17 Eylül 2015 Perşembe

Kokun Sinmişse Üstüme...


Bacaklarımın artık beni taşımakta zorlandığı bir günün sonundayım. Kendimi zor attım eve. Çantamı ve evin anahtarını kanepenin üzerine savurdum. İşte bu gerçekten yorgunluk işareti. Biraz unutkan bir insan olduğum için bir anahtarlık yaptırmıştım kendime ve evin tam girişine, kapının tam arkasına yerleştirmiştim. Eve girer girmez yaptığım ilk iş anahtarları oraya asmak oluyor. Bunu refleks haline getirdim, yoksa çıkarken anahtarlar aklıma gelmeyebiliyor. O yüzden, reflekslerim de bana ihanet ettiğine göre gerçekten sarhoşluk sınırına yaklaşacak derecede yorgun olmalıyım.
Hemen yatak odama doğru yöneliyorum. Bir an önce kendimi yatağa atmak var aklımda. Oldum olası lahana gibi, kat kat giyinmeyi severim. Üstüste tişörtler giyerim mesela, ya da tişört üzeri gömlekler... Gömleğimi çıkarıp son gücümle savuruyorum bir köşeye. Sonra tam sıra tişörtteyken donup kalıyorum. Onun kokusu geliyor burnuma. E iyi ama kaç gün oldu biz görüşeli, hem üzerimdekiler bunlar değildi ki? Nasıl olur? Garip bir durum var...


Kimbilir kaç yıl öncesindeyiz..
Onu uğurlamak üzereyim. Uzun ilişkilerde araya mecburi mesafeler giriyorsa, o ayrılıkların öncesinde tanımlanamayan bir gerginlik oluyor ortalıkta, yaşayanlar iyi bilirler. Günlük güneşlik havalarda sanki tek bir yağmur bulutu varmış da, o da sadece sizin üzerinizde dolaşıyormuş gibi hissettiğiniz anlar olur. Her iki taraf da bunun geçici ve zorunlu bir ayrılık olduğunu bilse de, birbirinize kızdığınız, karşı tarafı anlamsızca suçladığınız bir süreç yaşanır. Özellikle de tam o ayrılık anında gereksiz bir gerilim yayılır ortalığa. Aslında onun yüzünü, sesini, bakışlarını, teninin dokusunu hafızana kaydetmek varken, sert bakışlarla süzerken bulursunuz birbirinizi. Sözleşilmemiş sözlerle didiklersiniz birbirinizi karbon kopya dünyada. Oysa için için bir iz almak, bir iz bırakmak istiyorsunuzdur.

Biz de birbirimize öyle bakarken ve arkası boş, anlamı yok cümlelerde birbirimize tırnak batırırken ince ince, ayrılık vakti geliyor. Dudaklar buluşmuyor böyle zamanlarda nedense, tutku değil şefkat arıyor galiba insan. Yanağından hafifçe öpüyorsun sevdiğini ve sarılmak istiyorsun ona. Biz de sıkıca sarılıyoruz birbirimize. Sonra tam ayrılırken yüzlerimiz dokunuyor. Orada kalıyoruz öyle. Bir fısıltı duyuyorum, ‘Kokun sinsin üstüme.’ diyor küçücük sesiyle. Kalp atışlarım daha sesli neredeyse! O öyle söyleyince kendime geliyorum, derin bir nefes alıyorum. Allah’ım, o nasıl güzel bir koku öyle. O koku olduğu için değil, onun kokusu olduğu için o kadar güzel! Koku alma özürlü olan ben tabularımı yıkmaya, bildiklerimi yalanlamaya gayret ediyorum, hafızama kaydetmeye çabalıyorum sadece onda öyle güzel duran ona özel kokuyu. Başarıyorum.
Birkaç gün boyunca o gömleğe bakıyorum ara ara. Ondan bana kalan son hatıraların, onunla ilgili hatırlayacağım son sahnelerin, birbirimize bırakacağımız son izlerin o koku olacağını sanki o andan bilirmiş gibi dokunuyorum ona.

Onunla bir daha yollarımız hiç kesişmiyor ama o kokunun bende bıraktığı his hiç değişmiyor. Özlüyorum onu ara ara, o koku burnuma her dokunduğunda...


İşte tam da öyle, yıllar sonra yine garip bir şekilde benzer bir hisle buluşuyorum. Daha tanışalı birkaç ay olmuşken alışıverdiğim o yeni koku geliyor burnuma. E iyi ama kaç gün oldu biz görüşeli, hem üzerimdekiler bunlar değildi ki? Görsel hafızamı zorluyorum. Ondan ayrılırken, her seferinde daha da fazla saklanmaya çalıştığını, gözlerime bakamadığını, bir an önce kaçmaya çabaladığını farkediyorum. Ters bir durum yok, onu rahatsız edecek bir şey yapıyor da değilim ama bakamıyor yüzüme ayrılık anlarında. Veda öpücüklerinde o kararsızlığın yanakla dudak arası dokunuşlarında hep bir es verişini, hep bir yavaş duruşunu farkediyorum. Acaba bir iz mi bırakmak istiyor bende diyorum. Öyle hesap kitap yapan kadınlardan biri olmadığını çoktan anlamış olsam da bu tatlı şüphe düşüveriyor aklıma. Böyle zamanlarda akıl tutulması yaşadığımı inkar edemem ama biraz gayret etsem onun da hızlanan kalp atışlarını üzerindeki çiçeklerle bezenmiş elbisesinin kontrol edilemez hareketlerinden görebileceğim neredeyse..
Ah korkularımız, ah o içimizden geçenleri bize söyletemeyen tedirginliklerimiz, ah o yenilere hissettiklerimizi saklamaya mecbur bırakan eski yaralarımız...
Aklından neler geçtiğini öğrenebilmeyi ne kadar da çok isterdim. Tahminlerle yaşamak, belirsizlikle yürümek çok zor. Ve bir o kadar da saçma. Evet, saçma! Birini severken ona bunu söyleyememek, birini herşeyiyle tanımak isterken bunu ondan isteyememek. Dahası, adamın kadına söylemek isteyip sustuğu herşeyin, kadının adamdan duymak isteyip sustuğu herşeyle dengede durması. Birbirlerinin hislerinden çekinmelerinin dengesinin, korkularının eşitliği kadar olması. Ama ketum kalmak.

Burnuma onun kokusu geliyor hala. Galiba anlıyorum aslında. Farkediyorum ki, üzerimdekilere değil, bizzat üzerime sinmiş kokusu. Hem zaten sağıma soluma değil, bizzat içime geçmiş dokusu. Dünyada artık kalmadığını bilsem de, ihtimallerini sevdiğim şeyler varmış hala. Mesela her zerremde o varmış gibi yaşıyormuşum son günlerimi. Ona uyanıp sabahları, onun rüyasına yatmaya başlamışım geceleri. Nice zaman sonra onu almışım kollarıma, onu koymuşum en yukarılara. Çocukların erişemeyeceği yere koyulması gereken hayat kurtarıcı ilaç muamelesi yapmışım, orada dursun da, benim olmasa da yeter demeye niyetlenmişim. Varlığını bilmek yetecek gibi gelmiş. Kendimi kandırmaya kalkışmışım, becerememişim. Hem zaten insan en çok kendine yalan söylemeye niyetlenirmiş ve aslında insan en çok kendi yalanlarını yakalarmış. Dürüstlük dediğin de zaten en çok kendine yalanmış. Biraz abartılı geldi bunların hepsi, ben de farkındayım. Zaten dedim ya, dünyada artık kalmadığını bilsem de, ihtimallerini sevdiğim şeyler varmış hala.

Gömleğimi çıkartıp atmışken bir kenara, tişörtüme farklı davranırken buluyorum kendimi. Güzelce katlıyor, kirli sepetinin en üstüne bir assolist edasıyla yerleştiriyorum. Yarın tümünün birlikte makineye girecek olmasının bir önemi yok, hayatımda bazı varlıklara boylarından ağır anlamlar yüklemeyi hep sevdim. Yine öyle yapıyorum. O kokuyla onu tanımlıyorum, metaforlardan metafor seçiyorum. Seviyorum ona dair benzetmeler yapmayı çünkü.
Gülümsüyorum. Yarın erkenden onun kendisine bambaşka bir hayat kurabilme ihtimalinin bile bir önemi yok. Bugün bana ait ve ben bugün ona aitim. Dünyada sadece bu aidiyetlerin teslimatlarına ayrılmış bir katman varolduğuna inanıyorum bazen. Şu anda bu aidiyet benim yanımdan onun başucuna doğru yola çıktı bile. Farketmesini umuyorum, anlamasını istiyorum. Cesaretini toplamasını, korkularını yıkmasını bekliyorum. Ama bilmeler kadar yanılmalar da hayatın içinde. Ve yaşam öğretisi gereği, bazen bazı şeyler en olmaması gereken şekillerde de çıkabiliyor yolumuza. Olması gereken ve olan arasında bir çizgi, o çizginin öğretisinde de bir denge var. Kimse kimsenin hayatına durup dururken ve sebepsiz yere dokunmuyor. Senin neyi öğrenmen gerekiyorsa, o öğreticilik sana kar kalıyor.

Yol devam ediyor, bazen birlikte, bazen yalnız.
Ve bazen de bir hediyeyle.
O gitse de, onun o eşsiz kokusu sana miras kalıyor. 

Görsel hussam123 imzalı.