4 Ocak 2019 Cuma

Anneler ve Ahkamlar



Uzun bir koridor.
Uzun koridorlar hep tedirgin eder beni. Özellikle de geceleri. Özellikle de hastanelerin uzun koridorları geceleri.
Özellikle de annen orada çaresi bilinemeyen, bulunamayan bir illetle mücadele ederken.
Ve sen aslında çok uzakken, ama bir o kadar yakın olmak zorundayken.
Elinden bir şey gelmezken, gelemezken, ama yine de elinden gelenin de fazlasını yapmaya çabalarken. O ikilemde kafan allak bullakken.
Evine de yabancıyken, yabancılara da el iken, yani hiçbir yere ait olamazken ve herkes için öteki olurken. Arada salınıp dururken.

Hadi size en direktinden bir soru sorayım.
Annenizin memelerini gördünüz mü hiç?
Ne oldu, ne geçti aklınızdan, irkildiniz mi, sinirlendiniz mi, garipsediniz mi? İşte yine kiminiz o yaftalarla, o ahkamlarla dalıverdiniz sınırların ardından bir başkasının dünyasına. Bilip bilmeden yapıştırdınız belki de o çok sevdiğiniz ‘zaten o da…’ diye başlayan çokbilmişliklerinizi.
Durun bakalım bir dakika!

Ben gördüm.

Yatağından kalkamazken kucakladım onu. Tuvalete gitmesi gerekiyordu. ‘Yavrum, belin…’ der oldu bir an, yerden bir kalem bile alırken belime saplanan ağrıları bildiği için.
Bak mesela sen bilmiyorsun. Belki sen şu anda birçok gece kaç saatimin inleyerek geçtiğini bilmiyorsun ama biraz yorgun ve uykusuz kaldığımda ‘Ama hadi sen de!’ diye kestirip atmak çok kolay senin için. Ya da mesela içime attıklarımla yarattığım mide ağrılarımın dönüştüğü reflünün, bel fıtığımla bir araya geldiğinde bana neler çektirdiğini pek de tahmin edemiyorsun. Edemeyebilirsin elbette, ben söylemedikçe nereden bileceksin ki, haklısın ama bir ‘acaba’ bile koymuyorsun bu tarafa.
Bak sana ilginç bir bilgi vereyim, ileride lazım olabilir. Reflü olduğun için belden yukarını, özellikle de başını biraz yüksekte tutman gerekiyor. Bunu yapmazsan mide kapakçıkların nazlı nazlı zorlanarak, sana gırtlak kanserine kadar ilerleyebilecek beklenmedik hediyeler sunabilirler. E ama öte yandan bu kadar eğik yattığında bel ağrıların dayanılmaz bir hal alıyor. Nasıl, beğendin mi? Ne kadar tatlı bir döngü değil mi? Ama bazen benim sağlıksız halime bakıp ‘Bu da kendine bakmıyor!’ dedin ahkamı kestirip attın. Bir acaba ihtimali bırakmadın orada.
Aferin!

Belimin ne durumda olduğunu düşünecek halim yoktu. Annemi kucakladım ve tuvalete götürdüm. Henüz klozet kapağını kaldıramayıp, kapağın üzerinde ihtiyacını gidermek zorunda kalacağı günlere gelmemiştik. Onun bu durumu kendisine yakıştıramayacağı için kısık kısık ağlayacağı, benim de dünyanın en titiz, en temiz kadının bu çaresizliğine dayanamayıp kısık kısık ağlayacağım, ikimizin de bunu bileceği ama ikimizin de birbirimizi utandırmamak için birbirimizin gözlerine bakamayacağımız, saklanıp susacağımız günlere gelmemiştik.
Biliyor musunuz, annemin gözlerini almışım ben, küçük, çekik, kısık, hep bir şeyler anlatmak isteyip de hep susan insan gözleri. Mesela, sen oradaki, yaptığım bir espriyi beğenmediğinde ‘2010 KPSS ile mi girdin radyoya’ diye laf sokan sevgili dinleyen, benim zaten kadroda olmadığımı, geride ne zorluklarla tırmaladığım yirmibeş yıllık deneyimimle buraya geldiğimi, o senin sevmediğin esprilerin bazen aslında zaten özellikle espri olmadığı için yapıldığını ve esasında bir mevzuyu başlattığını hiç bilemedin. Ve belki de senin bana oturduğun yerden laf soktuğun o gün, benim yayına annemin krizleriyle mücadele ettiğim bir gecenin daha sabahında, onu o çaresiz haliyle hastanede bırakıp geldiğimi ve en şahanesinden ses tonumu takınıp sizleri eğlendirmeye çabaladığımı, bu durumları hiç çaktırmamak için uğraştığımı bilemedin. Ve hatta o yayından belki de sadece birkaç saat öncesinde bir hastane odasında tuvalette bok temizlediğimi hiç bilemedin. Sen beni laylaylom hayatımdan gelip sana artistlik yapıyorum sandın. O geceyi nasıl bitirdiğimi hiç bilmedin. Onları gözümün içime bakarak da söyleyebilecek cesarette olup olmadığını merak ediyorum bazen. Ama sen benim gözlerime baktığında yine bir şey anlayamayacaktın, o geceyi ve devamını yine bilemeyecektin.
Bilemeyebilirsin, bilmek zorunda da değilsin elbette. Çok da üzerine alınma lütfen. Senin doğal olarak bilmediklerini, yanıbaşımdaki sözde ‘çok iyi tanıyan’ insanların da birçoğu bilmediler, bilemediler, bilmek için hiç gerek duymadılar. Seninkinden daha beter ahkamlarla asıldım ben yıllarca. Yazmıştım bir zamanlar, sustum hep ben ve sustukça suçlandım hep ben. Susunca suçlanmak adettendir, çok iyi bilirim.  Etrafımdaki insanların ahkamlarından bıktım usandım ama yine de sustum.


Annem birkaç dakika sonra seslendi bana. Pijamasını değiştirmek istiyordu. Temizini getirdim. Ellerine uzattım. Pijama diyorum bakın, pijama, ne kadar ağır olabilirdi ki? Tutamadı. Tüy gibi hafif pijamayı düşerken tuttum. Öyle çaresiz bakıyordu ki. Ağlamasını istemedim. Sanki dünyanın en doğal şeyiymiş, sanki geride kalan yıllar boyunca bu işi hep ben yapmışım gibi, sanki ben anneymişim gibi tuttum kollarından.
‘Hocam, gerçek hayatta ne işe yarayacak bunlar?’
Ben cevap vereyim. Bu kadar yıl yayıncılık yaptıysan, için fokur fokur kaynarken bile çok sıradan bir şeymiş gibi en eğlenceli ses tonunu takınıp annene gülümseyebilirsin. Bilmemkaç yıldır öyle günlerde çıktım da konuştum ki o mikrofona, bir sefer de anneme takayım maskemi ne olacak ki? Gerçi anne işte, herkesi ikna edersin ama o anlar, herkese takarsın o maskeyi ama o bilir. Olsun. En taze sesimle tuttum üzerindeki pijamasını kollarının altından, çektim çıkardım. Hemen elleri memelerine gitti. Aslında memesine demeliyim, zira bir tanesini zaten yıllar önce bu hastalığı ilk öğrendiğimizde aldırmak durumunda kalmıştık. Yani aslına bakarsanız öyle çekinecek bir durum da yoktu. Ama o kadar utandı ki, o kadar utandı ki annem. Oğlundan utandı. Kendi canından çıkardığı, büyürken her halini gördüğü, bildiği oğlundan.
Aslına bakarsanız, o zamanlar da bildiğimi düşünmüştüm ama galiba tam da şimdi net olarak anlıyorum. Ben şu anda neden ağlıyorsam bu sahnenin tarif cümlelerini yazarken, annemin de o an tam da o yüzden sesinin titrediğini artık biliyorum.
Gülümsedim anneme. ‘Ya oğlunum ben senin, görsem ne olacak, rahat ol annem!’ dedim. Ellerini bıraktı ve gülümsedi. Allah’ım, o kadar özlemiştim ki onun gülümsediğini görmeyi. Giydirdim pijamalarını. Yine kucakladım. Belim nasıl ağrıyordu anlatamam. Annemin ağırlığından değil, zaten küçücük kalmıştı. Birkaç gün önce eğilemediği için çoraplarını giydirirken farketmiştim ne kadar küçüldüğünü. Minicik ayakları vardı. Acaba o da çocukken çoraplarımı giydirdiğinde böyle mi bakıyordu benim ayaklarımın küçüklüğüne diye düşünmüştüm ama bu başka bir şeydi. Yani iyice hafiflemiş, iyice küçülmüştü aslında. Fakat bana her şey ve herkes gibi o da ağırdı o günlerde işte, ne yapayım.
Onun gülümsediğini, benim de mutlu olduğumu sanmıştım bir anlığına. Buna inanmak istemiştim demek ki. Pek de öyle değildi galiba aslında.

Odadan çıkışım, inleyen hastaların, sızlayan refakatçilerin, kendi aralarında gülerek muhabbet eden hastabakıcıların, asık suratlı güvenlik görevlilerinin arasından koşturarak geçişimi hayal meyal hatırlıyorum. İlk kaldığım gece, yani kim bilir kaç kaç gece önce bilgisayarla iş yapabileceğim sakin bir ortam ararken bulmuştum bu koridoru. Gündüzkü hengamenin aksine gece çok sakindi, gece ölüm sessizliği oluğunu, kimsenin gelip gitmediğini farketmiştim.
Sahi, bir yandan da Türkiye sorumlusu olduğum Amerika şirketinin işlerini yetiştirmem gerektiğinden bahsetmemiştim değil mi? Dört yıldır onlarla çalışıyordum ve öncekilere eklenen o dört yıldır da annemi hastalığından kurtarmaya çalışıyorduk. Ve etrafımdaki birçok ‘yakın’ insan sesini çıkartmazken, onlar bana her fırsatta durumu soruyorlar, ellerinden bir şey gelip gelmeyeceğini öğrenmeye çalışıyorlardı. Ben de daha istekle onların işlerini tamamlamaya çalışıyordum.
İşte o sayede bulup öğrenmiştim burayı. Benim geceleri televizyon başında pineklerken onların paylaşımlarını gördüğümü zanneden bazı arkadaşlarım, aslında o gecelerde hastanenin bu koridorunda iyice daraldığımda bir nebze kafa dağıtmak için sosyal medya karıştırdığımı hiç bilemediler, alaycı alaycı ‘Gece yine takılıyordun…’ demelerine neden gülümseyip geçtiğimi anlamaya hiç gerek duymadılar.
O koridora nasıl gittiğimi bilmiyorum. O demir koltuklar kollarıma buz gibi dokunurlarken kendimi bırakıp, yalan değil titreyerek hüngür hüngür ağladığımı da kimse bilmedi.
Annemin çaresizliğine mi, gördüğüm manzaraya mı, orada tüm bunlarla yalnız başıma mücadele etmek zorunda kalışıma mı, yoksa kendi düştüğüm duruma mı, çocukluğuma mı, vazife gibi davranışıma mı, bunları düşünmek zorunda kalışıma mı bilmiyorum.
Ağladım, ağladım, yıllardır biriktirdiğim sabır yaşlarımı özgür bıraktım. Rahatlayacağımı zannetmiştim ama daha da kötü oldum. Sonra toparlandım. Vakit azalmıştı, program vakti yaklaşıyordu. Yüzüme su çarptım, ayıldım, yapılması gereken işleri hallettim, toparlandım ve çıktım.
Saat sabah 9 olmuştu ve yayındaydık. Her zamanki gibi muhtemelen yine evden, yine güzel bir uykudan ve iyi bir kahvaltıdan geldiğimi zannediyordu herkes. Şimdi o yayın sabahlarının kaç tanesinde evden değil hastaneden geldiğimi ve bunu farketmediklerini çentik çentik sıralasam, çok üzülecek olanlar var, biliyorum. Bir de takmayacak olanları biliyorum, ki inanın hiçbir kızgınlığım olmadı, olmayacak onlara. Ama asıl takıyormuş gibi görünüp de sallamayan bencil iki yüzlü müsveddeler var, üstelik bazılarında akraba ya da arkadaş kisvesi. İşte onların seni koyduğu durumu ve o davranışları sana yutturduğunu düşünmelerini kabullenmek hep çok zor geliyor. Her şeyi unutup affediyorsun da, o sahneler hiç aklından çıkmıyor, çıkamıyor.
Eyvallah. Kimseden öyle bir beklentim yok, hiçbir zaman da olmadı zaten. Malum, herkesin elmasında kendi diş izleri vardı değil mi? Ama biz de o kadar aptal değiliz be dostum, artık sizin dışınızdaki herkesin sizden daha aptal olduğunu düşünmekten ne olur vazgeçin ne olur!


Bu zorlayıcı günleri o kadar da kötü hatırladığımı söyleyemeyeceğim her şeye rağmen. 2017’nin Aralık ayının başlarında bir gün annemi kontrol için hastaneye çağırdılar. Nispeten iyi gibiydi. Ben bıraktım hastaneye yine. Öyle iyi görünüyordu ki, o süreçte benim yaptıklarımdan bin kat fazlasını sabırla yapan babamla birlikte biraz hayatın içine karışarak kendileri dönmek istediler. Bazen ‘normal’ olmak bu tür hastalıklarla mücadele edenlere iyi geliyor, moral arttırıyordu. Tamam dedim.
Meğer doktor durumu kritik bulmuş, bırakmamış. Ertesi gün şaşkınlıkla öğrendim durumu. Geliyorum dedim. Ne istediğini sordum anneme. Dondurma dedi. Çiftliğe uğradım, en sevdiği dondurma olduğunu bildiğim için iki tane aldım. Erimesin diye öyle hızlı gittim ki. Açtı ve kutudan üçbeş kaşık aldı. ‘Sağol yavrum’ deyişini de, titreyen elleriyle o kaşığı tutmaya çalışışını da, sonradan veda ediyormuş meğer diyeceğim bakışını da hiç unutmayacağım.

Sonraki birkaç hafta boyunca artık hiçbir şey iyi olmadı. Annemden düzgün bir cümle hiç duyamadım. Elleriyle bir kaşığı tutuşunu hiç göremedim. Gözlerinin içindeki ‘yavrum’ bakışını hiç yakalayamadım.
Anlatmak istemeyeceğim günler yaşadım, yaşadık. Öyle ki, o son Aralık günü içimden Allah’ıma onu yanına alması için dua ettim. Meğer böyle oluyormuş, insan birini öylesine mücadele ederken, öylesine acı çekerken, öylesine çabalarken görmeye daha fazla dayanamıyormuş. ‘Ben ağlamam ki’ demeler boşmuş, yaşamadan bilinmezmiş. Ve bu işler hiç ‘Bizim de başımızdan geçti’ ile tanımlanamıyormuş, acılar yarıştırılamadığı gibi eşleştirilemiyormuş da.
Ve sen bunları yaşarken, hayat yanıbaşından akıp geçiyormuş. Ama işte insanlar çok acımasızmış, hiçbir şey bilmeden çok şey söylüyorlarmış. 


Bu esnada o bahsettiğim diğer hayat kendi hızında akıyor. Yeni bir yıla başlıyoruz. Yeni bir programımız da hayata geçiyor. Henüz sadece 3 program yapmışız. Diğer program niye bitti diyenler, bu tutmaz diye bekleyenler, kendi disiplinini kurmak için beni meze yapmaya çalışanlar, kendi hayalinin peşine takılıp beni unutanlar derken, bir yandan da aralıksız hastane hayatımız sürüyor.
Yılın ilk Çarşamba gecesinde hastaneden dönüyorum. Oradaki birkaç saat boyunca annem sadece bir kez gözlerini açmış. Bir önceki hafta beni sorduklarında dayım zannetmişti. Dayımı kaybedeli yıllar oldu. Ürpermiştim. Büyükler kötü şeyler söylüyorlar. Doktorların o meşhur ‘hazır olun’ kalıplarını duyuyoruz. Neyin annem için iyi olduğunu ayırt edemez bir haldeyim artık. Bir de bu arada yeni programımız iddialı bir saatte, yayın diliyle ‘drive-time’ kuşağında. Biliyoruz ki gözler üzerimizde. Bir yandan da eski ortağımla biten programımızla ilgili (hala bugün bile devam eden şekilde) bir açık, bir malzeme bulmaya çalışanlar var. Tuzak sorularla karşıma çıkanlar oluyor. Ah be arkadaşım, sen öyle ya da böyle kader arkadaşlığı yaparak kariyerimi emanet ettiğim biriyle, kendi aramızda ne yaşanırsa yaşansın yollarımız ayrıldığında hemen atıp tutacağımı, ahkamlardan ahkamlara koşabilmen için sana malzeme vereceğimi mi sandın? Kusura bakma dostum, daha çok beklersin o zaman. O ben değilim. Ben bu dalgalanmaların arasında, eski ile yeni arasında geçişlerde yılların deneyimiyle çok iyi bildiğim o arafta sabırla salınıp her şeyin dengesine ulaşmayı bekliyorum.

İşte böyle bir başlangıçla yeni dönemin ilk günlerindeyiz. Hiç kimseye belli etmemeye çalışıyorum ama anneme dondurma götürebildiğim o günden bu yana nerede olursam olayım, aklım hep hastanede, gözüm hep telefonda zaten. Aradan bir aya yakın bir süre geçmişken o gün de orada kaldığım birkaç saat içinde, bir kez, sadece bir kez annemin bakışını görüyorum. Boş. Bomboş. O kadar boş ki, o öyle baktıkça da içim boşalıyor benim. Allah’ım çaresizlik ne kötü. Ellerimle saçlarını okşuyorum, yüzünü seviyorum, yanağından öpüyorum. Yapabileceğim başka hiçbir şey yok. Onu babam ve teyzeme emanet edip ertesi günün yayınının hazırlıklarını yapmak üzere eve geçiyorum.
Ardından, haftalardır olduğu gibi yarım yamalak bir uyku halindeyken sabahın tam 4:43’ünde telefonum çalıyor. Daha kimin aradığına bile bakmadan o kadar eminim ki ne duyacağımdan. Titreyen sesiyle ‘Kaybettik.’ diyor babam. Kafamızda kimbilir kaç kez yaşadık bu sahneyi ikimiz de birbirimize söylemeden. ‘Geliyorum.’ diyorum sadece.

Sonrası, insanın mecbur kaldığında tek seferde öğrendiği ayrıntılar dizisi.
Ve uzun yıllar önce kardeşimi, Sevda’mı koydukları çukura inişim. Ve annemi o bembeyazlar içinde kucağıma verişleri. Onu o çukurda bir yeri acımasın diye özenle yerleştirirken, insanların ayaklarının arasındaki küçük boşluktan biraz uzakta neredeyse kahkaha atacakmış gibi muhabbet edenleri görüşüm. Aralarında, yaklaşık 7 yıl boyunca neyle ve nasıl mücadele ettiğimi belki de orada anlaması gerekirken, kendi dünyasından kısacık bir süreliğine bile ayrılmayan ve o uzun yılların birçok kısmında usanmadan benimle ilgili ahkamlardan ahkamlara koşan insanlar var. Demiştim ya, en çok da akraba ve arkadaş kisveleri canını yakıyor insanın. Gelmiş olmak için gelmek, söylemiş olmak için söylemek, yapmış olmak için yapmak. Varsın olsun, insan zaten böyle uzun süreçlerde irkilerek uyanıyor uzun uykusundan en çok. Ben uyanalı çok oldu. Ve şu anda düşünecek çok daha başka şeylerim var.

Tüm bu sürece ve o gün yaşadığımız ağır tabloya rağmen ertesi gün, yılın ilk Cuma’sında taziyeler arasında müsaade isteyip yayına gidişim, koridordan geçerken yan odalardan bir yerden ‘daha ilk haftadan bir gün gelmedi yayına’ cümlesini duyuşum, insanların kalplerinin nasıl da bu kadar kötü olabildiğini anlamaya çabalayışım, yapamayışım. Öfkelenişim ama yine, yine sabredişim.
Elbette burayı okuyan dinleyicilerim de vardır, o Cuma belki de siz de ‘aman bugün de sanki sıkıcı Selim biraz’ demişsinizdir. Belki de hiç farketmemişsinizdir. İnanın hangisi daha iyi bilmiyorum artık, bu konuda muhakeme yeteneğimi yitirdim sanırım. Gerektiğinde duyguları alınmış gibi hareket edebilme yeteneğinin iyi mi, kötü mü olduğunu inanın bilmiyorum. Ama böyleyken böyle işte. Umarım, çok da haksızlık etmemişsinizdir, etmezsiniz.
Bu işi ben seçtim, bu işi bedelinin neler olduğunu da çok net bilerek seçtim. Mutsuz olmaya hakkım olmayacağını da biliyordum, hayatım boyunca bu ahkamlarla karşı karşıya kalabileceğimi de. Ama inanın bana, bütün samimiyetimle söylüyorum ki, dinleyicinin, bir tek dinleyicilerimizin bu konuda ahkam kesmeye hakkı var. Onlar hiçbir şeyi bilmek zorunda değiller, hiç kimseyi idare etmek zorunda da değiller. Ortaya çıkması gereken bir iş, bir sonuç var. Eğer o sonucu çıkaramıyorsan, dinleyici seni idare etmek zorunda değil, bunu anlarım, saygım sonsuz. Yine de bilin istedim, bilinsin istedim ki bazen dünya bizim için pek de oradan göründüğü gibi dönmeyebiliyor. 

Benim asıl derdim arkadaşlarla, dostlarla, akrabalarla, sevdiklerimle, sevenlerle, seni düşündüğünü iddia edip kendinden başka bir şeye bakmayanlarla, aynaya bakmaktan öykünürken hep sana, hep bana atıp tutanlarla, yersiz analizcilerle, bilmeden yorumlayanlarla, hiç kendine bakmadan hep seni suçlayanlarla, hep beni suçlayanlarla, kendi düşündükleri her şeyi doğru bilenlerle, bir şeyi o öyle söylüyorsa öyle olması gerektiğini sananlarla. Ama en kötüsü de, samimi gibi görünüp seni aptal yerine koymaya çalışanlarla, ve bunu hiç anlayamadığını zannedenlerle. Sen sustukça her şeyi yutturduğunu düşünenlerle, sen sustukça durmaksızın seni suçlayanlarla. Kendisi yetmezmiş gibi başkalarını da buna ikna etmeye çabalayanlarla, hayat enerjisini en çok buna harcayanlarla, yaşam amacını sadece kendisinden başka herkesin mutsuz ve ona muhtaç olmasını sağlamaya çalışarak harcayanlarla.

Nefretinizde ve egonuzda biter ve batarsınız umarım.

Diyeceğim şu ki;
Sen,
hayatta kendin dahil her şeyle kavga eden sen, kendi zaaflarından kaçmak için hep kendine sanal düşmanlar yaratmaya çalışan sen, iç kavganı hiç bitiremediğin için sahte vitrinlerin içinde kamufle olmaya çalışan sen,
sen ahkam kesmekle meşgulken ben tam bir yıl önce bugün annemi kaybettim mesela. Senin haberin bile olmadı. Belki de karşılaştığımızda sana çok gülümseyemedim diye sözde arkadaşlığımızı sorguladın. Ya da yayınımı dinlerken sesimdeki düşük enerjiye kızdın. Kim bilir o saf tertemiz çocuğuna sor bakalım senin kaça gittiğini biliyor mu diye nefret yükledin. Ama sen ahkam kesmekle meşgulken ben uzun yıllar boyunca hastane köşelerinde anneme baktım ve onu kaybettim mesela. Üstelik aileme en uzakta durmak için en büyük hak bende olmasına rağmen bunu yaptım ve yaşadım.
Dahası da var ama lüzumu yok. Benim ne yaşadığımı bilmiyorsun. Senin ne yaşadığını bilmiyorum. Onun ne yaşadığını hiçbirimiz bilmiyoruz. Buna, bu kadar ahkam kesmeye hakkımız yok inan, hiçbirimizin hakkı yok.


Bir zamanlar bir yazımın sonunda söylemiştim. Öfkeli bir ‘acıların çocuğu hikayesi’ değil bu. Bu bir ‘Dönün ve önce bir kendinize bakın, gerçekten vicdanınız hak görüyorsa, işte o zaman başkaları hakkında yorum yapın. Yoksa lütfen susun artık, lütfen bırakın ahkam kesmeyi!’ hikayesi.

Anlayana.

0 yorum:

Yorum Gönder