25 Haziran 2015 Perşembe

Modern Sabahlar vs. Modern Zamanlar


- Hoşçakalın...
- Hoşçakalın...
- Hoşçakalın...
...
- Günaydın...

Ve sessizlik...
Muhtemelen en fazla beş saniye sürmüştür. Dinleyen herkese çok daha uzun geldiğine eminim. Belki de birden araya girip ‘şaka la şaka’ diyeceğini bekledi birçok kişi onların. Ben demeyeceklerini biliyordum. Radyoda ‘yayın ölmesi’ diye bir tabir vardır çünkü. Bir saniye, hadi belki iki... Ama daha fazla sessiz olunamaz yayında. Dinleyici yayının gittiğini düşünür ve hemen başka bir kanala geçer. O kanaldan yeniden sana dönmesi de yaklaşık elli dakikaydı bir zamanlar araştırmalara göre. Yani yayını öldüremezsin. Hiçbir şey olmuyorsa potu açar, havadan sudan konuşmaya başlarsın ve o sırada aksaklık her ne ise onu bulup çözmeye çabalarsın ama o sessizliğe izin veremezsin.
İşte bu yüzden o sessizliğin ardından başka bir şey gelmeyeceğini biliyordum. Ege, Fahir ve Oktay her ne olursa olsun yayının ölmesine izin vermezlerdi. Verdilerse bir bildikleri var mutlaka dedim. O son ‘Günaydın’ın hep akılda kalmasını istediler belki de..

Sadece birkaç dakika önce, veda konuşmasına başlarken Fahir’in sesinin titrediğini farkettik hepimiz. Gözleri de dolmuştur ve kendini tutmuştur, ona şüphe yok. Bir hafta önce Fulya da aynı buruklukla veda etmişti. Yaptıkları son programlardaki alt metinlerden, Radyo ODTÜ’ye biraz haksızca veda etmek durumunda bırakıldıkları açıkça anlaşılıyordu. Bu kırgınlık, veda konuşmalarında her üçünün de seslerine yansımıştı. Ama ona rağmen vefayı atlamayıp ‘Modern Sabahlar’ı Modern Sabahlar yapan Radyo ODTÜ’dür’ cümlesini kurdular. Kendilerine yakışır şekilde. Ama buruk seslerle...

Birazdan esas konuya geçiyorum, merak etmeyin. Ama önce bugün yaşanan duygulara aşinalığımın ifadesi olarak sizi biraz geçmişe götüreceğim. Zira bazı yerlerde isimler değişse de, yıllar geçse de benzer davranışlarla karşılaşmak mümkün olabiliyor.

Sene 97...
İlk küçücük stüdyomuzdan büyük stüdyoya geçeli çok fazla olmamış. Bir Perşembe akşamıydı yanlış hatırlamıyorsam, buruk bir sesle veda konuşması yapıyorum. Kuruluşundan bu yana içinde bulunduğum Radyo ODTÜ’de S Vitamini programımda son anons.. Yeni haftayla birlikte kuruluş çalışmaları başlayan Radyo Mydonose ekibine katılacağım. Öte yandan, hayatımda öylesine yer eden, tüm yaşamımı öylesine sert bir virajla değiştiren bir yer ki Radyo ODTÜ, oradan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış hissindeyim. Sesimi kontrol etmeye çalışarak toparlıyorum. Potu kapatıp notlarımı alıyorum. Elim kapı kolunda, çıkmadan önce duraklıyorum. Gözlerimde damlalar olduğu doğru. Bir iki tanesi kontrolden çıktı ama gerisini durdurabildim. Hüzünden çok kırgınlık, galiba bir o kadar da kızgınlık var içimde. O zamanlar anlayamadığım ama yıllar sonrasında sebebini açıkça görebileceğim bir durumla karşı karşıyayım. Sadece birkaç gün önce herkesin içinde radyoyu satmakla, ekibi arkadan vurmakla itham edildim bir kişi tarafından. Bunu özellikle vurguluyorum çünkü sonrasında bunun genel bir kanı ya da rektörlüğün yorumu değil, kişisel bir hırs olduğunu anlayacağım. Oysa hepimiz Radyo ODTÜ’yü ailemiz gibi sevmemize rağmen, yayın alanında kariyer yapacaksak bir noktada başka bir adım atmamız gerektiğini biliyoruz. Ama nedense benim başka bir yerle görüşmem ve anlaşmam çok farklı bir durum gibi anlatılıyor herkese.
Anlamaya çalışıyorum. Biliyorum ki bazen işler göründüğünden farklı olabilir. biliyorum ki bu tür medya kuruluşlarını yönetmek zordur, hele de aynı zamanda bir okul yönetimine karşı da sorumluluk varsa..
Kuruluş ekibinden ayrılarak başka bir yere ‘transfer olacak’ ilk yayıncıyım. Aynı zamanda da topluluk başkanlığını yürütüyorum. Bu yüzden, o zamanki radyo koordinatörü tarafından bu adımın diğerlerine de yol göstereceği için hoş karşılanmadığının da farkındayım. Ama oraya benimle birlikte ekibimizden sekiz kişi daha başvurmuş durumda. Herkes her şeyden haberdar yani. Mydonose’daki yöneticiler görüşmelerin sonunda ben ve bir başka arkadaşımı istiyorlar. Hiçbir şey gizli saklı, arkadan iş çevirir şekilde yürümüyor yani. Ama tam anlamıyla arenanın ortasına atılmışım, tüm ekipte bir gerginlik var. Oradaki üç yılımda öylesine çok emeğim var ki radyoya, büyük bir haksızlığa uğradığımı düşünüyorum. Gerçekten canım yanıyor. Onca emeğin yanında, hayatımdaki en zor tercihlerden birine doğru da yol almışım o süreçte. Okulumdan vazgeçip, radyoda kariyer yapmaya karar vermişim. Yani hayatımda tam olarak böyle sağlam bir yerde duruyor Radyo ODTÜ. Ama insanlar bambaşka şeyler düşünmeye yönlendirilmiş durumdalar.
Ve aslında daha önemli olan şu ki, o zamanlar beni ortaya malzeme olarak atanların esasında kendilerinin de yeni kurulan radyoya başvurduklarını, kabul edilmediklerini ve ben tercih edildiğim için bana o derece öfkeli olduklarını henüz bilmiyorum! Bilsem kendimi bu kadar hırpalamazdım. Aylar sonra tesadüfen öğreneceğim bu gerçek, kariyerimin ikinci dönemini nihayet planlamak için huzurla ilk adımımı atabilmemi sağlayacak.

İşte bu yüzden o kapının arkasında biraz duraklıyorum.  Kendimi toparladıktan sonra kapıyı açıyorum. Sadece birkaç arkadaşım oradalar. Buruluyorum. Diğer tarafta yepyeni ve çok çok daha iyi imkanlar sunulan bir başlangıç olduğunun farkındayım ama öylesine bütünleşmiş ki burası benimle, tüm hayatım elimden alınmış, bomboş bir dünyaya adım atmış gibiyim. Hiç oyalanmıyorum, eşyalarımı toparlıyor ve radyodan kaçar gibi ayrılıyorum.
Herşeyin normale dönmesi ve gerçeklerin anlaşılması oldukça uzun zaman alacak. Hakkımın teslim edilmesi ve ‘iade-i itibar’ ile buluşabilmem için yaklaşık on yıl bekleyeceğim uzun ve derin bir burukluk...


O son anonsumdan birkaç yıl daha geriye gidiyorum. 94 yılının Haziran’ı olsa gerek. Birkaç yüz kişiyle başlayan radyo derslerinde sıkılıp bırakanlar ve tatile kaçanlardan sonra azimle çalışmalara devam eden yaklaşık otuz-kırk kişi kalmışız. Kütüphanenin altındaki Solmaz İzdemir salonundayız. Salonun değişik yerlerinde koltuklara dağılmış herkes. Sahnede bir masa var. Masanın üzerinde bir mikrofon ve bir taşınabilir CD oynatıcı duruyor. Hepimizin mikrofonla ilk buluşması olacak. Yönetim kurulundan Aykut, Oğuz, Tugay, Kaan merakla bizi izliyorlar. Heyecandan ölüyoruz! Sırayla çıkarak anons denemeleri yapıyoruz. Yanımızda sadece iki CD var. Birisi Toto’nun Best of, diğeri de Michael Jackson’ın Bad albümleri.
Sıra Ege’ye geliyor. ‘Ben istek programı sunacağım’ diyor. Michael Jackson’ın ilk şarkısını anons ediyor. Yanda oturan Oğuz şarkının başını kısa bir süre çalıyor. Sonra sıradaki şarkıya geçerken ‘Şimdi de Michael Jackson var’ diyor. Bir sonraki şarkıyı ‘Bir de Michael Jackson isteği gelmiş’ diye tamamlıyor. Hepimiz hafiften gülümsemeye başlıyoruz. Sonraki şarkıya geçiyor: ‘Şimdi de çok değişik bir isim istenmiş, Michael Jackson.’ Sonraki şarkı: ‘Bu defa uzun zamandır hiç çalmadığımız bir isimle devam edeceğiz, sırada Michael Jackson var.
Hepimiz artık sesli sesli gülmeye başlıyoruz. ‘Ege bir de Michael Jackson çalabilir misin, değişik olsun’ diyor ekipten biri. Bir başkasının ‘Abi keşke yanımızda bir de Michael Jackson CD’si olsaydı.’ dediğinde iyice eğlenmeye başlıyoruz. Tam da tahmin edebileceğiniz gibi, herkesin geyiğe bir katkısı var!
Ne zaman geriye dönüp baksam, Radyo ODTÜ’nün ekip ruhunun ilk tohumlarının o gün, orada atıldığını düşünmüşümdür. Herkes eğlenmeye başlıyor. Yönetim ekibindekilerin ise gözleri parlıyor, muhtemelen onların da ‘oldu bu iş’ dedikleri ilk andır o..

O günden sonra mevzuyu biraz abartıyoruz ve sonraki birkaç hafta derslerde hepimizin takıntıları oluşuyor. Mesela ben her anonsumda değişik bir şarkı adı söyleyip Toto’dan Hold the Line çalıyorum. Ege de bir süre Michael Jackson’dan vazgeçmiyor. Bıkmıyoruz. Eğleniyoruz. (Galiba bir gün elinde Kuschelrock serisinden bir CD ile gelen Oğuz sayesinde döngüyü kırıyoruz!)
Sonunda Ege, ben ve birkaç arkadaşımız, Gün FM efsanesinden bize katılan tecrübeli ekiple birlikte 95 Ocak’ında yayını başlatıyoruz. (İlk anons ettiğim şarkı Hold the Line olacak diye beklerken, playlist gazabıyla Supertramp’in Breakfast in America’sını sunuyorum.)

Yayın başladıktan kısa süre sonra Fahir çıkıyor ortaya. Evet, laf olsun diye söylemedim. Gerçekten de önceleri o dönemki koordinatörün bölümden arkadaşı olarak ara ara radyoda görüyoruz onu. Şahane muhabbeti olan bir adam! Sonra daha sık görmeye başlıyoruz. Devamını biliyorsunuz zaten. Belki bilmediğiniz kısmı şu olabilir, Fahir’le Radyo ODTÜ’nin ilk dönemlerinde ODTÜ Radyo Topluluğu Yönetim Kurulu’nda birlikte çalışıyoruz. O dönem büyük ses getiren birçok etkinliği birlikte organize ediyoruz. Tanıştığınız anda seveceğiniz türden insanlardan biri o. Ama birlikte zaman geçirdikçe daha da başka, derinlikli biri olduğu anlaşılıyor. (Cümleler garip bir yere gitmeye başladı!) Her daim samimiyetine inandığım, her karşılaştığınızda bir kardeşi, bir sağlam dostu gördüğünüzü hissettiren bir adamdır Fahir. O doğallığı yıllar boyunca hiç kaybolmuyor.

Oktay’ı çok sonradan tanıdım ben. Ama Radyo ODTÜ’ye çok şey kattığını, kritik dönemlerde elini taşın altına koyduğunu, ciddi anlamda emek verdiğini çok iyi biliyorum. Biraz kamera arkası kahramanı gibi davrandı Oktay uzun zaman. Öte yandan, benim için onun samimiyetini tanımlayabilmek çok kolay. Yayıncılıkta birinin durduk yere, sorulmadan, tamamen kendi keyfiyle bir başkası ya da bir başka program için güzel şeyler söylemesi, maalesef çok da rastlanan bir durum değildir. Biz bu gerçekliği gördük Oktay’da. Banu’yla birlikte değişik zamanlarda değişik dostlardan, dinleyicilerimizden destek mesajları hep alırız ama bir gün bir anda karşımıza çıkan Oktay’ın mesajı, çok başka bir yerde duruyor. İnanın ki, eleştiriyor olsaydı da aynı şeyi hissederdik. Özen göstermek, önem vermek, değer bilmek... Çok ender bulunan ve karakter tamamlayıcı özellikler bunlar. Ve Oktay’da varlar, fazlasıyla varlar..

Benim arada böyle şeyler yazmamı ya da söylememi Ege’nin çok da sevmediğini tahmin ediyorum. (Gerçi çok büyük yanılıyor da olabilirim. Böyle analizler yapmaktansa mevzunun kahramanına sormayı hala öğrenememiş biriyim.) (Ekleme: Böyle yanılgıları severim! Ege'yle konuştuk, sıkıntı yok :) ) Belki de ‘üstüne ne vazife’ diye düşünüyordur, tahmin işte benimkisi. Ve esasında haklı da galiba. Ama işte sözkonusu Radyo ODTÜ olunca, tam da anlattığım anılarla yol almış biri olarak fazla hassas bakıyorum ben herşeye. Derse geç kaldığında bölümdeki koridorda koştururken, panoya asılmakta olan duyuruya gözü ilişince hayatı değişmeye başlamış bir insanım sonuçta. Ve o değişim başlamasaydı orada, şu anda yaşadığım hayatla ve edindiğim dostlarla ilgili hiçbir fikrim olmayacaktı. Ya da şöyle söyleyeyim; orayla basit ama asla unutulmayacak bağlarım var benim. Sözgelimi, 96 Temmuz’unda Radyo ODTÜ internetten canlı yayını başlatarak ilk defa bir Türk radyosu yayınını tüm dünyaya ulaştırdığında, ilk anonsu ben yapmıştım. Nasıl silip atabilirim ki hafızamdan. Peki mesela kaç kişi uzunca bir dönem Radyo ODTÜ’de David Lee Roth’tan Just a Gigolo her çaldığında, aslında Kaan’ın yine radyonun ekolayzır ayarlarını yaptığını bilebilir? (Şarkının adına takılmayın lütfen. Kaan en iyi ses kaltesinin bu şarkıda anlaşılabildiğini söylerdi. Ayrıca şarkı çok eğlencelidir ve şu bölümün halen hastasıyız: Hamala bibili zibili bibili, hamala bibili zibili bap!) Ve sanırım bu sebeplerle, esasında onları anlatıyor gibi yaparak biraz da tarih olup kaybolmasının, silinmesinin haksızlık olacağı hikayeleri açığa çıkartmak istiyorum. O yüzden Ege’nin de affına sığınarak, onun Radyo ODTÜ için yaptığı büyük bir fedakarlık hikayesini, tam da onlara sanki ‘parasal sebeplerle devam etmediler’ yaftasının iliştirildiği ortamda anlatacağım şimdi.

Ağustos 97...
Radyo Mydonose, arkasında ciddi bir holdingin gücü ve önemli yatırımlarla sektöre hızlı bir giriş yapıyor. Yayın ağının teknik hazırlıklarından dönemin en teknolojik ve ilk kez CD yerine bilgisayar sistemiyle yönetilecek stüdyolarına, reklamlardan, etkinliklere, promosyonlara, her şey hazır. Fakat sabah kuşağında bir eksiklik var. O zamanki genel müdürümüz Ömer Önder’le konuşuyoruz. Sabah kuşağında farklı bir şey istediğini anlatıyor. Tam da  Ege'nin tek başına sabah programı yaptığı dönemler. Ona Ege’den bahsediyorum ve onayıyla Ege’yi arıyorum, durumu anlatıyorum. İşin maddi boyutu çok farklı ve ayrıca yerel bir radyodan ulusal yayına geçiş yapmak herkesin hayali. Ege ikna oluyor, bir demo hazırlıyoruz. Ömer Bey’e demoyu dinletiyorum, çok memnun kalıyor. Hemen görüşmek istiyor ve bir randevu ayarlanıyor.
Hayatın garip mizah anlayışı devrede; tam da randevu gününün sabahında ilginç şeyler oluyor. Üniversitelere bağlı radyoculuk yapmanın kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle Radyo ODTÜ yayını RTÜK tarafından durduruluyor. (Dokuz gün sonra radyo gerekli prosedürleri tamamlayıp, şirket olarak yayına yeniden başlayacak.) Ege’yi arıyorum. Sesinde bir durgunluk var. Tüm ekibin radyoda olduğunu, çok duygusal anlar yaşandığını, ekip burada ve bu haldeyken onları bırakıp gelemeyeceğini, vazgeçtiğini anlatıyor. Hiç ısrar etmiyorum çünkü ne hissettiğini gerçekten anlıyorum. Ege, o zamanki şartlarda çok cazip bir seçeneği hiç düşünmeden elinin tersiyle itiyor. Yani, bazı şeyler parayla pulla ölçülmüyor, değer biçilemiyor...
Şimdi düşünüyorum da, birkaç ay sonraya kalsam muhtemelen ben de gidemezdim. Zamanla anladım ki, insan aynı olayları farklı zamanlarda ve farklı şartlarda farklı değerlendirebiliyor..


Bu sabah Fahir’in sesindeki o buruklukta önce kendi başlangıcımı ve ardından da vedamı bulduğumdan olsa gerek, gözlerim dolarak dinledim Modern Sabahlar’daki son konuşmaları. Herşeye rağmen Radyo ODTÜ’yü de ortaya atmadan geçirdikleri bu son bir aylık süreçte kendimi gördüm. Yaşadığım haksızlığa rağmen her yerde ve her fırsatta Radyo ODTÜ’yü koruyan, kollayan, savunan, destekleyen ve açıkçası elimde ufak tefek ayrıcalık yapma fırsatları olduğunda hep onlara ‘torpil geçen’ bir hayatım oldu. Evet üzülmüştüm, üzmüşlerdi birileri ama hiç farklı düşünmedim. Hiç unutmadım ki, en klişe tabirle, kişiler gelir geçer ama kurumlar kalıcıdır. Ve esas önemlisi, anılar asla silinmez, silinemez! Radyo ODTÜ benim hayat yolumu değiştirmemi sağlayan dönüm noktamdır ve kişilerin sebep oldukları hiçbir süreç bu gerçeği de, benim oraya olan bağlılığımı da değiştiremez. Ege, Fahir ve Oktay’ın da yollarına bu hislerle devam edeceklerine dair hiç şüphem yok. Ki bunu açıkça ifade etmiş oldular zaten.

Enteresan bir zaman diliminde yaşıyoruz.
Dünya, özellikle de gelenekseliyle ve dijitaliyle medya dünyası çok garip bir hal almaya, başarı kriteri sözlükte başka anlamlarla anılmaya başladı. Bu dönemin doğrularının gerçek doğrular ekseninden fena halde kaydığını, karar merciilerinin dengelerinin biraz şaştığını düşünüyorum. Ve açıkçası Modern Sabahlar’ın modern zamanlar düzenine yenik düştüğüne inanıyorum ben. Ama yıllar önce Radyo ODTÜ stüdyosundan çok üzgün ve biraz kızgın çıkarken kendime söylediklerimi onlara da duyurmak isterim. Su akıyor yolunu buluyor. Açık, net.


Ege Kayacan, Fahir Öğünç ve Oktay Demirci.
Yolları açık olsun.
Olacak.. Şüphe yok!

(Fotoğraf 2011 yılında birlikte katıldığımız Başkent Üniversitesi söyleşisinden...)

Ekleme: Modern Sabahlar podcast'lerini TuneIn'deki sayfalarından dinlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

2 yorum:

Seval dedi ki...

Ben sizi TRT'de Banu hanimla birlikte çok kez dinledim. Sesiniz gerçekten iyi :) Sizin Radyo Odtü geçmişiniz olmasına çok şaşırdım. Modern sabahlar benim favorimdi. Son birkaç yıldır tanıyorum ve dinliyorum onları. Ben geç keşfettim çabuk kaybettim. Geçen yıl odtü'deki radyo dersine gelmişlerdi ve yakından görme fırsatım olmuştu. Çok heyecanlanmıştım. Beni ne kadar sevindirdiklerini onlara hiç söyleyemedim. Bu yazıyı okuyorlarsa eğer bilsinler ki dinleyiciler çok üzgün. Keşke program bitmeseydi...

Selim Karakaya dedi ki...

Radyo ODTÜ'nün bende, benim Radyo ODTÜ'de karşılıklı olarak gerçekten çok emeğimiz var. Bu sayfalarda bununla ilgili birkaç yazı daha var, ilginizi çekebilir..
Modern Sabahlar üçlüsü gerçekten şahane insanlardır. Dilerim bu mesajınız da onlara ulaşır..
Yorumunuz için teşekkürler :) Sevgiler :)

Yorum Gönder