14 Mart 2014 Cuma

Anne...


‘Benim oğlumu Allah almadı!’ diye çığlıklar atarak yürüyor Gülsüm anne. Kollarına girmiş yakınlarının zaptedemediği bedeni ruhunun peşinde koşturuyor sanki yakalayabilecekmiş gibi, oysa ruhu çoktan bedenini bırakıp Berkin’iyle buluşmuş bile. Hala kuzusunun eve getireceği ekmeği bekliyor bir umutla.
Ah o acı, ah o annenin can acısı...

‘Ey oğul, maviş oğul!’ diye sesleniyor Hatice anne gazete ilanında, polis nezaretinin baskısına dayanamayıp intihar eden oğlu Onur Yaser’in ardından. İnsanlığın onurunun kazanacağı ümidi avuntuya dönüşmeye başlayınca da dayanamayacağını anlıyor daha fazla. Geçen yıllar içinde bedeni buradayken ruhunun hep oğlunun peşinde olması da yetmiyor artık ona, bedenlerini de buluşturuyor evinin balkonundan atlayarak.
Ah o acı, ah o annenin can acısı...

‘Ben katilin yüzünü görmek için geldim buraya!’ diye haykırdığı duyuluyor Safi annenin hakime doğru. Oğlunun, Ethem’inin vuruluş anını televizyonda yüzlerce defa tüm dünya görmüş, gel gör ki karar merciileri bir türlü göremiyorlar nedense. Diğer mahsun anaların yanına ilk giden o oluyor hep, belki de kendi yavrusunun acısını böyle hafifletiyor kimbilir. Zaten bedeni onların yanındayken bile ruhunun uzaklara yol aldığını bir bakışta anlayabiliyorsunuz. Günbegün yüzündeki çizgilerin arttığını izliyoruz donuk karelerden.
Ah o acı, ah o annenin can acısı...

‘Gözümün içine bakın, başka yere değil!’ bağırışları çınlıyor Emel annenin mahkeme salonunda. Kollarında Ali İsmail’in fotoğrafı. ‘Nasıl kıydınız çocuğa, Alişim küçücüktü.’ dediğinde dünya ufacık kalıyor, bedenlerimiz küçülüyor, yüreklerimiz içine sığmıyor, sıkışıyor. Bir tek Emel anne dimdik duruyor orada. Biliyoruz ki ruhu çoktan Ali’sinin yanında, bedeni buradaymış kime ne.
Ah o acı, ah o annenin can acısı...


Ali İsmail’in sokakta sıkıştırıldığı anın görüntülerinin ortaya çıktığı gün geliyor aklıma. Omurgalı gazeteci İsmail Saymaz’ın bireysel çabası olmasa belki de hiç göremeyeceğimiz o yürek yakıcı görüntüler. Bakamıyorum, canım yanıyor, o darbelerin her birini kendi vücudumda hissediyorum. Ama ısrarla sonuna kadar izlemeye çalışıyorum. Hafızama kaydetmeye çabalıyorum, asla aklımdan çıkmasın istiyorum. Aile, Emel anne görmesin diye hiç televizyon izletmediklerini anlatıyor.
Tam da bu haberleri duyduğum sıralarda hastanede annemin başında bekliyorum. Kimsenin haberi yokken başımızda bir belanın dolaştığı günler. Müstehzi bir gülümseme yapışıyor bazen yüzüme. Hep etrafındakilerin derdini kendisinin ötesine koyarak yaşayan annemin malum hastalığını tam da Gezi olaylarının başladığı günlerde doktorun ‘ümitvermez’ açıklamasıyla öğrendik ne de olsa. Çocuklar ölmeye, annem hayata tutunmaya çabalamaya birlikte devam ediyorlar hala. Totem yapıyorum ben de bazen salakça, olaylar düzelirse, suçlular bulunursa annem de iyileşirmiş gibi hayaller kuruyorum. İçim daraldığında tek kaçışım olduğundan kağıt kalemi alıp bir şeyler karalıyor, Ekşi Sözlük’e yazıyorum yıllar sonra. Yalan değil, yalnız olmadığımı hissetmeye ihtiyaç duyuyorum. Hemfikir oluyoruz hepimiz, Emel annenin de bu acıyla önünde sonunda hasta olacağını biliyorum, hepimiz biliyoruz... Kahretsin!

Rahat yazıyorum bazı şeyleri. Nasıl olsa ailemden, yakınlarımdan kimse yaptıklarımı da, yazdıklarımı da takip etmiyor. Annemin kulağına gitmeyeceğini biliyorum, dert etmiyorum. Ama gözümün önünden Emel anne hiç gitmiyor. Onun olanları bilmeme şansı yok ki! Ya diğerleri? Acıları çoktan boylarını aşmış anneler? (Ben anneleri hep ufacık bilirdim. Anne çocuğundan kısadır hep benim bildiğim. Ne kocamanlarmış meğer! Öğreniyorum.)
Bildiğimiz, bilmediğimiz, bedeni buradayken ruhu yavrusunun peşine takılıp gitmiş annelerin hepsi canımı acıtıyor. Sebebinin ne önemi var ki! Bazı yükleri taşımanın artık imkansızlaştığı anlar olur ya hani, taşıyamadıklarımdan birkaç nefesi de satır aralarına serpiştirmeye çalışıyorum. Zaman tanıklığı yürek yanıklığını azaltır, dillerden dökülenler yaralardan sökülenler olur sanıyorum. Yanılıyorum. Bildiğim, tanıdığım, gördüğüm hiçbir annenin yara kabukları düşmüyor, yanlarındaki adamların hiçbirinin yüzleri gülmüyor.
Hep ailesinden uzak yaşamış biri olmama rağmen, hayatımda ne zaman bir şeyler değişecek olsa annemi arayışım, belli etmeden onun hayır duasını almaya çabalayışım geliyor aklıma. Sonra da canı yanan anneler.
Annelerin canı yanıyor dostum. Ve bil ki, anne can acısı hiçbir şeye benzemiyor. Anne ahı da öyle. Bildiğim bir şey varsa, anneleri üzenlerin, annelerin bedduasını alanların yüzü gülmüyor, gülemiyor, sebep olduğu acılar dönüp dolanıp fazlasıyla çektirenleri buluyor.

Biz yaşamak için soluk almaya çalışıyoruz ama aslında o annelerin buğulu nefeslerini çekiyoruz yüreklerimize farkında bile olmadan. Şimdi derin bir nefes al ve düşün lütfen.

Evet sadece o nefesi al ve sadece düşün. Lütfen.


Not: Yayıncılığa yirmi yılımı verdim, bilirim bu işler çok bıçak sırtıdır. Kimse imalar yapmadan peşinen söyleyeyim, ben net olarak bir tarafım. Ne taraf olduğumu gerçekten anlamak isteyen varsa, 6 Haziran 2013’te Tunalı Hilmi’de kalabalıkla birlikteyken Facebook arkadaşlarımla paylaştığım gerekçemi buraya taşımak isterim. Ekleyecek başka sözüm yok. 
Provokatör değilim. Bir parti mensubu değilim. Birilerinin kuklası ya da piyonu da değilim, Çok şükür aklımı kullanabiliyorum! Buradayım, çünkü benim oyumla seçilmiş olmasa da, demokrasi gereği beni "yöneten"lerin benyaptımolduculuğundan, benmerkezciliğinden ve beni aptal yerine koyma çabasından memnun değilim. Buradayım, çünkü benim yaşadıklarımın kurnazca taklalarla topluma bambaşka şekilde aktarılmasına tahammül edemiyorum. Buradayım, çünkü demokrasiye sonuna kadar saygılıyım ama bu şekilde yoksayılarak yönetilmeyi kabul etmiyorum!
Ve buradayım, çünkü Ankara ruhuna sahip olmaktan, istanbul'daki şahane insanlara -sadece benimle aynı minvaldeki, sadece derdini anlatmaya çabalayan artniyetsiz insanlara- destek vermekten gurur duyuyorum...
 Not2: ‘Güle güle güzel çocuk’ isimli görsel Halime Keskin imzalı.