25 Kasım 2015 Çarşamba

İki Şehir, Bir İnsan


Bir şehirden bir başka şehire gitmek, bir hayattan bir başka hayata geçmek gibi bazen. Bazen bir şehirde bir sen, başka şehirde bambaşka bir sen oluyorsun. Bir yerde yaşadıkların, bir diğerinde yaşadıklarından kaçıyor köşe bucak. Sokak araları başka hikayeler anlatıyor, işlek caddelerden başka yaşamlara çıkılıyor.

İşte tam da öyle, günün ilk ışıklarıyla yola çıkılarak gidilmiş ışıltılı şehirde, ertesi gün Asmalı’nın modern sokaklarında rakı parlatacakken ben o şehrin ev sahipleriyle, gri şehirden gelmiş içli bir grup, Bostancı’nın kokulu bir ara geçişinde demleniyoruz. Benim aklım sonraki günde, karşımda iki yaralı kadın, masada bir büyük dost, yarım yamalak hikayeler meze, derinlerden gelen bestelere eşlik ediyoruz. Beni iyi tanıyan kadın yaralarımdan haberdarken ve beni anlarken, yeni tanıyan kadın bizim öylesine farklıyken böylesine yakın olabilmemizi anlamlandırmaya çalışıyor. Ben iki şehrin iki hayatının arasında sıkışıp kalmışım, İstanbul’a fazla Ankara’lı, Ankara’ya fazla İstanbul’luyum. Hep öteki bir halim var. O yüzden beni ve yazdıklarımı en çok onun gibiler, iki şehrin arasında salınıp gidenler anlarken, diğeri gibi beni yeni tanıyanlara kendimi anlatmaktan köşe bucak kaçıyorum. Olacakları biliyorum çünkü.

Yazdıklarımın bir bölümünü çok romantik bulduğunu söylüyor. Haklı olabilir. Ya da belki işi gereği biraz sert bakıyordur hayata. Belki de hiç ilgisi yoktur, hayat ona romantizmin her türlüsüne dudak kıvırtmayı öğretmiştir zamanla. Çok iyi duvar örücüleri var benim etrafımda, mecbur kalmış gibiler profesyonel duvar ustalığına. Ya da boşverin, belki de ben tamamen ahkam kesiyorumdur hiçbir şeyden haberim olmadan.

Ahkam!
Bana bu dünyada ne yasaklansa deseniz, hiç düşünmeden ahkam kesmek derim. Bence, sonuçta haklı çıksalar bile ahkam kesenler hemen ölümle cezalandırılmalı, bu dünyadan tamamen silinmeli. Ölüm bir kurtuluş olabilir bazen. Kalanlar için yani...
Tamam ben de şimdi ahkam kestim, cezam neyse razıyım. Ama işte duygusallık, romantizm gibi kavramlara karşı alerjim var benim. Abimin bir zamanlar beni insanlarla tanıştırırken ‘Bu da benim kardeşim, duygusaldır o!’ deyişi hala hafızamda. Bunu yaparken o tanımlamaları bir küçümseme, bir hakaret olarak kullanır, bundan zevk alırdı. İçimden geçenleri söyleyemezdim. Ne yani, atmışsınız beni ufacıkken evden uzak bir köşeye, psikopat olmadıysam şükretmeniz gerek aslında! Ama duygusallık denen meret çok daha tehlikeli olsa gerek, söylediklerinize bakılırsa...

Yanımdaki o kız da öyle işte. Ben boşlukta kendi kendime ‘hayır, gözyaşlarım değil onlar’ diye mırıldanırken, ansızın yanaklarına süzülen birkaç damla sayesinde tanışıyorum onun gözyaşlarıyla. Kadınların gözyaşlarını iyi bilirim. Bazen ben sebep olmuşsam da, genel olarak hayata dair öğrendiğim birçok şeyi kadınların kendilerini yanımda ağlayacak kadar rahat hissetmelerine borçluyum. Ağlayan bir kadın, gerçekten ağlayan üzgün bir kadın yalan söylemez, söyleyemez. Ve ben bir kadının gözyaşlarının gerçek olup olmadığını bir bakışta anlarım. Gözyaşlarına dair şüphem yok, ama eğer orada onun karşısında oturuyor olsaydım, gözlerine bakarak hikayesini anlayabilmeye çabalardım. Bir dengesi yok bu çabalama halinin, bazen anlıyorsun bazen bir yere varamıyorsun. Anlayabildiğin anların hakkını vermen gerek..

Muhtemelen bu yazıyı okusa yine fazla romantik bulur. İyi ama ben zaten hiçbir zaman edebi şeyler karaladığımı iddia etmedim ki hiç kimseye. Hatta oradan bakarsanız, yazılarım bir insan olsaydı mesela, hafif meşrep derdiniz belki de, ucuz olmakla suçlardınız onları. İşin aslını merak ederseniz, ben dans etmeyi seviyorum... Kelimelerle... Olabildiğince... Bu kadar! Başka bir iddiam yok. Hiç olmadı. Yarın ne olur bilemem ama bugün basitim, çok basit. Turgut Uyar’ın söylediği gibi, aşkım da değişebilir, gerçeklerim de. Bilemem. Ama bir dengem var benim an itibariyle, bozmayınız yeter.

Anlaşılmak peşindeyiz sadece. Asmalı’nın modern sokaklarında rakı parlatırken de, Bostancı’nın kokulu ara geçişinde demlenirken de, Nişantaşı’nda içki yudumlarken de, bir arkadaş evinde sade kahveyi nezaketle içerken de aynıyız hepimiz esasında.


Zaman at koşturuyor yine! Saatler hızla geçiyor, günler bir çırpıda bitiyor. Romantik bir adam, ağlayan bir kadın ve bir duvar ustası gecenin zifirisinde yol almaya devam ediyoruz. Herkes kendi dünyasına kapanmış durumda. Yol ilerledikçe yorgunluk çöküyor her birimizin üzerine. Gözler kapanıyor. Onlar dünyaya bir süreliğine veda ederken ve ben tek başıma her kilometresi akan ama sonu bir türlü gelmeyen yolların şeritleriyle hesaplaşırken, telefonumun mesaj sesini duyuyorum:

‘Yine gel lütfen... Aslında hep gel, hep kal...’

Bazen söylenenleri esas kıymetli yapan güçlü içerikleri olmaz. Ne söylendiğinden çok ne zaman söylendiğine bakarsın bazen. Bazı geceler bir türlü bitmezken, bazı günlere bir türlü merhaba diyemezken sen, söylenenlerin ardında çok birikmişlik, çok deneyip vazgeçmişlik olur. Değerlidir. Belki de sen seviyorsundur anlam yüklemeyi. İşte tam da bu yüzden buruk gülümsemeleri severim ben. O mesajı okuduğum anda yüzüme yapışan buruk gülümsemeden bahsediyorum. Bir eksiğin altını çizer çünkü o buruk ve yarım yamalak gülümsemeler. Mesela söylenen söylenmesi gerekendir de, söylendiği an söylenmesi gereken zamanı çoktan kaçırmıştır. Geç kalınmıştır. Ve sen de yarım kalırsın işte.

Kafesten çıkardığı güvercinin ayağına ip bağlayan bir adam tanımıştım çocukluğumun geçtiği, en gerçek ve masum hayallerimi bıraktığım mahallede. Güvercin tam da özgürlüğüne kavuştuğunu zannederken ayağındaki ipe takılır, uçup devam edemeyeceğini anlasa da çırpınmaya, son gücüyle şansını denemeye devam eder, sonunda da kendi isteğiyle kafesine geri dönerdi. Bir zaman sonra o artık ayağına ip bağlamasa da kafesten kaçmaz, en fazla kafesinin etrafında uçar ve kendi isteğiyle geri dönmeye başlardı.

O yol ilerlerken, gece güne dönerken ve ben gri şehrime son kilometreleri sayarken, tam anlamıyla o güvercin gibi hissediyorum kendimi. Telefondaki mesaja baktıktan sonra hiçbir şey yapmadan yerine geri koyuyorum. Altımızdan hızla kayıp giden şeritleri saymaya niyetleniyorum, yapamıyorum. Bir şeyleri somutlaştırmayı deniyorum belli ki ama olmuyor. Yolun artık bitmesi gerekiyor. Bir türlü bitmiyor.
Başlaması gerekenlerden köşe bucak kaçmakla, bitmesi gerekenlere nokta koyamamakla geçiyor hayatımız.
Ve gün ağarıyor usulca.

Günaydın.


Görsel Berk Öztürk imzalı.

0 yorum:

Yorum Gönder