütfen. Zira, bu mesajdan sadece iki şarkı sonra tam da Cake ‘I want to love you madly’ çalarken, Deniz sahne kenarında yanıma gelmiş ve elini uzatıyordu:
Hi, this is Deniz and you are Selim! Turkish power!

Deniz’le, Cake şarkılarına eşlik ettiğimiz sözler dışında İngilizce konuştuğumuz tek andı bu. Tamam, sıra o muzip şarkıya geldiğinde uyanıkça eşlik edip ‘I want a girl with short skirt and long jacket’ derken hınzırca Deniz’e baktığımı ve kahkahalarla güldüğümüzü de itiraf etmeliyim, çünkü gerçekten kısa bir etek ve çantasına iliştirdiği bir ceketle çok etkileyici duruyordu yanımda. Ama şimdi duruma farklı anlamlar yüklemeyin lütfen, bakın şarkı gerçekten çok eğlencelidir, dinleyin mutlaka.

Konser sırasında klişe konuşmalardan öteye gitmedik. Sonrasında beraber Roundhouse’tan çıkıp yürümeye başladık. Gençler mekanları yavaş yavaş dolduruyorlardı. Rock seslerinin fazlaca duyulduğu, neredeyse ‘Dövmesiz Girilmez’ levhası asılsa uygun olacak türden yanyana mekanları bitirip otobüs durağına ulaştık. Deniz İstanbul’daki meşhur plazalardan birinde bir ajansta çalışıyordu. İzmir’de harika bir çocukluktan sonra üniversiteyi Ankara’da ODTÜ’de okumuş ve okul biter bitmez İstanbul’a taşınarak çalışmaya başlamıştı. Beni tanıyordu. Yani, radyodan ve etkinliklerden biliyordu. Çok utanıyordum birileri böyle şeyler söylediğinde, hala da utanırım. Ben hep sahne arkasında olmayı tercih ettim, izlenmek sevdiğim bir kavram değil. Deniz de, zaten bu yüzden daha çok dikkat çektiğimi söylediğinde tüm ezberimin bozulduğunu da buraya not düşmeliyim! Ah biz hiç farkında değilken hayatımızın yanından geçip giden o paralel dünya!

İstanbul’a geldiğinde çalışma hayatına hızlı bir giriş yapmıştı. Çok başarılıydı, ekibinde bulunduğu bazı işleri söylediğinde gözlerim açılmıştı. Hayatında herşey iyi görünüyordu ama aşk hayatını bir türlü yoluna sokamamıştı.
Şimdi biraz ahkam keseceğim izninizle. Özellikle İstanbul’da plaza evreninde çok araf kadınları olduğunu biliyorum. Çoğunlukla Ankara’dan ya da İzmir’den İstanbul’a gelmişler, başarılılar, kültürlüler, bakımlılar, dikkat çekiyorlar, iyi kazanıyorlar, iyi pozisyonlara ulaşıyorlar ama kendileri gibi olmak ya da korunaklı bir karakter oynamak arasında hep kararsız kalıyorlar. Kendileri gibi olduklarında İstanbul dünyasında yer bulamıyorlar, oynarlarsa mutlu olamıyorlar. Çoğunun artık gözlerine yapışmış derin bir hüzün var, öyle ki kısacık saf mutlu anlarında karşılarına bir ayna koysanız, kendilerine yabancı gelirler. Deniz de öyleydi. Ama bir adam çıkmıştı karşısına, farklı olduğuna, farklı olacaklarına inandırmıştı onu. İnanmıştı Deniz, aslında tam da inanmak istediği bir zayıf bir dönemine rastlamıştı.

Hikayeyi burada uzun uzun anlatmayacağım ama sadece son konuşmamız tüm şifreleri çözüp durumu özetliyor.
‘Neden bana böyle davranıyorsun, neden değer vermiyorsun bana?’ diye sormuştu Deniz son kavgalarında. Sonra da kendisi cevaplamıştı, ‘Kolayım çünkü ben. Kolay geldim sana, zorlaştırmadım sana hayatı, anlamadın sen beni nereye koyman gerektiğini!’
Adamın hiç cevap vermemesi onun için en etkili cevap olmuştu.

‘Eşyalarımı bile almadım’ diye anlatıyordu Deniz biraz da öfkeyle, ‘özene bezene, tek tek seçerek aldığım herşeyimi onda bıraktım. Kalemlerim ve defterimi bile. Kolayım ben çünkü, kolay kadınım!’
Ardından eve gider gitmez hemen bilgisayarı açmış ve kendine üç günlük bir tatil ayarlamış, sabah ilk uçakla Londra’ya gelmiş, Londra’da da bir etkinlik bulmaya çalışırken karşısına Cake çıkmıştı.
Gülümsemeye başladım onu dinlerken. İyice sinirlendi.
‘Pardon ya, hata bende. Bir saat önce tanıştığım birine, üstelik de bir erkeğe oturmuşum kendimi açıyorum. Rezilsiniz hepiniz!’
Hızla yürümeye yeltendi. Gerçekten öfkelenmişti. Kollarından tuttum ‘Copy paste’ dedim. Yüzüme baktı, bir yandan da kolunu çekiştirip neredeyse üzerime basarak geçmeye çabalıyordu. ‘Copy paste!’ diye tekrarladım, ‘Lütfen dur ve anlatayım, bak sen de bana güleceksin o zaman.’
Tamam işte, bana gülme ihtimali hoşuna gitmişti. Evet, kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanırlar. Hayır, yanlış anladınız, iyi mizah yapmaktan bahsetmiyorum. Kadınlar kendilerini güldürecek kadar zayıflıkları olan erkeklerin dünya üzerinde varolmalarından ve diplerinde bulunmalarından hoşlanırlar. Beslenme kaynaklarından biri olur bu çoğunlukla. Ama sevgililik başka bir şey, ona hiçbir erkeğin mizah becerisi tek başına yetmez, ışıltılarla süslemeniz gerekir.

Birkaç dakika sonra o da gülüyordu. Şartları eşitlemiştik. Otobüs beklemekten vazgeçtik ve oradaki mekanlardan birinde karar kıldık. Hoparlörlerden ‘The Unforgiven’ duyulurken bize zarar verenleri artık affetmeyeceğimizden, kendimize önce kendimiz değer vereceğimizden bahsettik, sözler verdik. İçtik, konuştuk, arada hafiften ağladığımız ve çaktırmadığımız anlar da oldu ama kahkahalarımız çok daha fazlaydı. Gecenin saat bilmemkaçında çıkıp taksiye bindiğimizde hala gülüyorduk. Taksi şoförünün bir ara bize dönerek ‘Bu kadar zamandır buradayım, bu saatte bir yerden çıkıp da hem bu kadar ayık hem de bu kadar eğlenen bir çift görmedim.’ demesi ilginçti. Yanılıyordu, pek de kendimizde değildik. Ve yanılıyordu, bir çift değildik. O gece ikimizin de birbirimize karşı tek bir adımımız dahi olmamıştı.
Aslında ikimiz de ortalamanın üzerinde ve şansı olan tiplerdik, hatta mekanda ikimiz de tanıştığımız insanlardan bize doğru çeşitli teşebbüslerle karşı karşıya kalmıştık. Ama ikimiz de farkındaydık, o gece ihtiyacımız olan sadece buydu, daha fazlasını almaya çalışmak, buraya kadar olanı da değersizleştirmek olacaktı. Hay aksi, oysa kolaydık ikimiz de günün sonunda ne de olsa ama o gece kolay olmadık, kolay olanı yapmadık.

O gecenin o gecede kalması konusunda anlaşarak ayrıldık. Aptalcaydı ama hoşumuza giden bir karar almıştık, nasıl olsa eğer icabediyorsa, hayat bir gün bir yerde bizi karşılaştırırdı.

Yanılmamıştık. Ertesi sene yeni açılan mekanlardan birinde tesadüfen gözgöze geldiğimizde karnı burnundaydı. Gelip sarılacak, ardından da mahcup bakışlarla açıklama yapma gereği hissedecekti. Bebek ondandı. Döndüğünde yeniden konuşmak istemişti adam. İkna olmuştu Deniz. Bir burukluk oluşacaktı benimle konuşurken. ‘Sen söylemiştin o gün, hatırlıyorum.’ diyecekti. Gerçekten de öyleydi. Henüz çok sıcak olduğunu ve onu affedebileceğini ama bunu yapmaması gerektiğini söylemiştim ona o konser gecesi ayrılırken. Eklemiştim, ‘Gerçi biliyorum yapacaksın, ve yine biliyorum ki sonrasında pişman olacaksın.’
Hamilelik gerçekten yakışmış, onu daha da güzelleştirmiş olacaktı ama o utanarak yüzüme bakacaktı dolu gözlerle, ‘Haklıydın,’ diyecekti, ‘Her iki söylediğinde de haklıydın. Dinlemeliydim seni.’
Gülümseyecektim yarım dudak, sarılacak ve ayrılacaktık.
Haklı çıkmaktan nefret ediyorum bazen!


Roundhouse’da sahnede Adam Levine var, nefesini toparladıktan sonra şarkısını söylüyor. Ardından seyircilerle diyaloga girmeye başlıyor. Bir genç kız sahneye doğru, biraz da erotik içerikli beğeni cümlelerini haykırıyor. Adam Levine ona takılmaya başlıyor. Konseri izlerken, bir yandan da internet yorumlarını takip ediyorum. Birinin tam da bu sahne için yaptığı yorum gözüme takılıyor:
‘Ne kadar da kolay bir kız!’
O sırada bir başka genç kız sahneye kağıttan uçak atıyor. Adam Levine yerden alıp üzerinde sadece ‘Merhaba’ yazan kağıdı okuyor. ‘Bak, bu daha gerçekleştirilebilir bir talep’ diyor muzırca.
Konserin yönetmeni muhtemelen zevkten dört köşe, şahane malzemeler yakaladı canlı yayında! Bir o kızı, bir Adam’ı, bir diğer kızı gösteriyor arka arkaya. Seyirciler çok mutlu, eğlence zirve yapmış.
Kamera yakınlaştıkça kızların yüzlerindeki mimikleri yakalamaya çalışıyorum, hangisi bu gece mutlu uyuyacak, hangisi gerginlikle sabahlayacak, hangisi zafer edasına bürünecek, hangisi yaptığına pişman olacak?
Akla ilk gelen cevapları pas geçiyorum. Biliyorum ki, öyle herşey her zaman dışarıdan göründüğü gibi olmuyor. Ve kolayca yapıştırdığımız yaftalar, dönüp dolanıp yine bizi buluyor.

Yani dünya dönüyor ve geride bıraktığını, üzerine basarak yürüyüp geçip gittiğini zannettiğin her şey, bir tur sonra tam karşına çıkıyor.
Dünya yuvarlak dostum, kanıtlanmış bilimsel gerçeklerden kaçamazsın!
Kolayı seçmeyi biliyorsun malum, kabullen. Bil ki, gerinde ne bırakırsan, önünde sonunda gelip seni bulacak.
Bu yüzden, kimseyi iyi olduğu için ya da kolay olduğu için harcamaya kalkma.

İyi ol dostum, iyi ol.
Değerinden bir şey kaybetmeyeceksin.

0 yorum:

Yorum Gönder