30 Temmuz 2015 Perşembe

Sezen, O Kadın, Yıllar ve Ümitler...


On yıl önce...
O küçük şehrin tek ana caddesinden ara sokaklardan birine sapıyorum.  Askerim. Haftasonu sadece birkaç saate sığan çarşı izninde önüne bir torba oyuncak koyulmuş çocuk gibiyim, ne yapacağımı bilmez halde oradan oraya koşturuyorum. Sonra kendimi bir internet kafeye atıyorum. Çok başka, çok canlı bir hayat yaşarken kendimi küçücük bir odada günlerimi geçirirken bulmuşum. Onca yıllık radyo deneyimimin karşılığı olarak geceleri kışlanın telefonlarına bakmakla görevlendirilmiş durumdayım! Şikayetçi değilim, o küçük odada tek başıma yaşıyorum geceleri, gündüzleri istirahatteyim. Son derece az insanla birebir bağlantıdayım, bir tür inziva halinde gibiyim. Ki o ortamda da az insanla iletişimde olmaktan başka bir isteğim yok. İşte bu yüzden, elime geçen ilk özgürlük fırsatında kendimi aşina olduğum o gerçek dünyayla buluşturabilecek tek bağlantıma koşuyorum. Arkadaşlarımın neler yaptığını, dünyada neler olduğunu bir çırpıda öğrenme çabasındayım.

On yıl sonra...
O küçük şehrin tek ana caddesinden ara sokaklardan birine sapıyorum. Bir şekilde yolumu bu şehre yeniden düşürebilmeyi başardım. Çok farklı hislerle, çok farklı gözlerle yürüyorum aynı sokaklarda. Sanki onca zaman içinde hiçbir şey değişmemiş gibi. Aynı caddede, aynı mağazaların arasında, aynı sokağa sapıyorum. Herşey hala hatırladığım yerlerde duruyor. Garip hissediyorum, bir bağlayıcılık yok. Yani istersem askerken bize yasak olan sokaklara girebilir, istersem akşam hava karardıktan sonra da insanlarla birlikte çay bahçelerinde zaman geçirebilirim. Evet, internet kafe de hala aynı yerinde duruyor. Önünde duraklıyor, içeriye bir göz atıp gülümsüyorum. Ardından yavaş adımlarla yürümeye devam ediyorum.

On yıl önce...
Sinemalarda Sezen’in şarkılarından yapılmış ‘O Kadın’ yeni oynadı. Şehirde uyduruk bir sinema var sadece. Orada da kimbilir ne zaman girer gösterime. Fragmanını defalarca izledim arka arkaya. Siz yokluktan deyin, ben özlemden diyeyim, delice bir istek var içimde, mutlaka geç olmadan izlemek istiyorum. Birkaç hafta önce kafenin yöneticisinden rica etmiştim ama muhtemelen o şehirde ve o grubun içinde benden başka kimse bu ruh halinde değildir, birkaç haftadır sürekli sallıyor adam. Umutsuzca giriyorum içeri, bir masa seçiyorum kendime ve küçük kapasiteli harici belleği bilgisayara takıp, kafenin filmler klasörünü açıyorum. Filmleri karıştırırken bir anda karşıma çıkıyor: ‘Sezen Aksu – O Kadın!’ Allah’ım, o kadar heyecanlandım ki! Sanki normal hayatımdan bir bölüm kaydedilmiş de, onu izleyip hatırlayacakmışım gibi tarifsiz bir mutluluk oturdu içime.

On yıl sonra...
Kafenin önünden geçiyor ve sonra her çarşı gününde kışlaya dönmeden önceki son durağıma uğruyorum. Günlerce hayaliyle tutuştuğum, lezzetine doyamadığım, bir porsiyon yedikten sonra her seferinde bir de ekmek arasında paket alarak kışlaya götürdüğüm köftecideyim. Çarşı akşamlarında geceyarısından sonra telefon trafiği rahatladığında tadını çıkarta çıkarta, yavaş yavaş, sindire sindire yediğim ve dünyanın en muhteşem lezzetlerini yaptığına inandığım köfteci. Heyecanla bir porsiyon söylüyorum. Ben ki, güzel yemek olduğunda herşeyi bir kenara bırakıp tadını çıkartan bir insanımdır, karşıma çıkan en ortalama lezzetle buluştuğumu farkediyorum. Bir önceki sabah karışık menemeni yerken de benzer şeyler hissetmiştim. Üstüste aynı duyguları yaşayınca parçalar yerine oturmaya başlıyor. Açık ve net; insan yoklukta ve yoksunlukta herşeye ve herkese layığından çok daha fazla anlam yüklüyor. Bunu hep aklımda tutmam gerek, özellikle de birilerini hakkı olandan çok yükseklere koyduğumda bunu hatırlatmalıyım kendime. (Ki, en çok yaptığım pişmanlık sonuçlu davranış biçimidir kendisi!)
Bu hayal kırıklığını pekiştirecek birkaç küçük takviyeden sonra seyahatim bitiyor ve yeniden yaşadığım şehrime, oradaki kadar olmasa da sıkıcılıkla nam salmış sokaklarıma dönüyorum. Tüm işlerimi tamamladıktan ve rutinime döndükten sonra akşam vakti televizyon kanallarını öylesine karıştırırken, herşeyiyle ucuz yaz dizilerinden birinde fonda bir şarkı çalmaya başlayıveriyor bir anda! Sezen’in ‘Biliyorsun’u duyulmaya başlıyor ekrandan. Filmin en can alıcı sahnelerinden birinde kullanılan o şarkı. Tarifsiz bir mutluluk oturdu içime!

On yıl önce...
Kafeden filmi hemen kopyalıyorum. Ufak tefek işlerimi bitirip izin süremin sonunu beklemeden erken bir saatte kendimi kışlaya atıyorum. Köfteciye uğramak, gece için paket almak aklımdan bile geçmiyor! O akşamı bir çorbayla geçiştiriyorum. Gecenin yoğun telefon trafiği bittikten ve saatler de geceyarısıyla uzun uzun vedalaştıktan bir süre sonra heyecanla bilgisayarı açıyor ve filmi izlemeye başlıyorum Öylesine mutluyum ki, her bir şarkıyı ezberleyene kadar dinliyor, her bir sahnesini aklıma kazıyıncaya kadar defalarca izliyorum...

On yıl sonra...
Dizide o şarkıyı gördükten sonra büyük bir heyecanla arşivimi karıştırıyorum, filmi buluyorum. Hemen izlemeye başlıyorum. Belki o ilk izleyişimdeki heyecan yok ama bu defa da her bir sahnesini ezbere bilmenin keyfiyle mırıldanıyorum şarkıları. Eski bir dostla yıllar sonra yeniden buluşup aynı samimiyeti yakalamış gibiyim. Bir yandan gülümsüyor, bir yandan o ilk izleyişimden sonra geçen yıllar içinde yaşamıma dahil olmuş mutluluklarla hüzünler arasında gidip geliyorum. Karmaşık duygular içindeyim.

On yıl önce...
Filmi sonraki gecelerde de defalarca izliyorum. İzledikçe aklıma bir şeyler geliyor, sürekli yeni yazılar yazıyorum. Zaten kitabım için sağda solda darmadağın ve yarım yamalak duran yazıları biraraya getirip yayıncıma hiç beklemediği bir anda göndermem ve basılması da o sürece rastlıyor.

On yıl sonra...
Filmi izlerken içimde farklı bir kıpırtı oluşmaya başlıyor. Yan bakışlarla köşedeki küçük tahtama ilişiyor gözlerim. Bu yıl içinde mutlaka yapmayı planlandığım maddelerden oluşan bir liste var. Listede yazdığım notların ne mutlu ki şimdiden hemen hepsini hayata geçirmişim ama üzerine çizik attığım iki tanesi göz kırpıyor uzaktan. Birinde yaşadığım şehri terk etmek vardı. Nereye olduğunun hiç önemi yoktu ama bu yıl içinde buradan gitmeyi kafama koymuştum. Ta ki, bir gün küçük yeğenimin o tahtayı bulup, notlarıma ek yaptığı bölümü görünceye kadar. Önce tam bir genç kız zerafetiyle onu burada bırakıp gitmemi asla istemediğini yazıyor, sonra da kendi tarzındaki tehditlerle bitiriyordu. O yüzden o maddeyi ‘evi değiştirme’ şeklinde masumca yenilemiştim. Bir diğeri de, bu yıl içinde ikinci kitabımı çıkarmak üzerineydi. Aslında herşey yıllardır hazırdı ama içime sinmediği için, yazdıklarımın o şekilde ortaya çıkmasının bana dönüş şeklinin acı vericiliğini, kalp kırıcılığını hatırladığım için vazgeçmiş ve üzerini çizmiştim. İşin garip tarafı şu ki, ister adına Evrenin mesajı deyin ister Allah’ın gösterdiği yol, ben hayatın işaretlerine açık seçik inanan bir insanım. Ve yaşadığım bu günün de bir işaret olduğuna inanıyorum. Belki de yeniden cesaretimi topluyorum...

On yıl önce...
Bambaşka kılıfların arkasına sığınmak için çok çabalamış olsam da, aslında o süreçte o filmi o kadar çok izlerken aklımda hep onun olduğunu hatırlıyorum. Hep zor, hep imkansız kılıflı, hep normal rutinin çok dışında aşklar yaşayan, hep mücadele isteyen ilişkiler için çok çabalayan biri oluşumla yüzleşiyorum bir kez daha. İkimiz de bunun mümkün olmadığını bilirken, ikimiz de hep bir umutla peşinden sürükleniyoruz o imkansızlığın. Birbirimize cesaret verirken geride durduğumuz, istemezken yan cebimizi açtığımız bir sürece rastlıyor bu filmi defalarca izleyişim. Sahnelerden mesajlar alıyor, şarkılardan hayaller kurup paylaşıyoruz. Bir yere varmayacağını biliyorum ama yine de bir hayal olarak da olsa orada kalmasını istiyorum. Katıksız, hesapsız, gerçek bakışlarla sevilmeyi ne kadar özlediğimi farkediyor, onun onca imkansızlıkta bana aşık oluşuna hayranlıkla kaptırıyorum kendimi. Olmayacağını bilmek bir şeyi değiştirmiyor, gerçek olduğunu gördüğün anda istiyor, imkansızlık ateşlerinin üzerine basarak ayakların yanarken inatla yürümeye niyetleniyorsun. Kaç adımsa kaç adım, ne kadar mesafeyse o kadar mesafe, kaç birim yürek çarpıntısıysa o kadar kalp ağrısı.. Meydan okumaya hazırsın!

On yıl sonra...
Yaşadıklarının ardından güvenini bir parça kaybetmiş, gördüklerinin arkasından yeniden sevebilmeye inancını az biraz yitirmiş ruh halinde olduğum günler birbirinin ardından koşturup ilerlerken, onu görüyorum karşımda. Hayatımın eşsiz işleyiş şekli sayesinde yine bir imkansızlıkla buluşuyor, içimde bir sır perdesi açıyor ve üzerini örtüyorum. Dinginliğini uzaktan izliyor, coşkusunu sıradanlığıma katık yapıyorum sessizce. Sonra yaşam bir başka yol çıkartıyor, sükunetim yerini maskeli cümlelere bırakıyor. Klişelerime takla attırıyor, keskin doğrularımı yanlış bildiklerimle dipdibe buluşturuyor, kafamı karıştırıp dikkatimi dağıtarak karambolde ona doğru adımlar atıyorum. Zaman mı çok değiştirmiş beni, yoksa esasında hep böyle miydim bilmez şekilde onu çözmeye çalışıyor, bana yaklaşıp yaklaşmadığını, birlikte yürümek isteyip istemediğini, benim olmaya ve onun olmama niyetli olup olmadığını anlamaya çabalıyorum. Ezberim tersdüz, insan sarrafı yeteneğim diplerde, anlayamıyorum. Geçen zaman içinde ruh halim bir noktada tıkanmış; ilgi duyduğum, kalbimin atışlarını hızlandıran o güzelliklerin beni bir çırpıda dost kategorisine koymalarından sıkılmışım, kimi zamanlar şark kurnazlığıyla yan cepte stepne gibi bekletilmeye çalışılmaktan daralmışım. Belli edesim, konuşasım geliyor ama insanevladının değişmekbilmez takıntıları varmış, öğreniyorum. Olmuyor, olamıyor. Ve ben Sezen şarkıları fonda, onu düşünürken ondan uzaklaşıyorum. Bilmek bir şeyi değiştirmiyor belki, evet biliyorum, ama senin sana yaptığını kimse sana yapmıyor aslında! Kendime kızıp, kendime küsüp yürüyorum aksak adımlarla.

On yıl önce...
İmkansız bir aşkın peşindeyim, mucizelere hiç bu kadar inanmadığımı düşünüyorum. Ama zaman eskitiyor hepimizi ve biz bir yere varamıyoruz...

On yıl sonra...
İmkansız bir aşkın peşindeyim, mucizelere hiç bu kadar inanmadığımı düşünüyorum.
Zaman eskitecek ikimizi ve biz bir yere varamayacağız belki, çok da umrumda değil. Gözbebeklerinin tam içine bakıyorum bazen, onu ne kadar sevebileceğimi haykırıyorum bakışlarımla. Anlamıyor. Anlıyorsa da işine gelmiyor. Ya da korkuyor, bilmiyorum. Belki de beni bir kenarda istediği gibi ve istediği kadar bekletebileceğini zannedenler kervanına katılıyor, kimbilir. Yaptığını zannediyor. Olduğunu düşünüyor. Oysa ben onu da tüm diğer zan insanları gibi kendi zindanlarıma kapatıyorum. O kilitlerin anahtarlarını da eline veriyorum ama içim rahat, nasıl olsa açmaya çalışmayacak, biliyorum. Peki ya onun adına konuşarak, düşünerek, karar vererek hataların en büyüğünü bizzat kendim yapıyorsam? O da bir ihtimal tabii, zevzek ihtimallerin en popüleri. Kimin kime ne zaman ve ne şekilde kaç adım yaklaştığını ya da kaç adım kaçtığını ne zaman ve nasıl anlayabiliyoruz acaba? 

On yıl önce, on yıl sonra....
Yıllar geçerken bazı hisler hep aynı kalıyor ve bu hisleri bazen en iyi Sezen tanımlıyor:
‘O sevgiler ki yoktular, onlar ümitlerimizdi...’

Bu yazının ardından Sezen Aksu - Unut dinlemenizi öneririm.
Bir de, lafın gelişi on yıl...

0 yorum:

Yorum Gönder