19 Kasım 2014 Çarşamba

Benim Patikam, Senin Yolun


Sahne: Dış. İkindi vakti, gündüzden geceye geçiş. Kapalı hava. Sonbahar. Issız bir alanda etrafı duvarlarla çevrilmiş, biri bitmek üzere inşaat halinde olan yanyana iki bina.

Toprak bahçe alabildiğine geniş, neredeyse iki futbol sahası büyüklüğünde. Zaten kenarlarda bırakılan boş alanların dışında, her iki uca da birer kale yerleştirilerek bir futbol sahası haline getirilmiş. Kaleler direklerden oluşuyor ama köşelerden sarkan ipler var, yani belli ki şimdilerde beyaz boyaları dökülmeye başlamış olan bu direklerde bir zamanlar ağlar da varmış. Daha önce yurt olarak kullanılan okul, ilk defa öğrenci kabul ettiğine ve resmi olarak ilk öğrenciler gelmeye başladığına göre elden geçmeleri gerekecek. Ne de olsa sınavla girilen ve her isteyenin adım atamayacağı, özel türden bir okul bu.
İşte o toprak futbol sahasının içinde ikili üçlü gruplar halinde gezinen çocuklar var. Gerçekten çocuklar, en büyüğü onüç olsa gerek. Birkaç tanesinin yanında büyükler görünüyor. Ellerin çocukların omuzlarında olduğuna bakarak ebeveyn olmasa bile aile büyükleri olduklarını anlamak mümkün. Hızla yaklaşarak gözlerinin içine bakma şansımız olsa, hepsinin de o akşam dünyaya delicesine hüzünle kaplı bir çerçeveden baktıklarını görebiliriz. Tam olarak o anı tanımlayabilecek bir hayat yaşanıyor o futbol sahasının içinde, bildiğiniz Pazar akşamı sendromu.

Yanlardaki büyükler birer birer uzaklaşıyorlar. Ufaklar arkalarından bakıyor kısa bir süre. Belli ki çoğunluğu yaşlarından beklenmeyecek bir olgunluk içinde, o anı hafızalarına kazımak istemiyorlar. Ya da belki de o anda ortalıkta top oynayan gruba katılmak daha cazip geliyor, fazla düşünmenin anlamı yok ki. Daha çocuklukları hukuken bile tamamlanmamış durumda, henüz cezai ehliyetleri bile yokken neden hüzün yüklemesiyle kendilerine acı çektirsinler ki?

İleri tarafta bir ikili göze çarpıyor. Hadi sizi tanımlamalara boğmayayım, bir baba, oğlunun omzuna elini atmış ve birlikte çıkış kapısına doğru yürüyorlar. Ne olduğu anlaşılamayan bir eğretilik var, biraz zorlama bir temas gibi görünüyor uzaktan bakınca. Aslında yanlarında olsak da zaten klişe cümlelerden farklısını duymayacağız. Bir ihtiyacı olursa telefon açabileceğini, korkmaması gerektiğini, çok kısa sürede alışacağını söylüyor baba oğluna. Çocuk onaylıyor gibi görünüyor ama durumu pek samimi bulmadığını kısık bakan parlak gözlerinden anlamak mümkün. Kapıya ulaşıyorlar birlikte. Baba çocuğun başını okşuyor ve çocuğu orada bırakarak yürümeye başlıyor. Aslında bir kamera olsa, şahane bir film kapanış sahnesi olarak kaydedilebilir bu gidiş. Güneş batmak üzere, hafif kızıllaşmış gökyüzü, iki yanındaki ekinlerin arasında sık kullanılmaktan patikaya dönmüş bir yaya yolu, yolun hafif açısıyla yavaş yavaş kıvrılarak görüntüden ağır çekimde çıkmasına sebep olan demir kapının kenar duvarları, ve bir kez dahi arkasına dönüp bakmayan baba ile açıdan çıkıncaya kadar sabırla keşke sadece bir kez daha dönüp bana baksa umuduyla bekleyen çocuk.
Finalde, hiç sesini çıkartmadan çocuğun yanına yaklaşarak saçlarını okşayan ve onu boyundan bilmemkaçbin kat büyük binanın girişine doğru yönlendiren görevli.


Sahne: İç. Gece. Bahçenin merkezindeki eski binanın dördüncü katında, oldukça geniş ve yüksek tavanlı bir salon. Yanyana dizili demirden çift katlı ranzalar. Tavanlardan sarkan ve geçici olarak kullanıldığı her halinden belli olan ampüllerle loş aydınlatma.

Az önce gelerek kısa bilgiler veren nöbetçi öğretmenin anlattığına göre geçici yatakhaneleri burası. O birşeyler anlatıyor ama söylenen herşey çoktan anlamını yitirmiş durumda aslında. Tüm ezberleri birkaç saat önce bozuldu. Çocukların birçoğu hayatlarında ilk defa yüzlerce kişiyle birlikte ellerine tutuşturulan demir ve dört ayrı bölümden oluşan tabaklarla yemekhanede sıraya girdiler. Genelde ikili gruplar oluşmuş ama aralarda onun gibi tek başına bekleyenler de var. Aklı hala o patika yolda. Şimdi ne olduğunu hatırlamadığı ama annesi yapsa şımarıklıkla kötü olduğunu söyleyerek bir kaşık alıp bırakacağı türden yemekler, aşçıların hızlı ve otomatikleşmiş hareketleriyle tabaklara dolduruldu. Kimsenin hakkını yememek gerek, etraftaki herkes çok güleryüzlü ve yardımcılar ama yemeğini aldıktan sonra nereye oturacağının bile bir sırayla görev olarak söylenmesinden rahatsız o da. Tamam, zaten disiplinli bir ailede yetişti, zaten hiçbir zaman öyle kafasına estiği gibi davranabilen biri değildi. Ama mesela evdeki satranç takımının piyonları ve cam misketlerden biriyle halının üzerinde hayali futbol maçı yaparken, ekmek arasında taze fasulye yiyeceği zaman kimseden çekinmesine gerek yoktu. Biraz kafası karışık açıkçası.
İşte bu yüzden saçma olan herşeyi doğru kabul edeceği bir paralel dünyaya zorunlu geçiş yapmış durumda. Kısa bilgiler veren öğretmen birkaç aylığına burada hep birlikte kalacaklarını, ardından yeni binanın bitmesiyle birlikte küçük odalara paylaştırılacaklarını anlattı. Sabah kalk saatinden ve uygulanacak programdan bahsetti. Şimdi artık uyku zamanı. Yanlış hatırlamıyorsa, üçyüzden fazla küçücük çocuk o koca salonda birlikteler. Neredeyse tamamı hayatlarında ilk defa ailesinden ayrı tek başına kalacak. Öğretmenin son direktifiyle birlikte ışıklar kapatılıyor. Çocuk haylazlığıyla şakalaşıp birbirine laf atanlar eğlenirken, bizim çocuk ranzanın alt kattaki yatağında doğrularak pencereden dışarı bakıyor. Zifiri karanlıkta bahçe duvarlarının arkasını görmek çok mümkün değil ama oldu olası kuvvetli olan hayal kurma yeteneğiyle babasının gittiği yolu canlandırmaya çalışıyor. Hayatının o zor döneminde de hep kurtarıcısı bu hayal kurma yeteneği olacak zaten. Sıkıştığı anlarda bu dünyadan kaçarak iyileşmenin en kestirme yolunu erkenden keşfetmiş. Zararsız ve kendi başına. Tamam, ailesi herşeyi onun iyiliği için düşünüyor elbette. Ama yine de içinde bir burukluk var. Aslında çok da ağlak bir çocuk olmasa da, gözlerinde hafifçe birikmeye başlayan damlaları hissediyor. Diğerlerinin nasıl da o kadar eğlenebildiklerini anlamaya çalışıyor. Acaba babasında eksik olan neydi, yoksa diğer babalar gitmeden önce son bir kez çocuklarının kulağına gizli bir sırdan mı bahsettiler? Neden o da diğerleri gibi hissedemediğini düşünüp, esasında biraz da babasını suçlamaya doğru yol alırken, tüm yatakhane sessizliğe bürünüyor ansızın. Çok garip. Sanki biri çıkıp da susmalarını söylemiş gibi. Dahası, sanki o yaştaki çocuklar bir başkasının sözünü dinleyecekmiş gibi.
Birkaç saniye süren ama muhtemelen hepsine çok çok daha uzun gelen sessizliği yatakhanenin uzak köşesinden gelen ağlamaklı bir titrek ses bozuyor.

"Ben annemi özledim!"

Bombayı ateşleyen fitil. Bir anlık herşey. Tüm yaşamının aslında gerçekten bir saniyede tam tersine dönebileceğini öğreten, ücretsiz görünümlü ama ağır bedelli ilk hayat dersi.
Önce tek bir hıçkırık.
Sonrasında üçyüz kadar çocuğun neredeyse hepsinin birden ağlamalarıyla inlemeye başlayan kocaman salon.
Ama o ağlamıyor. Garip. Oysa daha sadece dakikalar önce hepsi eğlenirken, o ağlamamak için çaba gösteriyordu. Birden neyin değiştiğini bilmiyor. Ama o andan sonra hayatının asla eskisi gibi olmayacağını anlamış durumda. İçinde ne yaşarsan yaşa, bir şekilde atlatacaksın. Atlatmak zorundasın, kural bu. Sorunu büyük yapan ne kadar sen isen, çözüm de o kadar sende. Uzaklarda arama. Muhtemelen sonraki yıllarda hep sorumluluk taşıyan görevleri ona vermeleri de bu ikna yeteneği sayesinde olacak. Herkes ağlarken o sapasağlam ayaktaydı. Güçlü görünmek gibi bir isteği yoktu aslında ama o misyon bir saniyede üzerine yapışıverdi işte. Sonrasındaki yıllar boyunca da istese de üzerinden atamayacağı bir yafta gibi. Dışarıdan çok kolay görünen ama içteki mücadelesi hiç bitmeyen. Ve bazen herkesin bundan cesaret alıp, ona aslında taşıyamayacağı ağırlıkları bile yüklemekte çekinmemesini sağlayacak olan.


Sahne: İç. Gece. Sonbahar akşamı ama hava berrak, pencereden bakıldığında ay ve yıldızlar rahatlıkla seçilebiliyor. Evde o akşam hiçbir aydınlatma kullanılmamış, sadece köşede yanan bir mum var.

Son birkaç hafta içinde yaşadıklarını düşünüyor. Burçlara ve astronomiye hiçbir zaman ilgisi olmadı. Uzun yıllar önce yatılı okuldayken böyle şeyler safsata olarak tanımlanmıştı onlara. Aslında orada öğretilen çok şeyi bir süzgeçle temize çekti ama belki de bazı izler yer etmiştir farkında olmadan. Öyle ya da böyle, etrafındaki herkeste benzer sıkıntıları görmeye başladığına göre, gerçekten yıldızlarda bir şeyler değişiyor olmalı bugünlerde.
Tam da bilim insanlarının bir göktaşına uzay aracı göndermeyi başardığı günler. Kendi kendimize uzayın dengesini bozuyor ve sonra da bunun bedelini kendimiz ödüyor olabilir miyiz acaba? Herşey mümkün, insanevladından her türlü düzenbozuculuk beklenir, doğamızda var.
Dertleri bitmiyor insanların. Etrafımdaki herkesin irili ufaklı şikayetleri var. Hiçbirini diğeriyle karşılaştırmıyor, kimseyi kimseyle yanyana koymuyorum. Herkesin hassasiyetlerinin bambaşka olduğunu, bana dokunmayanın seni altüst edebileceğini ve bunun da normal olduğunu çoktan öğrenmiş durumdayım. Ama öğrendiğim bir şey daha var. Her şey önünde sonunda bitiyor, hayatını esir aldığını düşündüğün tüm acılar yerini bir zaman sonra bambaşka duygulara bırakıyor. Dilersen kendini o acı yumağının içinden çekip almayı başarabiliyorsun ve bu çok değil, sadece biraz hayal gücü gerektiriyor. Kimsenin haberi olmasına gerek yok, sen o kalabalık acı yumağına sırtını dönüp, onlar kendi içlerinde kapışırken pencereden dışarıdaki patika yola bakabiliyorsun. Arkanda bambaşka bir dünya dönerken, sen bir anlığına ayrı bir dünya yaratıp kendini orada iyileştirebiliyor ve tamam olduğunda yeniden dönerek kaldığın yerden devam edebiliyorsun. Üstelik sen geri döndüğünde, herkes ve herşeyin yıpranmışlığından da kurtulmuş oluyorsun.

Çok mu betimleme yaptım, çok mu gereksiz karmaşıklaştırdım durumu? O zaman şöyle söyleyeyim size; gidenin ardından uzun uzun bakmak onun geri dönmesini de, senin olmasını da sağlamıyor. Sesini duyurabileceksen çağır, koşup yakalayabileceksen dene ama hayatını, olmasını umarken parmaklarının ucundan kayarak uzaklaşmış şeylerin peşinde bekleyerek geçirme. Anılarının hakkını ver, zamanı geldiğinde hüznünü de gerçekten dibine kadar yaşa ama yoluna devam etmeyi de ihmal etme. Yani anılar kadar anların da kıymetli olduğunu aklından çıkarma. Gücün ne kadar olursa olsun, şartlar ne kadar izin verirse versin, hayatın tadını çıkartmak için hep birilerinden daha fazla şansın olduğunu unutma.

Tamam, biraz çokbilmişilik yaptım sanki herşeyimi çözümleyebiliyormuşum gibi. Fakat deniyorum. Bazen başarıyor, bazen çuvallıyorum. Ama denemekten, herşeye rağmen tutunmaya çabalamaktan vazgeçmiyorum. Ve şükretmekten de... Bunu, yıllar boyunca çocukluk hayatına sokulan çomaklara rağmen her seferinde o pencereden uzun uzun bakarak o yolu umutla izlemiş biri olarak söylüyorum. Ben deniyorsam, sen de denemelisin. Ben yapabiliyorsam, sen de yapmalısın.

Bil ki, o uzak patikalar da senin yolun oluyor ve o yolun makus kaderini de sen değiştiriyorsun sonunda.
Pes etme, vazgeçme.

Herşey senin için..

7 Kasım 2014 Cuma

Sen Çok İyi Birisin!

Sen Çok İyi Birisin!

Ne yaparsam yapayım beni affedersin. Bu yüzden sana rahat davranabilirim. Özen göstermeme hiç gerek yok. Kırılman ya da üzülmen önemli değil, nasıl olsa sen onu bir şekilde tamir edersin. Etmek zorundasın.
  
Sen Çok İyi Birisin!

Başkalarına yapamadığım hataları sana yapabilirim. Beni çekersin, idare edersin. Her zaman alttan alan bir halin var, neden ben olayları bir de senin tarafından düşünmek zorunda kalayım ki? Böyle iyisin.

Sen Çok İyi Birisin!

Gitmek istesen de gidemezsin, gitsen de ne zaman istesem bana yine dönersin, ceptesin. İstediğim gibi davranabilirim sana. Hayatımdaki gelişmelere göre istediğim zaman merkeze alıp, istediğim zaman uzakta tutabilirim seni. Sesini çıkartmazsın. Bunun sebebini sorgulamaya gerek duymuyorum.

Sen Çok İyi Birisin!

Kendi başına bir hiçsin, bana muhtaçsın. Ben olmadan bir değerin yok, benim yanımda değilken hayatında bir anlamın olamaz. Sakın beni de dahil ettiğin kararları kendi başına almaya kalkma ama ben seninle ilgili yaparım. Etrafımda dolaşmalısın, bana tabi olmalısın. Yani buradan öyle görünüyor, benim için burasını bilmek yeterli.

Sen Çok İyi Birisin!

Benden hoşlandığının farkındayım. O yüzden gözlerine perde inmiş olmalı. Sana istediğim herşeyi yaptırabilir, seni kenarda yedekte tutabilirim. Gerektiğinde iki mavi boncukla hemen devreye girersin nasıl olsa! Kararlarıma saygı duyup bir adım geride mi durmak? Beni hiç ilgilendirmiyor!

Sen Çok İyi Birisin!

O kadar iyisin ki, sende karizmatik ya da havalı bir şeyler göremiyorum. Değerli görünmüyorsun gözüme. Olduğun yerde öyle kal. Sakın ola herhangi bir konuda benden daha iyi olduğunu düşünme, seni vazgeçirmek için elimden geleni yaparım. Vazgeçersin.
  

Ben İyi Biriyim!

Evet, ben iyi biriyim. Ve bu yüzden sen, art niyetli uyanık arkadaş, bana her "Sen Çok İyi Birisin" dediğinde yukarıdakilerden birini söylemeye çalıştığını çok net anlıyorum ama anlamamış gibi yapıyorum. İdare ediyorum aslında seni. Bilsen kızarsın bana. Beni suçlu çıkartmak konusunda gerçekten çok yeteneklisin. Öyle ki, iyi biri olduğum için aslında, beni kötü olduğuma bile inandırabilirsin neredeyse! Ya da, sadece sen kendini iyi hisset diye öyleymiş gibi davranabilirim.

Ben durduk yerde insanlara zarar vermek için uğraşmam. Kendi durumum ne olursa olsun, başkalarının mutluluğunu önemserim. Elimden gelen ne varsa onlar için yapmaya çabalarım. Ama bu bir ezik ya da elinevurekmeğinial insan olduğum anlamına gelmez. Sınırsız iyilik çabalarım, suistimal edildiğimi farketttiğim ana kadardır. İçimdeki kötüyle tanışmak istemezsin!

Tabi şunu da belirtmem gerek; esasında zannettiğin kadar aptal da değilim. Yani sen "Oh nasıl da yutturuyorum, ne kullanıyorum be!" derken, ben sana bunun böyle olmadığını anlatabileceğim en uygun algı seviyesine ulaşmanı bekliyorumdur. Ve inan bana, bazen o seviyeye ulaşılması zaman alıyor! Dahası, oraya ulaştığında, bana ulaşabilmek için çok geç kalmış oluyorsun. Deneyimlerimle konuşuyorum, olmuşluğu var.

Ya da belki de huzurlu bir hayat yaşamak istiyorum ve bu yüzden görmezden geliyorum. Çünkü biliyorum ki, tam da benim gibi iyi insanların sana attığı görünmez tokatlar şaşırtıyor seni en çok. Ama gerçekten öyle bir yükü taşımaya hiç niyetim yok, huzurumu bozmama sebep olamayacaksın. Hay Allah, aslında o kadar da iyi bir insan değilmişim, gördün mü!

Şimdi dostum, gel hadi ortada bir yerde buluşalım. Yani olması gerekeni yapalım.
Yukarıdaki tüm maddeleri unutup, bana bir de şöyle bakmaya, "Sen Çok İyi Birisin!" derken beni şöyle görmeye ne dersin:


Sen Çok İyi Birisin!

Her zaman kendinden önce beni düşündüğünün farkındayım. Benim için fedakarlıklar yapmaktan hiç çekinmiyorsun. Bazen seninle ilgili olmayan bir konu hakkında nasıl bu kadar endişelenebildiğini, sana anlattıklarımı karşımda sanki sen yaşıyormuşsun gibi dikkatle dinlediğini ve çözüm üretmeye çabaladığını şaşkınlıkla izliyorum. Ve en önemlisi, bunun ne kadar değerli olduğunu biliyorum. Senin de kendine ait bir hayatın olduğunu aklımdan çıkartmıyorum ve buna saygı duymamın, seni sevmem kadar önemli olduğunu biliyorum. Seni sömürmeye çalışmıyorum ama gerçekten ihtiyaç duyduğum anda kendi önceliklerini bir kenara bırakıp, benim yanında olacağını biliyorum. Daha fazlasına ihtiyacım yok. Kendi hayatlarımızı kesiştirdiğimiz noktalarda benim yanımda olman yeter, hayatını ele geçirmeye niyetli değilim.
Sen çok iyi birisin. Ve ben bunun değerini bilecek, seni aptal yerine koymaya çalışmayacak kadar akıllı biriyim.


Bak bu söylediklerini sevdim gerçekten. Şimdi seni daha çok önemsiyorum ve şimdi sana daha çok iyilik yapmak için çabalayacağım.
En baştan başlayalım mı?