23 Nisan 2015 Perşembe

Sükut


Bir Nisan öğleden sonrası.

Karaköy’deki ara sokaklarda biraz turlayıp, güzel bir kahvaltının ardından oradaki arkadaşlarımla vedalaştıktan sonra iskeleye yöneliyorum. Neyse ki Kadıköy vapurunu kaçırmamışım. Gerçi kaçırmış olsam da dert etmeyeceğimi biliyorum. Değiştiremeyeceğim, benim kontrolümden artık çıkmış şeyler için kendimi germemeyi öğreneli çok oldu. İnsanların vapura binerken neden o kadar koşturduklarını hiç anlayamadım, özellikle de mesai yoğunluğunun dışındaki saatlerde. Dahası, acele etmeyenlere, rahat davrananlara karşı bir öfke büyütmüş gibiler hepsi. Gerçi bu karakter İstanbul’da yaşayan ve kendini İstanbul canavarına teslim etmiş herkesin refleksi olmuş artık, bilinçli yapılan bir şey değil her yere ve herşeye koşturmak, hep acele etmek. Esasında acelen yokken bile. Sakinim, vapurun alt katında bulunan ve her iki yanında dışarıya yerleştirilmiş banklardan birine oturmaya niyetliyim. Güneş tam tepede, gözlerimi alıyor. Hadi itiraf edeyim, İstanbul’da yaşadığım dönemde her gün vapurla karşıya geçerken, çok güneşli günlerde ben de doğrudan üst kattaki iç bölmelerden birine yönelirdim. Ama şimdi misafirim bu şehirde ve vapurun da, güneşin de tadını çıkartmak istiyorum. Ayrıca bir tezim var, genelde kafası biraz dumanlı, çözümlemesi gereken dertleri olan insanların dışarıyı tercih ettiğini düşünüyorum. Sanki terapi merkezi gibi bir etkisi var vapurda o yolculuğun. Tamam, kabul, bir de bol bol özçekim peşindeki üç-beş kişilik gruplar oluyor, ‘vapurda dalga keyfi’ pozlarının peşine düşmüş olan. Ama onları istisna kabul edebiliriz, tezimde hala iddialıyım!

Kafamda ince bir hesap yapıp, görevlinin halat almak için geçmeyeceği, insanların da ilerlemek için beni rahatsız etmeyeceği bir nokta seçiyorum kendime. O yarım yamalak aldığım mühendislik eğitimi tam da bu anlar için işte! Vapur hareket etmeye başlıyor, ben de kafamı arkamdaki cama dayayıp tam karşımdaki yarımadayı izleyerek güneşin ve dalgaların keyfini çıkartıyorum. Gerçekten dünyadan soyut bir haldeyim, vapur batmaya başlasa muhtemelen ancak ayaklarım ıslandığında haberim olur, o kadar uzaktayım! Ama o dünyanın duvarını yıkan sıcacık bir ses duyuyorum.

Derdi herneyse biraz büyük olmalı!’

Şaşırıyorum. Bana mı dedi? Yakınımızda başka kimse yok. Teknoloji devrindeyiz malum, telefonla mı konuşuyor diye düşünerek saçlarının arasında kulaklık arıyorum, ama yok. Tam sağ yanımda oturuyor, nasıl olduysa geldiğini bile görmemişim. Omzuna kadar uzanmış siyah kıvır kıvır dolgun saçlarını farkediyorum önce. Onların arasında belli belirsiz görünen küçük ama yuvarlak ve açık tenli bir yüzü var. Çok makyajlı değil ama dudaklarına bir şey sürdüğü belli, güneşte ıslatılmış gibi parlıyor. Farkında olmadan onu baştan aşağı süzüyorum o tek saniye içinde! Paçaları oldukça geniş koyu lacivert bir kot, onun üzerine kadar sarkan efil efil bir tişört ve yine koyu renkte bir kot mont. Aslında çok rahat giyinmiş ama nasıl olduğunu anlayamadığım şekilde bir kalite var üzerinde. Ayağındaki rahat Converse’lere rağmen! Onu farkedince kendi ayakkabılarıma bakıp gülümsüyorum. Pişti olmuş durumdayız! Bunların hepsini içine sığdırdığım o tek saniyenin ardından ona dönüyorum.

Pardon, bana mı dediniz?’

Bunu söylememle birlikte birden irkilip toparlanıyor. Telaşla bana dönüyor. Tam o anda, daha o konuşmaya başlamadan önce, biraz da şaşkınlıkla kocamanlaşmış gözlerindeki maviliğin ardında gizlenen derinliği görüyorum. Henüz gülümsemiyor ama küçücük gamzeleri de olduğundan eminim.

‘Ya ben onu sesli mi söyledim?!

Bir an sessizlik. Aslına bakarsanız içimden kahkahalar atmak geliyor! Bu bizzat benim yahu! Bazen kafamın içinde o kadar çok diyalog bulutları çarpışıyor ki, kontrolden çıkıp beni ele geçireceklerini düşündüğüm oluyor. Sanki aslında söylemeye hiç niyetim olmayan, bende kalıp bana yeteceklerini, söylersem çok pişman olacağımı düşündüklerimi kontrol edemeyeceğim, onların artık kafasına göre beni konuşturacaklarını düşündüğüm oluyor. Bildiğim bir duygu bu. Yani o ise. Yani benim tahmin ettiğim gibi bir durumsa. Bazen fazla şey düşünüyorum dinlemeden. Düşündüğüm seçeneklerden birinin mutlaka gerçek olması bir yana, neden dinlemeden önce böyle bir çabaya giriştiğimi de pek bilmiyorum. Hazırlıklı olmaya çalışıyorumdur kesin, hazırlıksız yakalandığım ve canımı fena yakan cümleler var bireysel tarihimde, ondan olsa gerek bu antrenman çabası.

Toparlanıyorum, gülümsemeye başlıyorum.
Neyse ki bana da oluyor bazen, rahat olun.

Hızlı mimik değişimlerinden biraz rahatladığını anlıyorum ama hissettiği derin pişmanlığın yüzündeki her bir noktayı ele geçirdiği açıkça görülebiliyor. Normal bir insan yüzü değil yani o an karşımdaki, tam o anda beyin gücünün kontrol mekanizması yoğun bir çalışma temposuna girmiş durumda. Kendimden biliyorum, olur arada öyle.

Afedersiniz, gerçekten çok özür dilerim.’ diyor mahçup bir ifadeyle. Dudaklarını büzüyor biten cümlenin hemen ardından. Kaşları gözlerinden uzaklaştı, tam olarak neyaptımben yüzü bu, nerede görsem tanırım! Ve bingo, işte gamzeleri de göründü! Söylemiştim, bu yüz gamzesiz olamaz.

İnsanın hayatında kritik karar anları var. Bazı noktalarda yaptığınız, ya da aslında yapmadığınız çok küçük bir hareket hayat akışınızı değiştirebilir. Ya da tamam, hadi o kadar büyük misyonlar yüklemeyelim, hayatınıza minik bir güzellik katabilecek detaylara sırtınızı dönüp yürüyebilirsiniz farkında olmadan. Ben de orada gülümseyip, kafamı sallayıp dönebilirim, ki bu aralar en çok yaptığım şey konuşmamak! Ama gülümseyerek cevap veriyorum.
‘Rica ederim, özür dilenecek bir şey yok, rahat olun.’

Ahkam kesmeye can attığımız anlar da var hayatımızda. Mesela tam orada ben ona bakıp bengibi hissi yaşarken, muhtemelen o da banazararsız hissiyle ahkamlara yürümekte. Karşılıklı bakışlarımızda ‘biz zaten birbirimizi tanıyoruz’ rahatlığının oluştuğunu anlıyoruz. Hemen aklınız oralara gitmesin lütfen, öyle ilk görüşte yıldırım aşkı gibi bir kavram değil burada tanımlamaya çalıştığım. Tamam, onu da anlarsın belki ama burada masum bir yakınlık, tanıdıklık hissi var.

Kaşlar hala aynı açıda ama şimdi yüzünde daha rahatlatıcı bir ifade seziyorum.
Bu aralar fazla kendi kendime konuşuyorum da, demek ki biraz kontrolü kaybetmişim...
Yine gülümsüyorum, aslında onaylıyorum bir şekilde.
Dert etmeyin,’ diyorum, ‘neyse ki masum bir cümle kaçtı aradan.

Bu sefer ağız dolusu güldüğünü görüyorum. Kimbilir ne kavgalar var o kafada bu aralar, sadece bunun kaçmış olmasına memnun olmuş gibi.
Garip aslında,’ diyerek devam ediyor, ‘o kadar az insanla ve o kadar az konuşuyorum ki bu aralar, durup durup da tanımadığım birinin yanında birden konuşmaya başlamam hiç olmayacak iş. Bilinçaltım bir şeyler çeviriyor olmalı!

İşte şimdi beni canevimden vurdu!
Tam da vapura binerken aklımdan geçenleri söyledi bir anda. Uyandım.

Zaman zaman anlatırım bazı satırların arasında. Şımarıklık yaptığımdan değil, benimkiyle kıyaslanmayacak kadar zor çocukluk geçiren insanlar olduğunu elbette biliyorum. Daha çocukken yatılı okula gönderilen ilk insan da ben değilim. Ya da buralarda sıraladıklarımı bana acıyıp da daha çok değer vermenizi umarak anlatmıyorum. Ama bazı şeylerin sebepsiz olmadığını paylaşma isteğim yoğunlaşıyor kimi zamanlar. İnsanlara güvenmem çok zaman aldı benim, çocukluğumun yalnız bırakılma yarasını kolay kapatamadım. Ama çabaladım, uğraştım, denedim ve sonunda başardım. Gel gör ki, tamir edilmiş halimin parçalanması da çok zaman almadı. Size bir şey söyleyeyim mi, insanlar gerçekten çok acımasız. Üst üste, pekiştirilmiş yaralanmalar yaşadım, güvenimi kaybetmek için oldukça geçerli sebepler edindim. Öyle hemen aşk meşk durumlarına sarmayalım lütfen, kıyas götürmez değerler var dünyada. Bir acı bir başka hüzünle eşleşmiyor, elma armut toplanmaz diye boşuna öğretilmiyoruz çocukluğumuzda.

Çocukluk...

Suskunluğum çocukluğumdan gelir benim. Bidiğimden, öğrendiğimden başka bir dünyaya çocukken bırakıldım ben. Hangi dilde konuşacağımı, hangi jargonla ulaşacağımı bilemediğim insanların arasında kaldım.  Onlar gibi olmaya çalıştım, olamadım. Kendimi olduğum gibi kabul ettirmeye çalıştım, ettiremedim. Doğrularımızı konuşarak, tartışarak ortada buluşmayı denedim, buluşamadım. Diyalogla bir yere varamadığımı anladığım, büyüyen tartışmalardan çok yorulduğumu farkettiğimde de içime kapandım, sustum. Susarak korudum kendimi, susarak nefes alabildim, susarak meydan okudum yaşama. Susarak tutunabildim aslında geride kalan uzun yıllar boyunca.

Hep kavgadan, tartışmaktan korkan biri oldum ben çocukluğumdan kalan yaralarla.  Yılları susarak devirebildim. Söylediklerim anlaşılmadığında sustum, konuştuklarım başka yorumlandığında sustum, haksızlığa uğradığımda gerçekleri ben nasıl olsa biliyorum diyerek sustum, hayatıma çomak sokulduğunda ilahi adaleti umarak sustum, üzerime basılmaya çalışıldığında bilmiyormuş gibi sustum, arkamdan kuyu kazıldığında değmezmiş diye sustum. Ve en çok da samimiyete güvenip da kendimi açabileceğime inandığım tek tük anlarda, yanılgıya düştüğümü farketmenin ağır hayal kırıklıklarıyla uzun uzun sustum. Sustuğumda adıma yalan yanlış hikayeler anlatıldığında da sustum, suskunluğuma dayanaksız ahkamlar yakıştırıldığında da sustum. Şairin dediklerini mırıldandım kendime sessizce, ‘Siz ne derseniz deyiniz, benim gizli bir bildiğim var’ dedim. Onlar kendi dünyalarında istedikleri kadar kocamanlaşsınlar ama yeter ki benim dengemi bozmasınlar diye dualar ettim. Bildiklerimi, asla bilemeyecekleriyle harman ettim, haketmediğim yaftaların gölgesinde sustum. Kocaman dünya dar geldi bana, yüreğimin sıkıştığı anlar yaşadım, haykırmak istedim ama sustum. Marifetmiş gibi kandırdım kendimi, inandım kendime, sustum. Sustukça korudum kendimi dünyadan ve sustukça korudum dünyanın geri kalanını kendimden.

Kendimi çok da iyi hissetmediğim, ümitlerimin pek de canlı olmadığı bir dönemdi. Hani hep de hiç beklemediğin zamanlarda gelir ya o kocaman aşklar kapı eşiğine, işte birbirimizin hayatına öyle girdiğimiz, hayranlıkla aşkın karıştığı duygularla birbirimizi katıksız sevdiğimiz bir kadındı, kadınımdı. Kendimi ilk defa birinin yanında o kadar kendim gibi hissediyordum. Bütün hesaplarımı soyunabildiğim geceler yaşıyorduk, sabahın ilk ışıklarına kadar sıkılmadan birbirimize birbirimizi ve bitmeyen hayallerimizi anlattığımız oluyordu. Bir gün aniden durup ellerimi tutmuş, loş ışıkta parlayan gözlerini gözlerime yanaştırmıştı.
Sen neden bana hiçbir şey anlatmıyorsun? Kendini, hissettiklerini, aklından geçenleri hep saklıyorsun.’ demişti.
Oysa ben hayatımda hiç kimseye olmadığı kadar ona anlatıyordum kendimi. İkna etmem kolay olmadı o gece. Sonra da defalarca söyledi zaten bunu bana. Ta ki hiç unutmayacağım o güne kadar.
Uzun bir yolculuğa çıkacaktı, aramıza uzun mesafeler girecekti. Bir parkta, yağmur altında yürürken aniden durmuş, yine ellerimi tutmuş ve gözlerime bakmıştı. Bir süre herşeyi unutup onu izlemiştim. Omzuna kadar uzanmış siyah kıvır kıvır dolgun saçları vardı. Onların arasında belli belirsiz görünen küçük ama yuvarlak ve açık tenli yüzü seçilebiliyordu. Çok makyaj sevmezdi ama dudaklarına ufak da olsa birşeyler sürerdi, ışıkta ıslatılmış gibi parlardı dudakları. O günü parkta geçireceğimizi bildiği için rahat giyinmişti. Paçaları oldukça geniş koyu lacivert bir kot, onun üzerine kadar sarkan efil efil bir tişört ve yine koyu renkte bir kot montu vardı. Aslında çok rahat giyinirdi ama nasıl olduğunu anlayamadığım şekilde hep bir kalite hissettirmeyi becerirdi. Ayaklarımızdaki rahat Converse’lerle bunu nasıl becerdiğini hep merak etmiştim.

Ben aslında seni anlıyorum,’ demişti, ‘bak gözün arkada kalmasın diye söyüyorum, biraz numara yaptım sana. Bana ne kadar hesapsız olduğunu biliyorum, bana bu duyguyu yaşattığın için sana minnet borçluyum. Ha bir de, ayrıca bunun için kendimle de gurur duyuyorum bilesin!
Ah o gülümseme, minik gamzelerini ortaya çıkartan o eşsiz gülümseme!
Sen başkalarına susmaya devam edebilirsin, sıkıntı yok! Ben dönene kadar sabret yeter.’ diye eklemişti.
Susmanın en çok yakışacağı zaman dilimi aslında. Ama var işte benim de böyle dengesizliklerim, saçmalanacak yerleri bulmak konusunda eşsiz bir yeteneğim var.
Yazdım bunu bir kenara,’ dediğimi hatırlıyorum, ‘iyi başardın ama bak, hakkını teslim edeyim. Aferin sana!

Gitme eylemi hayatın en çok susulması gereken durumu. Oysa susmamayı tam da öğrenmek üzereydim. Bir nefese daha ihtiyacımız vardı sadece. Dünyada yaşayan bilmemkaç milyar insana artı bir nefes çok olmamalıydı. Ama bana en çok neye sustun derseniz, onun adını söylerim. Gerçi söylemem tabi, susmaya devam ederim, ama artık anlarsınız belki de...



Karaköy-Kadıköy vapurunda gidişe göre sağ tarafa oturursanız, hep kıyıya sırtınız dönük gideceğiniz için vapur iskeleye yanaşmak için yavaşlayıp dönmeye başlayıncaya kadar geldiğinizi anlayamazsınız.
Yanımdaki huzur dolu sesin ‘Garip aslında, o kadar az insanla ve o kadar az konuşuyorum ki bu aralar...’ dediği anda iskeleye yanaştığımızı farkediyorum. Saniyelere koca koca hikayeler sığdırmak konusunda eşsiz bir yeteneği var insanevladının. Esasında beni hiç tanımayan, geçmişimi hiç bilmeyen, benimle ilgili hiçbir yargısı olmayan, şahane bir sıfır noktasını paylaşabildiğimiz insanlarla tanışmayı ve konuşmayı çok seviyorum. Sık sık tek başıma kaçışlarımın altında yatan sebep de tam olarak bu muhtemelen, nedenini çok uzaklarda, yersiz ahkamlarda, yakışıksız yaftalarla aramamak gerek. Nedenini bilmediğim bir duyguyu anımsatıyor bana, sebepsiz bir şekilde kendimi yakın hissedip aklımdan geçen onca şeyi bir bir anlatmaya hevesleniyorum.

Az konuşmak mı?’ diye soruyorum gülümsememi takınarak. ‘Hayatta hiç sıkılmadan uzun uzun konuşabileceğim yegane konu konuşmamak. Susmak üzerine konuşmaya başlayınca çenem düşer benim.

Kısa bir sessizlik oluyor. Vapur yanaşıyor ve insanlar hızla iskeleye atlayarak, geldikleri gibi aceleyle kaçışmaya başlıyorlar. Biz ise, o vapura yabancı bir sakinlikle hareket ediyoruz. Ayağa kalkarken ‘Moda’ya gidiyorum.’ diyor, ‘Aslında bir arkadaşımla buluşacaktım ama çok erken geldim. Bir kahve içeyim diyordum ben de. Biraz susmaya vaktiniz var mı?

Garip. O gülümsemeyi tanıyorum. Biraz ürpertici bir durum olduğunu itiraf etmem gerek ama içimde her an artan bir coşku var. Çok mu anlam yüklüyorum tesadüflere? Olsun, ne zararı var ki? Bak yine kendi içimde konuşmaya başladım, seçenekleri sıralıyorum. Yapmayayım bu defa, yapmamalıyım.

Yarım bir gülümsemeyle gökyüzüne bakıyorum.

Şimdi bir parka gitsek ve birlikte sussak, yağmur da yağar mı acaba?


Fotoğraf Orhan Koç imzalı.

2 yorum:

  1. Merhaba.Yazılarınızı tesadüf üzerine 'Üzümlü Kek ve İncir Reçeli' ile okumaya başladım. Tebrik ederim. Aldığım tadı nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama tasvirleriniz o kadar güzelki tebessüm ettiriyor, diyebilirim. Keyifle ve ufak bir heyecanla okuyorum. Her gece bir tane. ☺️

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel yorumlar bunlar... Çok çok teşekkürler, sevgiler :)

      Sil